Pop sosyolog gözüyle Londra’daki dev sergi: Osmanlı’nın en iyi giyinen dört erkeği ile dört kadını kimdi?

8 Kasım 2026
  • 10Haber news

Geçen çarşamba akşamüstü Londra’daki Victoria & Albert Museum’un kapısından girerken aklım, Amerika Birleşik Devletleri seçiminden gelen ilk sonuçlarla doluydu.

Ama pop sosyolog tarafım, Formula 1’de 20 yaşında bir gencin yarışlar bitmeden şampiyonluğunu ilan etmesine takılmıştı.

Kimi Antonelli adlı genç F1 pilotu, daha ikinci yılında Verstappen, Lewis Hamilton, Lando Norris ve Leclerc gibi tecrübeli pilotları geride bırakarak şampiyon olmuştu.

Bunu, yaşlı popülist liderlerin harabeye çevirdiği bir dünyayı güzelleştiren bir olay olarak görmüştüm.

Anlayacağınız, Victoria ve Albert Müzesi’nin kapısından girerken bir hafta öncesine göre daha umutlu ve mutluydum.

En kalabalık gazeteci grubuyla gezdiğimiz sergi

Koç Grubu’nun 100. yıl kutlamaları çerçevesinde kalabalık bir gazeteci grubuyla birlikte Londra’ya davet edilmiştim.

V&A Müzesi’nin hazırladığı “Konstantinopolis’ten İstanbul’a: Bir Şehir, İki İmparatorluk” konulu sergiyi gezecektik.

Yani konu, Bizans ve Osmanlı imparatorluklarının önce Konstantinopolis, sonra İstanbul olarak bize bıraktığı sanat eserleriydi.

Sergiyi, biri Bizans, diğeri Osmanlı sanat tarihi uzmanı iki harika insanın rehberliğinde gezdik.

Hemen söyleyeyim: Harika bir sergi.

Uzman rehberin anlattıklarıyla benim gördüklerim farklı şeylerdi

Bu sergiyi gezerken ilk defa bir şeyi fark ettim.

Uzman rehberlerin anlattıklarıyla benim gördüklerim birbirinden çok farklı şeylerdi.

Onlar, sanat tarihçisi olarak çok güzel şeyler anlattılar.

Ama gösterdikleri yerde benim pop sosyolog hınzırı gözlerim bambaşka şeyler gördü.

Sergiyi birlikte gezdiğim gazeteci ve televizyoncu arkadaşlarım, uzmanların anlattıklarını çok güzel aktardılar.

Bense pop sosyolog hınzırlığı ve merakıyla gördüklerimi anlatacağım.

Onlarınki bilimsel gözlemlerdi.

Benimkiler ise tamamen şahsi, zaman zaman magazinsel gözlemler.

Yani sanat tarihçileri anlattıklarıma kızabilir.

Ama emin olun, bir sergiyi benim gibi bir pop sosyolog rehberliğinde gezmek de eğlenceli.

Önce, geçen haftanın benim için çok önemli konusu Formula 1’den başlayayım.

Tarihin ilk Formula 1 pisti İstanbul’da mıydı?

F1’in 20. Grand Prix yarışı bugün Brezilya’nın São Paulo kentinde yapılıyor.

Serginin girişinde verilen bir bilgi, o an kafamda şu soruyu doğurdu:

“Tarihin ilk Formula 1 yarışı İstanbul’da mı yapıldı?”

Serginin ilk bölümü, Bizans dönemindeki Konstantinopolis’e ait eserlere ayrılmış.

“Büyük Başlangıç” adlı ilk bölümde karşımıza çıkan ilk şey şu:

Hipodrom…

Bu bölümün daha başında çok çarpıcı bir tablo çıkıyor karşımıza:

Konstantinopolis Hipodromu.

Sergi için hazırlanan kitapta burası şöyle anlatılıyor:

“İktidar ve ihtişam: Hipodrom, Konstantinopolis’in kalbi.”

İstanbul’da bugün bile 100 bin kişilik stadyum yok

Burası, Roma İmparatorluğu’nun en sevilen sporu olan atlı araba yarışları için inşa edilmiş dev bir arenaydı.

