Bir Kurşunun Bedeli

27 Eylül 2026

Geçenlerde Galata’nın dar sokaklarında yürürken eski eşya satan bir dükkânın vitrininde durdum. Birkaç metre ötemde üç genç hararetle konuşuyordu. Dinlemek gibi bir niyetim yoktu ama söyledikleri bir anda dikkatimi çekti.

İçlerinden biri, şaşırtıcı bir rahatlıkla, sanki ters gitmiş sıradan bir iş girişimini anlatıyordu. Birini korkutmak için gitmişler, birkaç el ateş etmişler. Kurşunlardan biri sekmiş, olayla ilgisi olmayan başka birine isabet etmiş ve adam ölmüş.

Sonra, o günden beri aklımdan çıkmayan cümle geldi:

“Boşa gitti.”

Bu gençleri tanımıyorum. Anlattıkları gerçek miydi, abartılı mıydı, bütünüyle uydurma mıydı, bilmiyorum. Belki de arkadaşlarına hava atmak için anlatılmış bir kabadayılık hikâyesiydi. Fakat bir noktadan sonra bunun bile önemi kalmıyor, çünkü beni asıl rahatsız eden olayın kendisinden çok kullanılan dildi.

Anlatılan doğruysa bir insan ölmüştü. Üstelik belli ki asıl hesaplaşmayla hiçbir ilgisi yoktu; yalnızca yanlış zamanda yanlış yerde bulunmuştu. Buna rağmen konuşan gencin üzüntüsü onun ölümü değildi. Asıl hedef korkutulamamış, istenen sonuç alınamamıştı.

Yürümeye devam ederken kendi kendime şunu sordum: İnsan hayatı ne zaman başarısız bir işin maliyet kalemine dönüştü?

Yıllar önce Avrupa’nın bir kentindeki Türk restoranında duyduğum başka bir konuşma geldi aklıma. Yan masadaki bir adam, kendilerinden haraç almaya kalkışan iki kişiyi öldürdüklerini, cesetlerini arabayla Hollanda’ya götürüp Amsterdam’da bir kanala bıraktıklarını anlatıyordu.

Onun anlattıklarının da gerçek olup olmadığını bilmiyorum. Yeraltı dünyasına ait bir şehir efsanesi, alkollü bir masada yapılan kabadayılık gösterisi ya da baştan sona uydurulmuş bir hikâye olabilirdi. Fakat o zaman da aklıma aynı soru gelmişti: Bir insan neden başkalarının kendisinin adam öldürdüğüne inanmasını ister?

Belki de bu soru, cinayetin gerçekten işlenip işlenmediğinden daha öğretici.

Eskiden bir insanın canına kıymak, en azından toplumun geniş kesimlerinde, utanç ve dehşet uyandıran bir şeydi. Oysa bazı çevrelerde şiddet giderek bir tür itibar göstergesine dönüşebiliyor: güçlü olduğunuzu, korkmadığınızı, bağlantılarınız bulunduğunu, size dokunulmaması gerektiğini kanıtlayan karanlık bir para birimi gibi.

İşte asıl kırılma belki burada başlıyor. Hukukun ötesinde, insanın başka bir insanın hayatına içgüdüsel olarak verdiği değer aşınıyor.

Böyle şeyler duyduğumda çocukluğuma kadar gidiyorum.

Sapanlarına taş koyup serçe vuran çocukları hatırlıyorum. Küçücük kuş yere düşer, bazıları gülerdi. Kedilere, köpeklere eziyet edenleri de gördük. Kendinden daha savunmasız bir canlı üzerinde güç kullanmaktan garip bir haz duyan çocuklar vardı.

Elbette hayvana kötü davranan her çocuk büyüdüğünde şiddete başvuracak diye bir sonuç çıkarılamaz. İnsan davranışı bu kadar basit değil. Ama başkasının acısına kayıtsızlaşmayı da önemsiz sayamayız. Çünkü merhamet de hoyratlık da zamanla alışkanlığa dönüşebiliyor. Bir canlı acı çektiğinde bunun önemli olduğunu öğreniyoruz; ya da yavaş yavaş önemli olmadığını.

Benim kuşağım insan hayatının değeri konusunda başka, çok daha sert bir eğitimden de geçti.

1970’lerin sonunda, 12 Eylül 1980 darbesinden önce, siyasi şiddet üniversitelere, öğrenci yurtlarına, kahvehanelere ve mahallelere kadar girmişti. Sağcı militanlar solcuları, solcu militanlar sağcıları öldürüyordu. Bazen okuduğunuz gazete, savunduğunuz fikir, gittiğiniz üniversite, hatta oturduğunuz mahalle bile sizi birilerinin düşman listesine sokmaya yetebiliyordu.

Biz o dönemi yalnızca gazete manşetlerinden izlemedik. Korkusu gündelik hayatımızın içine kadar girmişti.

