Financial Times yazarı Gideon Rachman'a göre ABD'deki ara seçimlerin doğal sonuçlarından biri, Amerika'nın dünya üzerinde oynadığı rolün kısa dönem için azalması olacak. Bunun Ortadoğu için, Avrupa için ve en önemlisi Çin için çok önemli sonuçları olabilir.
Amerikan ara seçimlerinde Başkan Trump ve Cumhuriyetçilerin aldığı ağır yenilgi pek çok açıdan tartışılmaya devam ediyor. Seçim yenilgisinin doğrudan sebepleri arasında Amerikan dış politikası da var; yani İran’a açılan gerekçesiz savaş ve İsrail’e verilen kayıtsız şartsız destek.
Peki seçim sonrasında, Başkan Trump bu iki konuda ne yapacak? İran’la savaşı unutacak, İsrail’de ise Netanyahu’ya sırtını mı dönecek? Yoksa başka bir yol mu bulacak?
Bu soruları soran Financial Times gazetesinin önemli yazarlarından Gideon Rachman’ın çok ilginç bir değerlendirmesi yayınlandı. Bu yazıyı tam metne yakın çevirisiyle sunuyoruz:
***
“Kaybetmemizin nedeni savaş.”
ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, Cumhuriyetçi Parti’nin Amerika’daki ara seçimlerde aldığı ağır yenilgiden sadece saatler sonra hükmünü bu şekilde verdi.
Başkan Yardımcısı, bu yıl 28 Şubat’ta İran’a düzenlenen ABD-İsrail saldırısına karşı çıktığını zaten özel görüşmelerinde dile getirmişti. Muhalefetini kamuoyuna açıklayarak, ABD dış politikasının geleceğine dair Orta Doğu’nun çok ötesinde etkileri olacak bir tartışmayı ateşlemiş oldu.
Birçok başkan, hareket alanlarının daha özgür olduğu dış politikaya odaklanarak iç siyasetteki yenilgileri telafi etmeye çalışmıştır. Küresel bir miras bırakma arzusu, özellikle başkanın görev süresinin son iki yılına girdiği “topal ördek” döneminde belirginleşir.
Ancak Cumhuriyetçilerin yaşadığı hezimetin büyüklüğü ve bu yenilginin Orta Doğu’daki kibirli bir savaşla doğrudan bağlantılı olduğu yönünde giderek güçlenen konsensüs, ara seçimlerin Amerika’nın küresel rolünde daha da büyük bir geri çekilmeye yol açması ihtimalini artırıyor.
Böyle bir değişim, Orta Doğu’daki güç dengesini temelden değiştirebilir; Avrupalı müttefiklerin endişelerini artırırken Çin’e Asya’da ve dünya genelinde yeni fırsatlar yaratabilir. Eski NATO Genel Sekreteri Anders Fogh Rasmussen bu durumu şöyle değerlendiriyor: “Tüm bunların nihai sonucunun daha izolasyonist (içe kapanık) bir Amerika olmasından endişe ediyorum.”
İran savaşı, yönetimin karşı karşıya olduğu en acil dış politika sınaması olmaya devam ediyor. Ara seçimlerden önce Donald Trump, seçimler geride kaldıktan sonra yeni bir saldırı olasılığından açıkça bahsetmişti. Bu sadece boş bir söylemden ibaret değildi; ABD bölgeye üçüncü bir uçak gemisi gönderiyor ve Pentagon planlamacıları başkanın değerlendirmesi için askeri seçenekler hazırlıyordu. Bu planlar hakkında bilgilendirilen Demokrat Senatör Chris Murphy, bunları “çılgınca” olarak niteledi ve “yıkıcı bir tırmanmayı” tetikleyebileceğini belirtti. İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun da yeni bir askeri harekat için baskı yaptığı yaygın şekilde haberleştirilmişti.
Ancak son günlerde Trump, İran’a yönelik yeni ve büyük bir saldırı olasılığını önemsiz gibi göstermeye başladı. Başkan bu hafta FT’ye yaptığı açıklamada, “Gerçek anlamda bir savaşta değiliz,” dedi.