100 bin seyirciyi ağırlayabiliyordu.

Anlayacağınız, bugün İstanbul’da tribünleri 100 bin kişilik bir spor alanımız yok.

Tabii bu tabloya baktığınızda aklınıza gelen ilk soru şu oluyor:

Acaba tarihteki ilk Formula 1 yarışı burada mı yapıldı?

Tarihî bilgilere baktığımızda cevabın hayır olduğunu görüyoruz.

Modern anlamda ilk yarış pisti hipodromdu

Antik Olimpiyatlar’da Olympia’nın hipodromunda atlı araba yarışları yapılıyordu; dört atlı yarış, MÖ 680’de programa girmişti.

Dolayısıyla “ilk at arabalı yarış pisti Konstantinopolis’teydi” diyemeyiz. Konstantinopolis Hipodromu, MS 4. yüzyıldan itibaren imparatorluğun en büyük ve en ünlü yarış alanlarından biriydi; ama Olympia’daki yarış geleneği ondan çok daha eskiydi.

Ancak modern anlamda ilk yarış pistinin burası olduğunu söyleyebiliriz.

İmparatorlar burada, Büyük Saray’a doğrudan bağlanan özel locadan (kathisma) halkın karşısına çıkardı.

Tribünlerde devlet yöneticilerinin yuhlanması burada başladı

Böylece Hipodrom, imparatorluk gücünün simgesi hâline gelmişti.

Yöneticiler için tribün kâbusu da burada başladı.

7. yüzyıla gelindiğinde Hipodrom, imparatorluğun ayakta kalan tek stadyumuydu. Atlı araba yarışları burada 12. yüzyılın sonlarına kadar düzenlendi.

Halk, memnun olmadığı yöneticileri de işte burada yuhalıyordu.

Demek ki bu Bizans geleneği bugün İstanbul’da hâlâ devam ediyor.

Fenerbahçe, Galatasaray ve Beşiktaş renkleri o zamandan beri var

Takım renklerine gelince…

Dört takım yarışıyordu:

Maviler, Yeşiller, Kırmızılar ve Beyazlar.

Her takımın iyi örgütlenmiş taraftar grupları vardı ve taraftarlar takımlarına büyük bir bağlılık duyuyordu.

Aralarında sık sık şiddet olayları yaşanıyor, fakat bazen siyasete müdahale etmek için birleşiyorlardı.

En büyük gerilim, arabaların pistin iki ucundaki keskin virajları döndüğü sırada yaşanıyordu.

Sporun ilk süper yıldızları bu arenada doğdu

Sporun ilk süper yıldızları da burada doğdu.

Altıncı yüzyılın en ünlü arabacısı Porphyrius…

Konstantinopolis’ten Beyrut’a kadar her yerde tanınıyordu. Hipodrom’da onu kutlamak için en az yedi heykel dikilmişti; bunlardan ilki, henüz ergenlik çağındayken yapılmıştı.

Duvardaki 1453 rakamı şehri bir milat gibi ikiye ayırıyor

1453…

Biz Cumhuriyet çocuklarının tarihle ilgili öğrendiği ilk önemli rakam bu…

Serginin orta yerlerinde, bir duvarın üzerinde işte bu rakamı görüyorsunuz…

Bir salonun sonunda, duvarda bu rakam var.

Bu sergiyi gezerken şunu çok daha iyi anlıyorsunuz:

1453, o duvarda bir rakam gibi değil, bir dönemin başlangıcı gibi görünüyor.

Yani İstanbul’un fethi…

O an duvardaki rakam sergiyi tarihsel olarak ikiye bölüyor:

FÖ ve FS…

Fetih öncesi ve fetih sonrası.

Bu rakamın yazılı olduğu duvarın hemen yanında dar bir koridor başlıyor.

Koridorun sonunda ise Bellini’nin Fatih tablosunu görüyorsunuz.

