Daha yakın zamanda ‘Hangi Liberal Demokrasi’ başlıklı son kitabı yayımlanan Nobel ödüllü iktisatçı Daron Acemoğlu için The Economist dergisi görülmemiş sertlikte bir eleştiri yazısı yayımladı. Buna karşılık Financial Times’ın başyazarı Martin Wolf, Acemoğlu’nun kitabını yere göğe sığdıramadı.
Nobel Ödüllü iktisatçı Daron Acemoğlu’nun tüm dünyada merakla beklenen yeni kitabı Hangi Liberal Demokrasi, dünya ile aynı anda Türkiye’de de okurla buluştu. Acemoğlu, kitabında liberal demokrasinin geçirdiği büyük dönüşümü, sürüklendiği tıkanıklığı ve bu krizden çıkış için sunduğu “işçi sınıfı liberalizmi” felsefesini disiplinlerarası bir derinlikle masaya yatırıyor.
Kitabın arka kapağında yer alan övgü/tanıtım yazıları içinde Kapital adlı kitabıyla dünya çapında sansasyon yaratan Fransız iktisatçı Thomas Piketty’nin şu satırları dikkat çekiyor:
“Bu kitap, Roosevelt tarzı ‘işçi sınıfı liberalizmi’nin yeniden inşası için son derece güçlü bir sav ortaya koyuyor. Çok önemli ve mutlaka okunması gereken bir eser.”

Doğan Kitap’tan yayımlanan kitabın Türkçe baskısında bir Türk iktisatçı, Prof. Dr. Asaf Savaş Akat’ın görüşleri de yer alıyor. Prof. Akad şöyle demiş:
“Özgürlüğe ve eşitliğe giden yolda son yıllarda beliren kara bulutları nasıl aşabiliriz? Acemoğlu geçmişi ve bugünü kapsamlı çözümledikten sonra Hangi Liberal Demokrasi ile geleceği dönüştürme arayışına önemli katkı yapıyor. Daha güçlü bir demokrasi ve daha eşitlikçi bir toplum için sorumlu aydınlarla çalışan kesimler arasında üretken bir işbirliği-dayanışma modeli öneriyor. Bu yaklaşımın özellikle kurumsal gelişmesinde zafiyetler taşıyan Türkiye gibi gelişen ülkeler için hayati olduğunu düşünüyorum. Toplumsal sorunlara duyarlı herkes bu kitabı mutlaka okumalıdır.”
Kitabın yayımlanmasının beraberinde bir tartışma getirmesi olağan bir durum. Daron Acemoğlu’nun daha önceki bütün kitapları küresel tartışmaları tetiklemişti. Bu kez bir küresel tartışmamız başlamış gibi duruyor.

Dünya kapitalizminin belki en önemli birkaç yayınından biri olan The Economist dergisi, kitapla değil Daron Acemoğlu’nun kendisiyle, daha doğrusu bugüne kadar ortaya attığı bütün görüşlerle ilgili alışılmamış sertlikte bir yazı yayımladı.
Haber sitesi Medyascope tarafından özetlenerek aktarılan yazıya, The Economist “Dünyanın en etkili ekonomisti tuhaf biçimde ikna edici değil” başlığını attı ve daha en başta şu soruyu sordu: “Daron Acemoğlu’na büyük saygı duyuluyor. Neden?”
Massachusetts Institute of Technology (MIT) Ekonomi Bölümü’nde öğretim üyesi Acemoğlu, Simon Johnson ve James Robinson ile kurumların ülkelerin refahını nasıl şekillendirdiğine ilişkin çalışmaları nedeniyle Nobel Ekonomi Ödülü’nü kazanmıştı. Yedi kitabın ve yüzlerce akademik makalenin yazarı olan Acemoğlu, aynı zamanda dünyanın en çok atıf alan ekonomistlerinden biri.
IDEAS/RePEc’in ekonomistler için hazırladığı atıf sıralamasında da Harvard Üniversitesi’nden Andrei Shleifer ile üst sıralar için yarışan Acemoğlu’nun yakın zamanda “Hangi Liberal Demokrasi” adındaki kitabı da Doğan Kitap’tan çıktı.
