Bazı insanları izlerken aklıma takılıyor: İnsan neden kendisini bu kadar beğendirmeye çalışır?
Başkalarının gözünde duyarlı, başarılı, iyi, cesur, dürüst, meraklı, ya da şu bu biri olarak ‘yer edinmek’ için sürekli bir şeyler anlatıyor, gösteriyor, kendilerini sürekli ‘yeniden’ sunuyorlar.
Aralıksız reyting peşindeymiş gibi bir hayat.
İnsanın bu kadar kendini beğendirme ihtiyacı, belki de, kendi değerinden emin olamamasının bir belirtisidir.
İçinde duyduğu ‘bir eksikliği’ başkalarının takdiriyle kapatmaya çalışmak…
Beğenildiğinde rahatlamak, ilgi azaldığında yeniden kuşkuya düşmek.
Onay, eksikliği gidermez çünkü; olsa olsa yalnızca bir süreliğine örter.
Albert Camus’nün “Düşüş” romanındaki Jean-Baptiste Clamence’ı düşününce, bu ruhsal durum zihinde daha anlaşılır hale gelebilir.
Clamence, kendisini vicdanlı ve erdemli biri olarak görür. Başkalarına yardım eder, cömert davranır, insanların takdirinden hoşlanır.
Fakat bir gece Seine kıyısında bir kadının köprüden atladığını görür ve ona yardım etmez.
Bu olay, kendisi hakkında kurduğu olumlu imgeyi sarsar.
Çok kişi buna benzer olarak yaşadığı, bir ‘elini ihtiyacı olana uzatmama’ hâlini gizliyor diye düşünüyorum.
Şaşırmış gibi yapmayalım.
Hepimiz biliriz, insan böyle şeyler yapabilir bir varlıktır.
Daha sonra, bir barda karşılaştığı tanımadığı birine geçmişini anlatmaya, kusurlarını itiraf etmeye başlar Clamence.
Ne var ki, itiraf ederken bile anlatının denetimini bırakmaz.
Kendini suçlar görünür ama bu suçlama aracılığıyla karşısındakini de sorgulamaya açar.
Kendisiyle yüzleşiyor gibidir, ama aynı zamanda kendisi hakkında ‘yeni bir konum’ kurmaktadır.
Camus’ya atfedilen şu cümle, bu çelişkiyi bence iyi özetliyor:
“İnsan, kendisini yargılamadan başkalarını yargılayamaz; ama kendisini yargılarken bile başkalarını yargılamaktan vazgeçmez.”
Bu söz “Düşüş” ruhuna çok yakındır.
Evet, Düşüş’ün düşündürdüğü meselelerden biri de bu:
İnsan kendisini açık veya için için suçlarken bile, başkalarını yargılamanın bir yolunu bulabilir.
Kendini açığa çıkardığını sanırken bile kendisi hakkında kurduğu imgeyi korumaya çalışabilir çünkü.
Gizli-açık bir itirafı ‘yeni bir üstünlük’ biçimine dönüştürebilir.
İnsanın bazen kendisini eleştirerek de beğenilmek isteğini sürdürdüğü yazılmamış bir yanı değil.
Kusurlarını kabul eder görünmek, özeleştiri yapmak, hatta kendi zaaflarını açıkça anlatmak bile bir gösteriye dönüşebilir.
“Ben de şu kusuru işlemiş biriyim” demek, insanı başkalarından daha dürüst, daha bilinçli, daha derin biri olarak gösteriyorsa, bu özeleştirinin içinde de bir ‘övgü arzusu’ bulunabilir.
Hepten kendinden uzaklaşmış biri değilse, içinde bir yer sızlıyordur.
Birden artan ‘sevgi gösterileri’ bu yönüyle duraksatır beni.
Bu yüzden, itiraf gibi görünenin hemen ardından gelen “ama…” ile bir gerekçelendirmenin izlemesi de olağan bir durumdur.