Oradan itibaren çok büyük bir imparatorluk daha başlıyor:

Osmanlı İmparatorluğu…

1453 rakamından sonra şunu görüyorsunuz:

Bizans’tan kalanlar, Osmanlı sanatını ve kültürünü de etkilemiş.

Ama 1453 sonrasında Osmanlı da geride kalan Hristiyan toplumların kültürünü etkilemiş.

Bunu özellikle tasvir sanatlarında açıkça görüyoruz.

Kadın iç giyimi ve ilk dekolte İstanbul’da mı doğdu?

Ama iki şehre pop sosyolog gözüyle baktığınızda bambaşka “ilkler” görüyorsunuz.

Sergi albümünde bir bölümün adı “Fashion”…

Yani İstanbul modası.

Serginin 1453 sonrası, yani İstanbul dönemini gezerken çok modern bir elbise görüyoruz (albümün 204. sayfasında).

Bugünün gözüyle bile dekolte denilebilecek bir elbise.

1775’te dikilmiş.

Albümün yazarlarından Tim Stanley’e soruyorum:

“Bunun için tarihteki ilk dekolte diyebilir miyiz?”

“Tam olarak diyemezsiniz. Çünkü bu, elbisenin altına giyilen bir tür gecelik,” diyor.

Zaten elbise, Müslüman tebaadan bir kadına ait değil.

Atina Müzesi’nden gelmiş.

 

Osmanlı’nın en iyi giyinen üç sultanı ve bir bürokratı kimdi?

Sergide en fazla ilgimi çeken bölümlerden biri, “Fashion”, yani “Moda” adı altında toplanan bölümdü.

Resmen bir İstanbul giyim modası bölümüydü bu. Tabii pop sosyolog yanım beni hemen oraya götürdü.

Moda bölümünde üç Osmanlı sultanına ait portre ve tablolar vardı.

Üzerlerinde giydikleri elbiseler de görünüyordu.

Beatles’ın Sgt. Pepper albümünde kullanılabilecek bir elbise

Biri, Sultan II. Mahmud’du.

Bu tablo, Osmanlı sarayında kıyafet reformundan sonra yapılmıştı.

Hakim yakalı ceket, Beatles’ın “Sgt. Pepper” albümünde bile rahatlıkla kullanılabilecek bir tasarıma sahipti.

Osmanlı saray modasında pelerin

İkincisi, Sultan Abdülmecid’in boy portresiydi.

Bu da pelerinin Osmanlı saray kıyafetine girişinin resme dökülmüş ilk hâli gibiydi.

 

Sarayın resmi dress code’unda yeni bir fes

Üçüncü iyi giyinen erkek ise Sultan Abdülaziz’di.

Bu, İstanbul’un ilk saray fotoğrafçısı Abdullah Frères’in çektiği bir fotoğraftı.

Saray fotoğrafçısı olarak çalıştıkları sırada çekilmişti.

Bu da kısa fesin sarayın resmî kıyafetine girişinin ilk görseliydi.

İtalyan kadına aşık Osmanlı diplomatın modası

Albümdeki dördüncü tablo ise Osmanlı diplomatı Kabuli Mehmet Paşa’ya aitti.

Londra’da maslahatgüzar olarak bulunduğu sırada Giulietta Anichini adlı bir İtalyan kadınla aşk yaşamış.

Kıyafetinin de ondan etkilendiği söylenebilir.

Tabi bu yorumları sergiye giren eserler üzerinden yaptığım unutulmamalı.

İstanbul’da Galliano tarzı ilk sokak defilesinde iki sokak köpeği

Serginin en hoşuma giden eserlerinden biri, Osman Hamdi Bey’in 1887’de yaptığı “Tenezzühde Kadınlar” tablosuydu.

Yapı Kredi Bankası koleksiyonunda bulunan tablo, sergi için Londra’ya getirilmiş.

Tablonun adı “Gezintide Kadınlar”; ama bana podyumda defile yapan kadınlar gibi göründüler.

Galliano’nun Dior yıllarındaki bir defilesini andırıyordu.

Ama bu sokak defilesinin en çarpıcı yanı, tabloda görünen iki sokak köpeğiydi.