The Economist, Acemoğlu’nun akademik ağırlığının beraberinde getirdiği entelektüel nüfuzun gerçekten hak edilip edilmediğini tartışmaya açtı. Yazıda şöyle deniyor:
“Hiç kimse bu üretken ekonomisti gerçekten kötü araştırma yapmakla, hele akademik usulsüzlükle suçlamıyor. Bir ekonomist ‘belli ki bir deha’ diyor; aynı zamanda doktora öğrencilerine ve genç meslektaşlarına karşı cömert olduğunu da vurguluyor. Asıl soru, Acemoğlu’nun ekonomi disiplininin en tepesindeki itibarının ve bunun beraberinde getirdiği entelektüel etkinin, yaptığı çalışmalar tarafından gerçekten hak edilip edilmediği.”
Dergi, ekonomi çevrelerinde Acemoğlu’na yönelik daha sert eleştirilerin bulunduğunu söylüyor. İsmi verilmeyen tanınmış bir ekonomist, Acemoğlu’nun teorik çalışmalarının büyük bölümünü faydalı bulduğunu ancak bu modelleri “daha önce denenmiş ve başarısız olmuş popülist politikaları” desteklemek için kullandığını savunuyor.
The Economist’in mercek altına aldığı ilk çalışma, Acemoğlu’nun Johnson ve Robinson ile 2001’de yayımladığı ve bugüne kadar 23 binden fazla kez atıf alan makale. Bu makalenin temel sorusu şuydu: “Bazı ülkeler zenginleşirken diğerleri neden fakir kaldı?”
Çalışmada, Avrupalı yerleşimcilerin beraberlerinde getiridği hastalıklardan ötürü yerli nüfusun kitlesel halde öldüğü coğrafyalarda sömürgecilerin gücü ve kaynakları küçük bir elitin elinde toplayan “sömürücü” (extractive) kurumlar inşa ettiği; ılıman iklimlerde ise yol, okul ve sağlık hizmetleri sunan “kapsayıcı” kurumlar kurduğu tezi işlenmişti. Bu tarihsel farklılıkların günümüzde ülkeler arasındaki gelir farklarını açıklamaya yardımcı olduğu öne sürülüyordu.
The Economist, çalışmanın ekonomi dünyasında önemli bir etki yarattığını ancak zaman içerisinde yöntem ve veri açısından ciddi biçimde sorgulandığını belirtiyor:
“Ekonomistler bugün bu sonuçları ciddiye alıyor, fakat kelimesi kelimesine kabul etmiyor. Makale, iktisatçıları kurumlar üzerine daha derin düşünmeye teşvik etti; ancak aynı zamanda ayrıntılı biçimde didik didik edildi. Nobel Komitesi’nin 2024 tarihli raporu bile makalede ölüm oranlarına ilişkin verilerin ‘zaman zaman eksik’ olduğunu kabul etti.”
Illinois Urbana-Champaign Üniversitesi’nden David Albouy, 2012’de bazı ülkelere başka ülkelerden alınan ölüm oranlarının kullanıldığını ve başka düzeltmeler yapıldığını gösterdi. Albouy’ya göre bu sorunlar giderildiğinde araştırmanın tahminleri güvenilmez hale geliyordu.
Acemoğlu ise “Bu tartışmalar ve bazı eleştiriler son derece değerli” dedi. Ancak Albouy’nun ABD, Kanada ve Avustralya gibi önemli ülkeler dahil orijinal örneklemin yaklaşık yarısını dışarıda bıraktığını ve güvenilirlik probleminin esas olarak bundan kaynaklandığını savundu.
Acemoğlu ayrıca aynı araştırmayı bugün yeniden hazırlasa, “tahmin ayrıntılarının bazıları dahil” birtakım değişiklikler yapacağını söyledi ancak kullandıkları ölüm oranı verilerinin temelini değiştirmeyeceğini belirtti.
The Economist, Acemoğlu ve birlikte çalıştığı araştırmacıların haziran ayında yayımladığı bir başka araştırmaya da yer verdi.