Aradan neredeyse yarım asır geçti. Türkiye çok değişti, bugünün şartları da elbette farklı. Fakat şiddetin dili bazen ürkütücü biçimde tanıdık geliyor. Bir zamanlar ideoloji üzerinden meşrulaştırılmaya çalışılan şiddetin yerini bugün bazı çevrelerde para, uyuşturucu, haraç, borç, nüfuz ya da kişisel hesaplaşmalar alabiliyor.

Gerekçe değişiyor ama temel tehlike aynı kalıyor: Kendi davamızı, çıkarımızı ya da öfkemizi başka bir insanın hayatından daha değerli görmeye başladığımız anda medeniyet ile barbarlık arasındaki mesafe düşündüğümüzden çok daha kısa hale geliyor.

Bu konuda yıllardır aklımda kalan ürpertici bir tarihsel ayrıntı var.

Çin’de, özellikle idamların kurşuna dizilerek gerçekleştirildiği eski dönemlerde, insan hakları kuruluşlarının raporlarına göre bazı mahkûmların ailelerinden infazda kullanılan mühimmatın bedelinin istendiği vakalar olmuş. Bunun her yerde uygulanan genel bir kural olduğunu söylemek doğru değil; bugünün Çin’ine ait bir uygulama gibi sunmak da yanlış olur. Ama ailelere infaz masrafının yansıtıldığına dair belgelenmiş örnekler var.

Sembolizmi düşünün.

Bir insanın hayatı sona erdiriliyor ve bürokrasinin bir yerinde, o ölümü gerçekleştirmek için kullanılan mühimmat bir muhasebe kalemine dönüşüyor.

Onun bir fiyatı var.

Ölen insanın değeri ise hiçbir hesaba sığmıyor.

Burada idam cezasını tartışmıyorum. Yargı kararıyla gerçekleştirilen bir infaz ile suç dünyasındaki cinayetleri de aynı kefeye koymuyorum. Bunlar tamamen farklı meseleler.

Benim ilgilendiğim daha temel bir çelişki: Neredeyse her şeyin maliyetini hesaplamakta olağanüstü maharet kazandık ama yerine konulamayacak şeylerin değerini hissetmekte aynı ölçüde başarılı mıyız?

Suç dünyasında öldürmek bile bir ticari işleme dönüşebiliyor. Birini korkutmanın, yaralamanın, hatta öldürmenin tarifesi olabiliyor.

Peki ortadan kaldırılan insanın değeri nedir?

Bunun anlamlı bir cevabı yok.

Çünkü bir insan öldüğünde istatistiklere yalnızca bir rakam eklenmiyor. Bir sofrada sandalye boş kalıyor; bir çocuk annesini ya da babasını kaybediyor, anne-baba evladını toprağa veriyor, bir eş ertesi sabah yatağın boş tarafına uyanıyor. O insanla birlikte yarım kalmış planlar, dostluklar, sorumluluklar, hatıralar, kavgalar, şakalar, tutkular, aşklar ve artık hiç yapılamayacak konuşmalar da yok oluyor.

Hayatımızın önemli bir bölümünü bir şeylere değer biçerek geçiriyoruz: şirketlere, evlere, emtiaya, enerjiye, altyapıya, riske, hatta kendi zamanımıza.

Modern dünya fiyat belirlemekte olağanüstü ustalaştı.

Belki de buna karşılık, fiyatı olmaması gereken şeylerin değerini hatırlamakta giderek zorlanıyoruz.

İnsan hayatı bunların başında geliyor.

Galata’daki o kısa konuşmanın bende bu kadar iz bırakmasının nedeni de sanırım buydu. Galata’yı seviyorum; eski binalarını, dar sokaklarını, esnafını, sanatçılarını, kafelerini, dünyanın dört bir yanından insanları bir araya getiren o tuhaf ve güzel karmaşasını.

Ama medeniyet yalnız restore edilmiş cephelerle, pahalı restoranlarla, butik otellerle ya da şık sanat galerileriyle ölçülmüyor. Bunlar bir mahallenin zenginleştiğini, güzelleştiğini, hatta moda olduğunu gösterebilir; ne kadar medeni olduğunu değil.

Bunun daha basit bir ölçüsü var:

Hiç tanımadığımız bir insanın hayatına ne kadar değer veriyoruz?

O öğleden sonra yürümeye devam ettim. Turistler fotoğraf çekiyor, sokak müzisyenleri çalıyor, kafeler kaldırımlara taşıyordu. Vitrinler ışıl ışıldı. Galata, şehirlerin yaptığı gibi, az önce duyduğum konuşmaya kayıtsız biçimde akmaya devam ediyordu.

Ama o iki kelime benimle kaldı:

“Boşa gitti.”

Belki de çağımızın en tehlikeli yoksulluklarından biri maddi yoksulluk değil; başka bir insanın ölümünü başarısız bir ticari işlem kadar soğukkanlı konuşabilecek ölçüde merhamet yoksulu hale gelmek.

Neredeyse her şeye fiyat biçmeyi öğrendik. Bir hayatı sona erdiren küçücük metal parçasına bile.

Ama insan hayatının fiyatı olmamalı.

10Haber bültenine üye olun, gündem özeti her sabah mailinize gelsin.