Onlar da serginin İstanbul bölümüne girmeyi başarmışlar.

Bu şahane sarı entari Osman Hamdi Bey ailesinden kime aitti?

Serginin İstanbul dönemi salonlarında dört çok güzel elbise de sergileniyor.

En çok beğendiğim, “Sarı Entari” adlı elbiseydi.

Osman Hamdi Bey’in ailesinden bir kadın için dikilmiş.

Bugün de rahatlıkla giyilebilecek bir elbise.

Üzerindeki işlemeler gerçek birer sanat eseri.

Sadberk Hanım Müzesi’nden gelmiş.

Bu gizli kadın da Osmanlı İstanbulunun en güzel giyinen kadınlarından biri olmalı.

İlk Chanel tipi mor kadife döpiyes İstanbul’da mı dikildi?

Sergilenen beş elbiseden birinin önünde çakılıp kaldım.

Karşımda sanki bir Chanel döpiyesinin çizgileri vardı.

Bir “bindallı”ydı bu.

Osmanlı’ya özgü mor kadife üzerine altın kaplama ve gümüş iplikle işlenmişti.

“Bindallı” kelimesinin anlamını da bu sayede öğrendim.

“Bin yapraklı dallar” demekmiş.

Üzerindeki desenler İtalyan tarzındaymış; mimari çizgiler taşıyormuş.

Ferace ve çarşaf var ama bugünkü tarzda türban yok

Sergide ayrıca bir ferace ve bir de ipek çarşaf elbisesi var.

Turkuaz ferace çok modern çizgilere sahip.

Ancak bugünkü tarzıyla bir türban ya da başörtüsü göremedim.

Döneme ait sokak resimlerinde ve tasvirlerde de bugünkü biçimiyle türban görmedim.

Müzede sergilenip albüme konmayan Alexander McQueen tarzı bir elbise

“Fashion” bölümünün sonunda çok çarpıcı bir tasarım var.

Dice Kayek’in daha önce V&A’daki bir sergide gördüğümüz elbisesi.

Adı “Hagia Sophia”…

Ayasofya mozaiklerindeki Başmelek Cebrail tasvirinden esinlenmiş.

Bana biraz Alexander McQueen’in tarzını hatırlattı.

İlk sergilenişinde de görmüştüm. Bu defa da çok beğendim.

Sergide, 1922 sonrasında kadının temsiline dair bir eser olarak iyi bir yere oturmuş.

Sansürlenen işgal dönemi filminde gözden kaçan işgalci deniz askerleri

Serginin sonunda yine bir rakam görüyoruz:

1922…

Bu bölümde duvara çok ilginç bir belgesel film yansıtılıyor.

Film, İstanbul’un işgali sırasında Fransız işgal kuvvetleri tarafından çekilmiş.

Filmin çeşitli yerlerinde işgal askerleri de görünüyormuş; ancak Fransız Genelkurmayı askerlerin görüntülerini keserek filmi servis etmiş.

Ne var ki son sahnede iki Fransız deniz askerinin görüntüsü kalmış.

Filmi izlerken Atatürk’ü bir kere daha saygıyla andım.

Padişah’ın 1922’ye kadar koltuğunda oturmayı içine sindirdiği İstanbul işte buydu.

100 yıl önceki filmde cami kapısında sanki kendimi gördüm

Filmde bir de kendimi gördüm sanki.

Camiye giden insanlar vardı.

Bunlardan biri de babasının yanındaki küçük bir çocuktu.

Camiye girmeden önce ayakkabılarını çıkarıp elinde taşıyordu.

Bayram sabahları, yeni ayakkabılarım çalınmasın diye onları elimde taşıyıp seccadenin önüne koyduğum günler aklıma geldi.

Meğer çok fazla şey değişmemiş.

Kraliyet müzesinde Bergen’li, Ahmet Kayalı bir açılış

Serginin açılışı çok güzel bir davetle oldu.

Victoria ve Albert Müzesi, İngiltere’nin bir hükümdarı ile kocasının adını taşıyor.