Elbette kendisi değişken tavırlarıyla tanınır ve fikrini yine değiştirebilir. Ancak Cumhuriyetçilerin ara seçimlerdeki felaket performansının yarattığı yeni siyasi iklim, İran’a karşı askeri kampanyanın tırmandırılması ihtimalini zayıflatıyor.
Seçim sonrası borsada yaşanan düşüşler de etkili olabilir; nitekim başkan piyasaları ürkütmekten genellikle kaçınır. Vance’in son açıklamaları göz önüne alındığında,Tahran ile düşmanlığı artıracak herhangi bir karar, Trump ile başkan yardımcısı arasında kamuoyuna yansıyan bir bölünmeyi tetikleyebilir. Bunun yerine başkan, öfkesini yöneltmek için farklı bir hedef seçebilir; savaş yanlısı Savunma Bakanı Pete Hegseth’i görevden almayı düşündüğü konuşuluyor.
Vance’in Cumhuriyetçilerin talihini döndürmek için sunduğu ilk öneri “savaşı bitirmek” oldu. Eğer Vance ve Cumhuriyetçi Parti’deki “itidal yanlıları” (restrainers) dediklerini yaptırırsa, ABD İran’daki zararın neresinden dönülürse kârdır diyecek ve mevcut şartlar altında itibarını en az zedeleyecek anlaşmayı müzakere etmeye çalışacaktır.
Çatışmanın bu aşamasında bir Amerikan çekilmesinin sonucu, Orta Doğu’daki güç dengesinde köklü bir kayma olabilir. İran İslam Cumhuriyeti’ni devirmek amacıyla başlatılan bir savaş, nihayetinde Tahran’ı Körfez’in fiili hegemonu haline getirebilir.
İranlılar, savaşın açılış hamlesi olan üst düzey ülke liderlerinin suikastı da dahil olmak üzere, ABD ve İsrail’in yönelttiği her türlü hamleye karşı ayakta kalmayı başardı. Hürmüz Boğazı’ndan geçen enerji arzını kesebileceklerini gösterdiler; Orta Doğu genelindeki ABD askeri üslerinin yanı sıra Körfez komşularının altyapılarını da vurdular.

Bahreyn’deki ABD deniz üssünün yeniden inşa edilemeyecek kadar ağır hasar gördüğü belirtiliyor. Suudi Arabistan ve Körfez ülkeleri ise istenildiği an hedef alınabilecekleri konusunda uyarılmış oldu. Bu yeni şartlar altında Körfez ülkelerinin, Tahran ile onun şartlarına uygun bir uzlaşmaya varmaktan başka çaresi kalmayabilir.
İran rejimi ara seçim sonuçlarından memnuniyet duyacak olsa da, İsrail’deki Netanyahu liderliğindeki aşırı sağcı hükümet büyük bir hayal kırıklığı yaşıyor. Vance’in Cumhuriyetçilerin toparlanması için sunduğu dört maddeden biri de “İsrail ile ilişkilerimizi değiştirmek” idi.
Seçimlerin hemen ardından, Netanyahu’ya yakınlığıyla bilinen önde gelen İsrailli gazeteci Amit Segal, X platformunda şu paylaşımı yaptı: “Dün gece Amerika’da yaşananlar bir felakettir. AIPAC’in en kötü kabuslarını alın, ikiyle çarpın, yine de yaklaşamazsınız.”
Segal, İsrail’in sert bir muhalifi olan Abdul El-Sayed’in Michigan’dan yeni Demokrat senatör seçilmesine üzüntüsünü dile getirdi ve ekledi: “Cumhuriyetçiler, partilerinin başındaki belalar yüzünden İsrail’i suçluyor.”
Segal’ın ima ettiği şey, İsrail’in tek seçeneğinin —muhtemelen Netanyahu liderliğinde— bir milli mutabakat hükümeti kurmak olduğuydu. İsrail Başbakanı’nın Likud partisi geçen ayki seçimlerde en çok sandalyeyi kazanmış olsa da koalisyonu çoğunluğunu kaybetti.
Ancak böyle bir öneri, Netanyahu’nun artık ABD’deki her iki ana siyasi parti için de kabul edilemez (“toksik”) bir figür haline geldiği gerçeğini göz ardı ediyor.