Çalışmada düşük doğum oranları ile çalışma çağındaki kişi başına gayrisafi yurt içi hasıladaki daha hızlı büyüme arasında ilişki bulunduğu belirtildi. The Economist, bunun nüfusu azalan Japonya gibi ülkelerin ekonomik açıdan sanıldığı kadar büyük bir sorunla karşılaşmayabileceği şeklinde yorumlanabileceğine dikkat çekti.
Pennsylvania Üniversitesi’nden Jesús Fernández-Villaverde ise geçmişte görülen ilişkinin, günümüzde birçok ülkede doğum oranlarının hızla gerilediği koşulları açıklamak için ne ölçüde kullanılabileceğini sorguladı. Acemoğlu ve diğer araştırmacıların da çalışmalarının sonuç bölümünde bu sınırlamaya değindiği belirtildi.
The Economist’in daha temel eleştirisi ise Acemoğlu’nun bütün çalışmalarının merkezinde duran kurumlar tezine yönelik.
Dergi, ülkelerin iyi kurumlara sahip olduğunda geliştiği, kötü kurumlara sahip olduğunda ise durakladığı fikrinin doğru olabileceğini ancak “kurum” kavramının sınırlarının son derece geniş olduğunu savundu.
Yazıda bu eleştiri şöyle ifade ediliyor:
“Daha endişe verici olan, Acemoğlu’nun büyük kurumlar tezinin aslında çok fazla şey açıklamadığı. Ülkeler kurumları iyiyse gelişir, kötüyse durgunlaşır. Doğru. Ama bir kurum tam olarak nedir? Kurallar, normlar, yaptırım mekanizmaları, kültür… Aslında neredeyse her şey. Peki kurumlar nereden gelir? ‘Kritik dönüm noktalarından’ ve ‘kurumsal sürüklenmeden’. Bunların tam olarak ne anlama geldiği ise belirsiz.”
George Mason Üniversitesi’nden Tyler Cowen da daha önce Acemoğlu’nun çalışmalarında kurumsal değişimlerin yine başka kurumsal değişimlerle açıklanmasını eleştirmişti. London School of Economics’ten Duncan Green ise bu çerçevenin esas olarak geçmişe dönük açıklamalarda işe yaradığını savunmuştu.
Stanford Üniversitesi’nden Francis Fukuyama’nın eleştirisi ise Çin örneği üzerinden gelmişti. Çin, “sömürücü” olarak tanımlanabilecek kurumlara rağmen onlarca yıl boyunca son derece hızlı büyüdü.
Acemoğlu bu eleştirilere de karşı çıktı. Çin’e çalışmalarında geniş yer ayırdığını hatırlatırken kurumları geçmiş kurumlar üzerinden açıklamanın bir kısır döngü olduğu iddiasını reddetti:
“Kurumsal değişimi kurumsal bir perspektiften anlamak için geçmişteki belirli kurumları ve onları etkileyen tarihsel olayları dikkate almak zorundasınız. Bunun totolojik olduğunu hiç düşünmüyorum.”
The Economist’in Acemoğlu’ya yönelik en sert eleştirilerinden biri ise teknolojiye bakış açısıyla ilgili.
Derginin yorumu şöyle:
“Acemoğlu’nun genel kabul gören düşünceden ayrıldığı noktalardan biri, teknoloji konusunda dikkat çekici ölçüde karamsar görüşleri savunması. Johnson ile birlikte yazdığı 2023 tarihli ‘Power and Progress’, bin yıllık inovasyon tarihini büyük ölçüde elitlerin kazanımları ve istenmeyen sonuçların hikâyesi olarak ele alıyor. Kitap ise çok daha güçlü bir iddiayı geri plana itiyor: Teknolojik ilerleme, kendi başına, ortalama insanı sanayi öncesi döneme kıyasla katbekat daha zengin hale getirdi.”
The Economist’e göre Acemoğlu’nun yapay zekâ hakkındaki değerlendirmeleri de “inandırıcılığını kaybedecek kadar karamsar.”
