Semaver Kumpanya’nın “Güzel Son” oyunu, 1950’lerin İstanbul’unda bir meyhane sofrasında Orhan Veli’den Sait Faik’e, Suat Derviş’ten Nurullah Ataç’a uzanan edebiyat dünyasını buluşturuyor. Şiirler, şarkılar ve hatıralarla başlayan gece, vefa, bellek ve ölüm üzerine dokunaklı bir hikâyeye dönüşüyor
Semaver Kumpanya’nın “Güzel Son” oyunu, 1950’lerin İstanbul’unda edebiyat dünyasının unutulmaz isimlerini Mösyö Lambo’nun meyhanesindeki aynı sofrada buluşturuyor. Nasıl bir son güzel olabilir? Sonlar gerçekten güzel olur mu? Dostlarla bir araya gelinen, hikâyelerin son kez anlatıldığı bir rakı sofrası mı güzel bir sondur? Yoksa insanın ardından bıraktığı eserlerin, bellekteki tazeliğini hiç yitirmeden yaşamaya devam etmesi mi?
Semaver Kumpanya’nın Silivrikapı’daki Çevre Tiyatrosu’nda sahnelediği “Güzel Son”, aramızdan farklı zamanlarda ayrılan şair ve yazarları aynı masada buluşturarak onlara güzel bir son armağan ediyor. Dönemin şairlerinden Halim Şefik Güzelson; arkadaşları Orhan Veli, Melih Cevdet Anday, Sait Faik ve Nurullah Ataç’ı, İstanbul’da kalan son Beyaz Ruslardan Mösyö Lambo’nun Nevizade’deki meyhanesine davet ediyor.
Meyhaneye davet edilmediği hâlde kapıdan geçerken uğrayan Suat Derviş de katılınca kadro tamamlanıyor. Kimi zaman ufak atışmalar yaşayan grup, çoğu zaman şiirler, şarkılar ve hatıralarla güzel bir gece geçiriyor.
Sahnede 1950’lerin İstanbul’undayız. Üç masa, içki dolabı, Amerikan bar, beyaz örtüler, minik rakı bardakları, şarap şişeleri, karaflar, mezeler… Sait Faik için zencefilli gazoz ve limonata bile hazır. Başlangıçta birbirinden ayrı duran masalar, oyun ilerledikçe birleştirilerek tek bir sofraya dönüşüyor. Böylece yalnızca masalar değil, o masaların etrafında toplananların hikâyeleri de birbirine karışıyor. Biz de o sofrada kendimize bir sandalye çekmişiz gibi, onların hikâyelerinin içine dalıyoruz.
Kullanılan dil ve üslup eski İstanbul beyefendi ve hanımefendilerini hatırlatacak kadar özenli ve naif. “Bir zamanlar Beyoğlu’na kravat ve şapka olmadan çıkılmazdı” sözünü doğrularcasına neredeyse tüm karakterler şapkalı. Nurullah Ataç’ın Türkçeye verdiği önem oyunda defalarca vurgulanıyor; yanlış kullanılan bir sözcük onu yerinden kaldırmaya yetiyor. Sait Faik ise diğerlerinden farklı: Yazlık keten kıyafetleri ve hasır şapkasıyla sanki Burgazada’dan kalkıp Lambo’nun meyhanesine gelmiş gibi…
Güzel Son, Türkiye’nin edebiyat tarihini sevenler, o tarihin isimlerine ve hikâyelerine aşina olanlar için oldukça dokunaklı bir oyun. Orhan Veli’yi krem rengi trençkotu, siyah takım elbisesi ve hafızalara yerleşen o bildik hâliyle meyhanenin kapısından girerken görmek, fotoğraflarına defalarca bakmış olanlar için tuhaf bir karşılaşma. Hele ki onunla aynı doğum gününü, 13 Nisan’ı paylaşan benim için…
Metin Alpargun’un canlandırdığı Orhan Veli, uzun boyu ve fötr şapkasıyla sanki Ankara’dan değil, Rumelihisarı’ndaki ebedî istirahatgâhından kalkıp gelmiş gibi. Şakacı ruhuyla bildiğimiz Orhan Veli bir anda ete kemiğe bürünüyor ve İstanbul’u dinletiyor gözlerimiz kapalı… Bir ara Nurullah Ataç’a Ankara’dayken bir çukura düştüğünü, bu yüzden başının ağrıdığını söylüyor. Bu cümleyi duyduğumuzda ise olacakları biliyoruz. Çünkü bu kazadan kısa bir süre sonra Orhan Veli hayatını kaybedecek. Yakın arkadaşı Halim Şefik’in onun için yazdığı “Otopsi” şiiri de böylece başka bir anlam kazanıyor.