Birçok Demokrat ondan rutin olarak Gazze’deki soykırımın sorumlusu bir savaş suçlusu olarak bahsediyor. Vance gibi Cumhuriyetçiler içinse o, Trump’ı İran’la felaketle sonuçlanan bir savaşa ikna eden liderdi.
İsrail, ABD ve dünya genelinde itibarını kazanmanın yollarını arıyorsa, Netanyahu ve aşırı sağcı müttefikleri Itamar Ben-Gvir ile Bezalel Smotrich’ten kurtulmak kaçınılmaz bir ilk adım gibi görünüyor.
Muhalefet lideri Gadi Eisenkot’un, Netanyahu yerine hükümeti kurma görevini almak üzere Cumhurbaşkanı Isaac Herzog tarafından davet edilmesi bekleniyor. Eisenkot’un önünde pek çok engel var; ancak Yahudi ve Arap partilerinin iş birliğine dayalı yeni bir İsrail hükümeti, eleştirmenlerin İsrail’in doğası gereği ırkçı bir devlet olduğu yönündeki argümanlarıyla mücadelede önemli bir rol oynayabilir.
Amerika’nın Avrupa ve Asya’daki diğer pek çok müttefiki ara seçim sonuçlarını daha olumlu karşılayacaktır.
Trump, ABD’nin dostlarını kötülemeyi alışkanlık haline getirmiş, gümrük vergisi tehditlerini Japonya ve Güney Kore’den devasa yatırım sözleri koparmak için bir şantaj aracı olarak kullanırken NATO’dan çekilmenin eşiğine kadar gelmişti.
Geleneksel ABD müttefikleri, yeni Kongre’nin Trump’ın her dış politika anlaşmazlığında tercih ettiği bir silah olan gümrük vergilerine başvurma güdüsünü dizginleyebileceğini umacaktır.
Senato’nun önde gelen üyeleri şimdiden Kanada’ya uygulanan tarifeleri geri çekmeye çalışmaktan bahsediyor — her ne kadar başkan böyle bir önlemi veto edebilecek olsa da. Almanya, İngiltere ve Japonya gibi ülkeler, Trump’ın reddedilmesinin ABD’nin bir kez daha “özgür dünyanın lideri” rolünü üstlendiği daha geleneksel bir dış politikaya dönüşün sinyali olabileceğini umacaktır.
Ancak beklentilerini sınırlı tutmalılar. Eğer Vance, Trump yönetiminin dış politikası üzerinde daha fazla nüfuz elde etmeyi başarırsa, ABD’nin Avrupalı müttefiklere yönelik şüphesi ve Ukrayna’ya olan düşmanlığı daha da artabilir. Nitekim Münih Güvenlik Konferansı’nda 2025 yılında yaptığı o meşhur konuşmada, Batı Avrupa’daki demokrasi erozyonundan Rusya’dan daha fazla endişe duyduğunu söyleyen kişi bizzat bu Başkan Yardımcısıydı. İki hafta sonra Beyaz Saray’da canlı yayında Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy ile karşı karşıya geldi (Trump bu görüşme için “Harika bir televizyon programıydı” değerlendirmesini yapmıştı).
Demokratlar da ABD’nin dünya genelindeki ortaklarının güvenlik garantörü olma yönündeki geleneksel rolünü yeniden üstlenmesi konusunda en az Cumhuriyetçiler kadar temkinli olabilir; yani Avrupalı müttefikleri Rusya’dan, Asyalı müttefikleri Çin’den korurken, İran’a karşı İsrail ile ittifak kurma fikrine sıcak bakmayabilirler. Partinin “ilerici” kanadı, “sonsuz savaşlara” karşı güçlü bir kampanya yürüttü. Senatör seçilen El-Sayed seçim kampanyasında açıkça şöyle demişti: “Çok uzun zamandır ve çok sık bir şekilde… kendimizi dünyanın polisine dönüştürdük.”
Amerika’nın küresel güvenliği destekleme yeteneği üzerinde pratik kısıtlamalar da mevcut. ABD’nin ulusal borcu GSYİH’sinin %127’sine ulaştı ve bütçe açığı GSYİH’nin %6’sına yaklaşıyor.