Acemoğlu, 2024’te yayımladığı bir çalışmada yapay zekânın ABD’de verimliliği önümüzdeki on yıl içinde yalnızca sınırlı ölçüde artıracağını hesaplamıştı. Harvard Üniversitesi eski Başkanı ve eski ABD Hazine Bakanı Lawrence Summers ise bu hesabın yapay zekânın ileride yaratabileceği yeni ürünleri ve bilimsel gelişmeleri dikkate almadığını savundu.
Summers, Acemoğlu’nun analizine ilişkin, “Yapay zekâ sayesinde daha hızlı bilimsel ilerleme, daha hızlı sosyal bilimsel ilerleme veya daha iyi karar alma ihtimalini tamamen dışarıda bırakıyor” dedi.
Acemoğlu ise bu eleştirinin haklı olduğunu kabul etti, “Bu geçerli bir eleştiri. Agentic AI’ı öngörmedim ve tahminlerime dahil etmedim” dedi.
Yapay zekânın bilimsel araştırmalarda tahmin ettiğinden daha faydalı olabileceğini de kabul eden Acemoğlu, buna rağmen verimlilik etkisini hesaplamak için kullandığı yöntemin arkasında durduğunu ve yapay zekâdan beklenen “devasa verimlilik artışlarına biraz gerçekçilik katmak” istediğini söyledi.
The Economist, Acemoğlu’nun yapay zekâ hakkındaki görüşlerinin öneminin akademik tartışmaların çok ötesine geçtiğine dikkat çekti.
Onlarca tanınmış ekonomistin imzaladığı yakın tarihli bir bildiride de “şimdi harekete geçilmesi” ve yapay zekânın “insanları tamamlayacak ve topluma fayda sağlayacak” bir yönde geliştirilmesi çağrısı yapıldı.
The Economist ise bu çağrıya ilişkin şu değerlendirmeyi yapıyor:
“Acemoğlu’nun yapay zekâ tartışmasındaki etkisi açık. Onlarca önde gelen ekonomistin imzaladığı yakın tarihli bir bildiri, yapay zekâyı ‘insanları tamamlayan ve topluma fayda sağlayan bir yöne’ çevirmek için ‘şimdi harekete geçmemiz’ gerektiğini savunuyor. Peki bu ‘biz’ tam olarak kim? Trump yönetimi mi? Hangi yapay zekâ türünün insanları tamamlayıp hangisinin tamamlamadığına kim karar verecek? Bildiriyi imzalayan ekonomistlerden bazıları bile bundan tam olarak emin değil.”
The Economist yazısının sonunda ise şöyle diyor: “Acemoğlu’nun şöhreti öylesine büyük ki bazen eleştirel yetilerini körleştirebiliyor.”

The Economist, geleneksel olarak yazılarına ve haberlerine imza koymayan, bütün yayınlarını dergi adına yapan bir yayın organı olduğu için Acemoğlu ile ilgili bu yazıyo kimin yazdığını bilmiyoruz. Ama yazının derginin son derece sıkı editoryal süzgecinden geçerek yayınlandığını söyleyebiliriz.
Buna karşılık, dünya kapitalizmine yön verme ve yol çizme konusunda en azından The Economist kadar etkili olan, son derece saygın bir başka Britanya kökenli küresel yayın organı olan Financial Times’da tam da aynı gün, Daron Acemoğlu’nun son kitabı hakkındaki eleştiri yazısını gazetenin son derece saygın ve etkili başyazarı Martin Wolf yazdı.
Az sonra tam metnini okuyacağınız yazıda Wolf, hiç de The Economist’le aynı fikirde değil ve Acemoğlu’na son kitabından ötürü övgüler yağdırıyor.
Martin Wolf’un yazısının tam metne yakın çevirisi şöyle:
Massachusetts Teknoloji Enstitüsü’nden Daron Acemoglu, ekonomi, teknoloji ve siyaset arasındaki bağlantılar konusunda en etkili çağdaş analist. 2024 yılında, Chicago Üniversitesi’nden James A. Robinson ve MIT’den Simon Johnson ile birlikte, siyasi ekonomi üzerine çığır açan çalışmalarıyla Nobel Ekonomi Ödülü’nü kazandı.