Mehmet Konu ise hasır şapkası, bej keten kıyafetleri ve hafif kısık gözleriyle tam bir Sait Faik görünümünde. İçki içmesine izin verilmediğinde sinirlenmesi ve diğer karakterlerle atışması da Sait Faik’in sahnedeki portresini tamamlıyor.
Ve Suat Derviş…
Nâzım Hikmet’in “Ağlasa da gizliyor gözlerinin yaşını; / Bir kere eğemedim bu kadının başını…” dizelerini kaleme aldığı, İstanbul’u adımlayan o kadın. Oyundaki tek kadın karakter Suat Derviş’i Selen Şenay canlandırıyor. Yıllarca erkek sanılan Suat Derviş, buna inat beyaz dantelli elbisesi ve kırmızı rujuyla çıkıyor sahneye. Gazeteciliği, yazarlığı, tutuklanması, kovuşturmaları ve İstanbul’u terk etmeye hazırlanışı oyunda kendine yer buluyor. Ancak Suat Derviş, oyunda daha çok bir “salon kadını” olarak karşımıza çıkıyor. Ben ise İstanbul’un sokaklarını adımlayan, kenar mahallelerine girip çıkan, takma isimlerle ve türlü mücadelelerle yıllarca yazı hayatını sürdüren; yaşadıklarıyla yıpranmış, yorulmuş ama mücadeleyi bırakmamış o muharriri biraz daha fazla yaşanmışlıkları ile görmek isterdim.
Oyun tek perde ve 75 dakika. Bu süre zarfında sanki bir zaman makinesine binip Nevizade’de bir araya gelen edebiyatçıları izliyoruz. Hatta seyirci, oyunda defalarca çağrıldığı hâlde içeri giremeyen Oktay Rıfat gibi hissediyor kendini. Sahnedeki karakterler ise dokunulsa dağılacak, toz olacak hayaletler gibi.
Güzel Son’un en güçlü taraflarından biri de yerelliği. İstanbul’a damga vurmuş Orhan Veli, Melih Cevdet, Nurullah Ataç, Sait Faik, Suat Derviş ve Halim Şefik’i, 1917 Rus Devrimi’nin ardından İstanbul’a gelen Mösyö Lambo’yla aynı masada buluşturuyor. Ama bunu yaparken, bugün diğerleri kadar hatırlanmayan Halim Şefik Güzelson’u da yeniden edebiyat meraklılarının karşısına çıkarıyor. Belki de daha önemlisi, bize İstanbul’da sahnelenmeyi bekleyen ne kadar çok hikâye ne kadar çok kahraman olduğunu hatırlatıyor.
Oyun uzun süre şakalar, şiirler ve şarkılar eşliğinde sakin bir ritimde ilerliyor. Fakat Halim Şefik bir türlü sahneye gelmiyor. Üstelik davetiyelerdeki şiirler farklı renkli kalemlerle yazılmış. Nurullah Ataç el yazılarını karşılaştırmaya başladığında gecenin havası değişiyor. Belli ki gizlenen bir şey var.
Aslında oyun en başından beri ipuçlarını gözümüzün önüne bırakıyor. Örneğin meyhanedeki saat durmuş. Gelen herkes saate bakıyor ama eğlencenin ve muhabbetin su gibi aktığı Lambo’nun meyhanesinde zamanın neden ilerlemediğini pek sorgulamıyoruz.