Müzenin görkemli girişinde verilen davete katılım çok iyiydi. Bugüne kadar yurt dışında Türkiye’yle ilgili bir sergide gördüğüm en iyi açılış olduğunu söyleyebilirim.

Müzenin “Sir” unvanlı müdürü Tristram Hunt çok güzel bir konuşma yaptı.

Konuşmayı, Türkiye’nin sempatik Londra Büyükelçisi Osman Koray Ertaş’la birlikte dinledik.

Koç Holding Yönetim Kurulu Başkanı Ömer Koç’un bu serginin gerçekleşmesinde çok büyük etkisi olduğunu biliyorum. Kendisi giderek daha başarılı bulduğum ve uluslararası çapta bir başkan olarak gördüğüm biri.

Koç Holding CEO’su Levent Çakıroğlu’yla bol bol selfie çektirdik.

Burçin İmir başkanlığındaki Koç Holding İletişim ekibi harika bir ev sahipliği yaptı.

Açılış davetinde en çok konuştuğumuz konulardan biri, DJ’in Ahmet Kaya, Selda Bağcan ve Bergen’li çalma listesiydi.

Gecenin çalma listesi: Aşık Mahsuni, Özdemir Erdoğan, Edip Akbayram, Kapse Kapse

Salonun kenarındaki DJ masasına gidip çalınan parçaların adlarını aldım.

Repertuvar şöyleydi:

(*) Öyle Bir Yerdeyim Ki — Ahmet Kaya, Selda Bağcan

(*) Biliyorum Sensin O — Işıl Ferman

(*) Gurbet — Özdemir Erdoğan

(*) Sarhoş — Âşık Mahzuni Şerif

(*) Canım Dediklerim ve Sen Affetsen — Bergen

(*) Ta Smyrneika Tragoudia — Pantelis Thalassinos

(*) Bekle Bizi İstanbul — Edip Akbayram

(*) Kapse Kapse — Giota Lidia

(*) I Kariotikos — İkarya kökenli geleneksel bir Yunan şarkısı ve dansı

(*) U Stambolu na Bosforu — Geleneksel bir Bosna sevdalinkası

(*) Apo Xeno Topo / Üsküdara Giderken

Sergide şahane final: İstanbul’un sokak kedilerine övgü

Serginin bitişinde, müzenin kendi hatıra eşya mağazasından ayrı, yalnızca bu sergiye ait bir satış bölümü oluşturulmuş.

Seçilen ürünleri çok başarılı buldum.

Sergide gördüğümüz eserlerden esinlenerek yapılmış saç tokaları, kitap ayraçları, tişörtler ve benzeri ürünler vardı.

Ama en çok hoşuma giden, İstanbul sokak kedilerini anlatan bir kitap oldu.

Kitabın tanıtımında şöyle bir cümle vardı; bayıldım:

“Bu şehir dünyanın kedi başkentidir. İstanbul halkı onları toplumun bir parçası olarak kabul eder…”

Türkiye’yi çok güzel anlatan bir cümle…

Evimizdeki 10 sokak kedisi ve bir sokak köpeği adına müzedeki sessiz alkışları ayakta selamladım.

Sergiden sonra aldığım benim için üzücü bir haber

Ertesi gün, serginin keyfiyle dönüş için havaalanına giderken, son zamanlarda yazılarını en beğenerek okuduğum kültür ve sanat yazarlarından Elif Soyseven’den bir mesaj aldım:

“Umarım V&A’deki Freddie Mercury sergisini de gezmişsinizdir…”

Ne? Aynı binada bir Freddie Mercury sergisi de mi varmış?

İnternete girip baktım.

Evet, “Splendid Things” adlı bir sergisi varmış…

Üstelik ben görmemişim bile…

Yuh bana yani.

Neyse ki 17 Ocak’a kadar açıkmış.

Bu ay bir defa daha gidip gezeceğim tabii…

Londra’da olanlara ya da yolu düşenlere hem “Konstantinopolis’ten İstanbul’a” sergisini hem de bunu gezmelerini öneririm.

10Haber bültenine üye olun, gündem özeti her sabah mailinize gelsin.