Acemoglu’nun son kitabı, zamanında ve düşündürücü bir eser. Aynı zamanda önemli bir harekete geçme çağrısı niteliğinde. Bunun iyi nedenleri var: Zor kazanılmış ve kıymetli özgürlükler artık tehlikede. “Liberal Demokrasiye Ne Oldu?” sadece bir polemik değil, gerçeklere dayanıyor.
Her şeyden önce, kitap temel soruları ele alıyor. Liberalizm nedir? Neden bu kadar değerli? Neden içsel olarak çelişkili? Onu tehlikeye atan nedir? Her şeyden önemlisi, onu nasıl kurtaracağız?
Bu soruların analizine temel bir noktadan başlıyor. Birçok serbest piyasa liberalinin aksine, “Demokrasi… liberal fikirlerle çelişmez veya ek bir unsur değildir, aksine liberalizmin değerlerinin ayrılmaz bir parçasıdır” diye ısrar ediyor. Sonuçta, düşünce ve ifade özgürlüğünün siyasi bir etkisi yoksa, değeri nedir? Ona göre özgürlük, en az piyasalar kadar demokratik siyasetle de ilgilidir.
Konumunu netleştirmek için liberalizmin “üç köşesini” birbirinden ayırıyor.
Birinci köşede, özellikle “genel irade”nin totaliter kavramıyla Jean-Jacques Rousseau gibi “ilerici” özgürlük savunucuları yer alıyor. Acemoglu, Rousseau’nun, özellikle “doğru” kültürel normları topluma dayatmaya çalışanlar olmak üzere, günümüzün “sosyal mühendislerinin” entelektüel atası olduğunu savunuyor.
İkinci köşede ise, en etkili son dönem savunucusu Friedrich Hayek olan klasik liberal gelenek yer alıyor. Bu gelenek, özgürlüğü esas olarak devletin “müdahale etmeme”si olarak tanımlıyor.
Acemoglu, Avrupalıların “sosyal demokrasi” olarak adlandırdığı, Amerikalıların ise çoğunlukla “liberalizm” olarak bildiği üçüncü köşeye kendini de koyuyor. Buradaki temel fikir “egemenliksizlik”: Eğer insanlar ekonomik güvenlik ve egemen -çoğu zaman yırtıcı- özel aktörlerden korunma imkanına sahip değillerse, gerçekten özgür olamazlar. Bu da yeni düşünceler üretme ve yeni şeyler yapma yeteneklerini kısıtlar; oysa bunlar ilerlemenin motorlarıdır.

Desteklediği özgürlük türünün neden bu kadar değerli olduğunu açıklamak için Acemoglu dört öncül ve bunların üzerine inşa edilmiş dört temel ilke ortaya koyuyor.
Liberalizmin ilk öncülü yanılabilirliktir: Yanlış olabileceğimize inanmalı ve bu inanç doğrultusunda hareket etmeliyiz. Bu, öğrenmenin temelidir. İkincisi, öğrenmemizin toplulukta kök salmış olmasıdır. Üçüncüsü, açık tartışma ve denemeye izin verirsek, bilgide iyileşmelere yönelik “nazik” bir eğilim ortaya çıkacaktır. Sonuncusu ise, kolektif bilginin insan toplumunun işleyişini sağladığıdır.
Öyleyse, ilk temel ilkesi deneme ihtiyacıdır. İkincisi, tahakkümden uzak durma ve öz yönetim fikirleridir. Üçüncüsü ekonomik büyümedir. Büyüme her şey değildir, ancak büyümenin çevresel ve sosyal maliyetleri yönetilir ve faydaları geniş bir şekilde paylaşılırsa, sosyal ilerlemenin temelidir. Son sütun ise “yumuşak komüniteryanizm”dir; bu da bireylerin haklarını, içinde bulundukları toplulukların haklarıyla dengelemek anlamına gelir.