Elbette insanın kendisini anlatması, başarılarını paylaşması ya da ‘takdir görmek istemesi’ başlı başına bir sorun değil.
Bir davranışın dışarıdan görünür olması, onun samimiyetsiz olduğu anlamına gelmez.
Fakat insanın ‘ne yaptığıyla’ ‘nasıl göründüğü’ arasındaki mesafe daraldıkça, asıl amacın hangisi olduğunu ayırt etmek zorlaşıyor.
Başarıya odaklanan sistem de bu ihtiyacı sürekli besliyor. Körüklüyor da diyebiliriz.
Başarıya odakladığı hırslı insanın kendisini beğenmesini sağlamakla kalmıyor; bu beğeniyi sürdürebilmesi için ihtiyaç duyduğu aynaları da çoğaltıyor.
Görünürlük, beğeni ve takdir, insanın kendi değerini ölçtüğü göstergelere dönüşüyor.
Böylece yarattığımız bir ortamda – sohpet, yazı, vs- yalnızca başarılarımızı değil, duyarlılığımızı, alçakgönüllülüğümüzü, acılarımızı ve ‘pişmanlıklarımızı’ da sergileyebiliyoruz.
Ama önemli olan neyin gösterildiğinden çok, gösterilen şeyin aslında ‘hangi ihtiyaca’ karşılık geldiği.
İnsan başkalarının gözünde değerli görünmeye çalışırken, zamanla kendi değerini de onların bakışından ölçmeye başlayabilir.
İlgi gördüğü sürece kendisini yeterli hisseder, ilgi azaldığında bu kanaat sarsılır.
Daha çok görünmek, daha çok anlatmak, daha güçlü bir izlenim bırakmak, daha çok okşanmak ister.
Böylece, hakkındaki olumlu bir kanaati korumak, giderek ‘gerçeği görmekten’ daha önemli hâle gelebilir.
Belki de insanın sınırlarını aşması her zaman kendisini olduğundan üstün görmesiyle başlamıyor.
Bazen kendisi hakkında kurduğu olumlu kanaati korumak için başkasının itirazını duymak istememesiyle başlıyor.
İnsanın haddini aşması da belki buradadır:
Mesele, yalnızca kendini fazla beğenmek değil; kendine bakışının da bir sınırı olabileceğini görememek.
İnsan bazen kendini fazla önemsemekten çok, kendi yargısının sınırlarını tanımadığı için haddini aşıyor.
O yolla kendi niyetini, başkasına haksızlıklardan, kendi değerini başkasının hakkından üstte tutabiliyor.
Yükselirken düşüyor.
Clamence’ın hikâyesi bu yüzden yalnızca kendini fazla beğenmiş bir adamın hikâyesi değildir.
İnsanın kendisiyle yüzleşirken bile ‘kendisini başkalarına sunma ihtiyacının’ hikâyesi.
Bu da, kendini tanımakla kendisi hakkında beğenilecek bir anlatı kurmak arasındaki farkı hatırlatıyor.
İzlediğim bazı insanları düşünürken kesin hükümler vermekten kaçınıyorum. Çünkü dışarıdan gördüğümüz, her zaman ‘bir insanın bütün hikâyesi’ değildir.
Gene de bazen kendisini kanıtlama çabasının yoğunluğu, ‘insanın neyi kanıtlamak zorunda hissettiği’ sorusunu akla getiriyor.
Belki de asıl mesele, insanın kendisini beğenmesi değil, kendisini beğendirmek zorunda hissetmesi.
Galiba sormaktan kaçındığımız soru şu:
Başkalarının bizi beğenmesini mi istiyoruz, yoksa onların beğenisi olmadan kendimizi yeterli hissedemiyor muyuz?
Bir tramplenden sıçrayarak bir miktar yükselebilirsiniz.
Ama sizi yukarı fırlatan tramplendir.
Sonra düşmek kaçınılmazdır.