Bir başka ipucu ayakkabılar. Lambo, Nurullah Ataç’ın ayağındaki Sümerbank Beykoz Kundura malı ayakkabının modelini kolaylıkla söylüyor; ardından diğer konukların ayakkabı markalarını ve modellerini tahmin ediyor. İlk bakışta önemsiz görünen bu ayrıntı, Lambo’nun kaybolan veresiye defterinden sonra mahvolan hayatına uzanıyor.
Ve tabii şarkılar…
Müzik kullanılmasa da masadakiler hep bir ağızdan Fosforlu Cevriye’yi söylüyor. Bir türlü gelmeyen Halim Şefik ise sonunda kendi şiiriyle adeta sahneye çağrılıyor.
Gerçeklerin açığa çıkmasıyla meyhaneye sessizlik hâkim oluyor. Sessizlikle birlikte atmosfer bizi üşütüyor. Oyunun başındaki sıcak, sarı ışıkların yerini göz alabildiğince beyaz bir ışık alıyor. Buz gibi beyaz ışık, gözlerimizi rahatsız edecek kadar parlak ve kaçamadıklarımız kadar gerçek. Halim Şefik’in gelişiyle oyun boyunca gördüğümüz bütün imgeleri yeniden anlamlandırıyoruz.
Saat, davetiyeler, soğuk hava…
Her şey başından beri gözümüzün önündeymiş…
Şiirler söylenmiş, şarkılar eşliğinde dans edilmiş, ayrı masalar birleşmiş ve gizlenen gerçek açığa çıkmıştır. Mösyö Lambo ve Halim Şefik Güzelson sayesinde, ortak bir kader etrafında buluşan bütün karakterlere bir “güzel son” armağan edilir. Beyaz örtülü masalar, şiirler, durmuş bir saat, edebiyat tarihinden anekdotlar ve İstanbul’un kaybolmuş insanları aracılığıyla 1950’lerin İstanbul’una doğru bir yolculuğa çıkarız. Bütün bunları bir arada tutan ise iki şeydir: vefa ve bellek.
Peki nasıl bir son güzel olabilir?
Dostlarla bir araya gelinen, hikâyelerin son kez paylaşıldığı bir rakı sofrası mı? Yoksa ürettiğiniz eserlerle başkalarının belleğinde yaşamaya devam etmek mi?
Oyunun sonuna kadar bizi nasıl bir sonun beklediğini, tıpkı hayatta olduğu gibi, kestiremiyoruz. Üstelik gerçek gözümüzün önünde apaçık dururken…
Saat durmuştu ve hava ölüm gibi buz kesiyordu.
Edebiyat dünyasının o renkli kahramanlarının isimleri ise bir meyhanenin veresiye defterine kazınmıştı.
Güzel Son, özlem ve nostaljiyle hazırlanmış bir son akşam yemeği üzerinden yalnızca Türkiye’nin edebiyat tarihinin değil, İstanbul’un şehir ve kültür tarihinin de fotoğrafını çekiyor. Bir zamanlar bu şehrin sokaklarında dolaşan, meyhanelerinde oturan, şiirlerini ve hikâyelerini burada yazan insanlar artık yok. Ama hikâyeleri hâlâ İstanbul’da bir yerlerde duruyor.
Tiyatro anlık, insan hikâyeleri ise kalıcı.
Belki de güzel son tam olarak bu…
7 Kasım 2026 - Nasıl Bir Son Güzel Olabilir?
24 Ekim 2026 - İş Görüşmesi Değil, İnsanlık Sınavı: Metot
10 Ekim 2026 - Roma Yıkılırken Tavuklar Yumurtladı mı?
26 Eylül 2026 - Kendi Hikâyenize Sahip Çıkabiliyor Musunuz?
13 Eylül 2026 - Gaybubet Şehri: Kadrajda Kalanlar, İstanbul’dan Kaybolanlar