Acemoglu, bu sütunların üzerine temel fikri olan “işçi sınıfı liberalizmi”ni yerleştiriyor. Bu kavramın, deneyciliğe ve toplanma ve ifade özgürlüğüne dayandığını, aşırı güce şüpheyle yaklaştığını, yeniden dağıtımı kullandığını, daha az şanslı olanların daha tam olarak katılımına izin verdiğini, büyümeyi önemsediğini, herkese iyi işler sağlamayı amaçladığını ve topluluğu, güveni ve faydalı bilginin paylaşımını önemsediğini belirtiyor.
Liberalizm, özellikle İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde, bir zaferdi. Bilimi teşvik etti, eşi benzeri görülmemiş bir bilgi genişlemesine yol açtı, demokratik öz yönetimi destekledi, başarılı kamu hizmetleri yarattı, sosyal ve siyasi özgürleşmeyi teşvik etti ve benzeri görülmemiş bir refah artışına öncülük etti.
Ancak ne yazık ki, Acemoglu’nun liberalizm versiyonunda her şey yolunda değil.
Son zamanlardaki bazı zorluklar, içsel çelişkilerden kaynaklanıyor. Acemoglu bunları “kapsama, cehalet ve hoşgörüsüzlük” olarak özetliyor. (Acemoğlu bunları İngilizce’de ‘Üç I’ olarak adlandırıyor: inclusion, ignorance, and intolerance.)
Kapsayıcılık, daha önce dışlanmış grupları, örneğin haklarından mahrum bırakılmış yoksulları, kadınları, azınlıkları ve göçmenleri, sisteme dahil etmek ve uzun süredir var olan grupları bu göreceli konum değişikliklerine alıştırmakla ilgili. Cehalet, yanlış veya daha da kötüsü, toplumsal uyumla bağdaşmayan yaygın inançlarla başa çıkmakla ilgili. Hoşgörüsüzlük ise hepsinin en zor olanı: Liberaller ne derecede hoşgörüsüzlüğe tahammül edebilir (ve etmelidir)?
Ancak liberal demokrasiyi etkileyen büyük sorunlar, bu uzun süredir var olan çelişkilerden ziyade, göreceli ekonomik koşullardaki büyük değişikliklere dayanmaktadır.
Acemoglu’nun “endüstriyel anlaşma” olarak adlandırdığı şey – kitlesel sanayileşme, ekonomik büyüme, sendikalar ve yüksek ve yükselen ücretler – yüksek gelirli ülkelerin siyasi sistemlerini temel alıyor. Ancak daha sonra sanayisizleşme, sendikalara karşı savaş ve daha az eğitimli işçilerin göreceli ücretlerinde düşüş yaşandı. Aynı zamanda, üniversitelerin büyük bir genişlemesi ve eski işçi sınıfının değerlerinden farklı değerlere sahip, ancak ekonominin karşılayamayacağı beklentilere sahip kitlesel bir mezun sınıfının ortaya çıkışı yaşandı.
Ancak bunlar tek değişiklikler değildi. Solun yeni kültürel ve kimlik politikalarının, yükselen sağın kültürel ve kimlik politikalarıyla çatışması da önemliydi. Bu bölünmeler, liberal mezunlar ile daha sosyal muhafazakar işçi sınıfı arasındaki eski koalisyonu parçaladı; bu süreç, eski grubun sayısındaki büyük artışla hızlandı.
Acemoglu’nun savına göre, özellikle ABD’de, tüm bunları daha da kötüleştiren şey, elitist ve anti-demokratik sosyal ve politik tutumlarıyla teknoloji sektörünün yükselişi oldu.
Ancak teknoloji sektörünün kültürü, özellikle sosyal medyada bilgi ve görüşlerin yayılması üzerindeki etkileri açısından algoritmaları kadar önemli değil, diye öne sürüyor. Dahası, şimdi yapay zekanın da hızla büyüyen ve görünüşte kontrol edilemez bir etkisi var.
Kitabın bu ekonomik, sosyal, kültürel ve teknolojik değişimlere dair tartışması en önemli bölümünü oluşturuyor. Sadece eski siyasi sadakatlerinin neden parçalandığını açıklamakla kalmıyor, aynı zamanda sağ ve sol popülizmin yükselişini de ele alıyor.