İran ile yaşadığı talihsiz savaş; seyir füzeleri ve Patriot füze önleyicileri gibi hayati mühimmat stoklarında ciddi bir tükenmeye yol açtı. Bu stokları yeniden doldurmak birkaç yıl alabilir ve milyarlarca dolara mal olabilir.
Amerika’nın 21. yüzyıl dış savaşlar tarihinin en sonuncusuyla doğrudan bağlantılı olan “hayat pahalılığı” ve yüksek benzin fiyatları etrafında şekillenen bir seçimin, daha müdahaleci bir dış ve güvenlik politikasına yol açması da muhtemel değildir.
Daha olası sonuç, eski başkan Barack Obama’nın ifadesiyle “ülke içinde ulus inşasına” ve Amerika’nın ortaklarının kendi güvenliklerini sağlamak için daha fazla şey yapması gerektiğine yeniden vurgu yapılmasıdır.
Bazı Trump yetkililerinin Ukrayna’ya desteği sürdürmenin yanı sıra İran’la savaşa girmeye şüpheyle yaklaşmasının nedenlerinden biri, ABD’nin askeri kaynaklarını Çin ile olası bir savaşa hazırlık için yoğunlaştırması gerektiği inancıydı.
Trump’ın kendisi ise Pekin ile askeri bir çatışmaya pek ilgi göstermedi ve ticarete odaklanmayı tercih etti. Bu ay Shenzhen’de düzenlenecek Asya-Pasifik Ekonomik İşbirliği zirvesi için 18-19 Kasım tarihlerinde Çin’e gitmesi bekleniyor. Çin’deyken Devlet Başkanı Şi Cinping ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile üçlü bir zirve gerçekleştireceği yaygın bir beklenti. Üç güçlü liderin —Şi, Putin ve Trump— bir araya gelmesi, ABD’nin Avrupa ve Asya’daki müttefiklerinin yüreğini ağzına getirecektir.
Trump böyle bir karşılaşmayı, İkinci Dünya Savaşı sırasında toplanan Roosevelt, Stalin ve Churchill zirvelerini andıran dünya “büyük üçlüsünün” bir buluşması olarak görebilir. Bu zirveler, Doğu Avrupa’da hâlâ emperyalist bir Rusya’ya komşularının egemenliğini gasp eden bir “etki alanı” tanındığı büyük bir güç paylaşımı olarak acıyla hatırlanır.
Kiev’de, Putin’in ABD ve Çin’i 1945’teki Yalta buluşmasının modern bir versiyonunu desteklemeye ikna edebileceği yönünde endişeler olacaktır — yani Ukrayna’nın çıkarlarını satan veya çatışmaya ilişkin Rus bakış açısını onaylayan bir “barış anlaşması”.
Şu anda Çin ile gergin bir hesaplaşma içinde olan Japonya’nın da Trump’ın Şi ile temasları konusunda endişelenmek için nedenleri olacaktır. Tayvan ise ABD’nin Çin’in bu özerk ada üzerindeki hak iddialarına ilişkin tutumunda olası bir kaymayı endişeyle izleyecektir.
Ancak Trump; Putin, Şi ve Kuzey Koreli Kim Jong Un gibi otokratlarla yapılan görüşmelerin gösteriş ve merasiminden keyif alsa da, yakın tarih bu zirvelerden kalıcı ve önemli çok az şeyin çıktığını gösteriyor.
Ara seçimlerden sonra Trump’ın karizması ve otoritesi de oldukça yıpranmış olacaktır. Yabancı liderler, Trump’ın seçmenler tarafından reddedildiğini ve gidici olduğunu biliyor. Bu zayıflayan konum, Şi ve Putin’e aşırı tavizler verse bile, Washington’a döndüğünde bu anlaşmaları uygulayacak gücü bulamayabileceğini gösteriyor.
Peki Şi ve Putin tüm bunlardan ne çıkaracak? Çinli ve Rus liderler, bölünmüş bir Amerika’yı temsil eden zayıflamış bir başkanla tanıştıklarının farkındalar. Ayrıca 2028 başkanlık seçimlerine giden süreçte, her iki ana parti de Trump sonrası döneme hazırlanırken ABD’nin giderek kendi içine döneceğini biliyorlar. Çin ve Rusya için Trump yönetiminin son iki yılı, büyük fırsat yılları gibi görünebilir.