Bunların hepsi oldukça kasvetli görünüyor. Peki Acemoglu, “işçi sınıfı liberalizmi” çerçevesinde ne yapılması gerektiğini öneriyor? Beş eylem öneriyor.
Birincisi, “öz yönetim, deney ve bilgi paylaşımının merkezi olarak topluluğun değerine dair yenilenmiş bir anlayış” olmalı. Bu, yurttaş meclislerine daha fazla güvenmeyi de içeriyor.
İkincisi, baskıcı eşitsizliklere sınırlamalar getirilmesi de dahil olmak üzere, liberalizmin kurucu fikirleri olan özgürlük ve eşitliğe geri dönülmeli.
Üçüncüsü, “çeşitli topluluklar arasındaki ortak zemini vurgulayan birleştirici bir anlatı” oluşturulmalı.
Dördüncüsü, “çeşitli becerilere sahip işçiler için bol miktarda iyi iş üretebilecek daha iyi kurumlar ve teknolojiler inşa ederek ortak refahı yeniden canlandırmak için bir gündem” oluşturulmalı.
Beşinci ve son olarak, “geniş çapta erişilebilir, etkili kamu hizmetleri sağlama taahhüdü” olmalı.
Böyle bir 20. yüzyıl ortası siyasetinin yeniden canlanmasının mümkün olduğuna inanmak isterdim. Ne yazık ki, inanmıyorum.
En büyük zorluklardan biri, övdüğü “toplulukların” iki ucu keskin bir kılıç olması. Birleştirdikleri kadar bölücü de olabiliyorlar. Günümüzün “çok kültürlü” ve ideolojik olarak bölünmüş batı toplumlarında, topluluğa olan bağlılık sıklıkla yoğun bir şekilde bölücü.
Bir diğer zorluk ise görünüşte kontrol edilemez olan: En azından batı dünyasında teknoloji oligarklarının gücü. Ne kadar tehlikeli olurlarsa olsunlar, kullandıkları algoritmaları veya geliştirdikleri teknolojileri henüz kimse kontrol edemedi.
Bir diğer olasılık ise Acemoglu’nun teknolojiyi istediğimiz şekilde şekillendirme konusundaki kolektif yeteneğimiz konusunda fazla iyimser olması. Bunun yerine, teknoloji, yaratıcılarının en karlı olduğuna inandıkları şekilde gelişecektir, tıpkı normalde olduğu gibi.
En endişe verici olasılık ise, onun liberal demokrasi versiyonunun gemisinin çoktan yelken açmış olmasıdır. Tarihsel olarak, neredeyse tüm toplumlar ya Acemoglu’nun “normlar kafesi” olarak adlandırdığı şey altında ya da aşırı siyasi, sosyal ve ekonomik eşitsizliği de dayatan baskıcı hiyerarşiler altında faaliyet gösterdi.
Sanayileşme bunu değiştirdi, çünkü işçi sınıfını harekete geçirdi ve örgütledi. Şimdi, sanayileşme azalırken, otokrasiye geri dönme veya Çin’de olduğu gibi otokratik kafesi açmadan teknolojiyi benimsemeye çalışma tehlikesiyle karşı karşıyayız.
Bu önemli kitabın cevaplayamadığı en büyük soru, 20. yüzyıl ortalarındaki liberalizmin yeniden canlandırılması için gereken siyasi güçlerin, gerçekten arzu edilebilir olsa bile, nasıl yeniden ortaya çıkacağıdır.
Karl Marx’ın en önemli fikri, siyasi ideoloji ve toplumsal düzenin teknolojinin bir sonucu olduğuydu. En büyük başarısızlığı ise sanayileşme ve büyümenin siyasi gücü “burjuvazi”nin ötesine nasıl genişleteceğini anlamamasıydı.
Ancak şimdi, sanayisizleşme ve yapay zekâ çağında, Acemoglu’nun kitabının açıkladığı gibi, bu dönemin sonuna yaklaşıyor gibi görünüyoruz.
Kendisi de yok olmakta olan teknolojik ve ekonomik bir çağın siyasetini yeniden canlandırmak gerçekten mümkün mü?