DÜNYA KUPASI 2026 72 Maç 48 Takım 12 Grup ⚽ Canlı Sonuçlar Fikstür 🏟️ Stadyumlar Hikayeler Keşfet → Dünya Kupası 2026 DÜNYA KUPASI 2026 Keşfet →

İBB Davası’nda 59. gün: Murat Ongun davanın açılacağını iki yıl önce duymuş

Ekrem İmamoğlu dahil 414 ismin yargılandığı İBB Davası'nın 59. celsesinde Medya A.Ş. Yönetim Kurulu Başkanı Murat Ongun savunmasında davanın açılacağını Kasım 2024'ten beri bildiğini söyledi.

Siyaset 30 Haziran 2026

CHP’nin Cumhurbaşkanı Adayı ve İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun da aralarında olduğu 59’u tutuklu 414 kişinin yargılandığı İBB davasında 59’uncu güne girildi.

İstanbul 40. Ağır Ceza Mahkemesince Marmara Kapalı Ceza İnfaz Kurumu’nun karşısındaki salonda görülen duruşmada tutuklu sanıkların yakınları izleyici olarak yer aldı.

Mahkemenin görevlileri davayı takip etmek için Silivri’ye gelen gazeteci Barış Pehlivan’ı basın kartı olmadığı için duruşma salonundan çıkarttı.

Tutuklu Medya A.Ş. Yönetim Kurulu Başkanı ve ve Ekrem İmamoğlu’nun Danışmanı Murat Ongun seyircilere seslenerek “Bugün çok güzel bir gün olacak” dedi.

Duruşmada söz alan Ekrem İmamoğlu mahkeme başkanının cuma günleri de duruşma yapmak istemesi üzerine İmamoğlu dört duruşması daha olduğunu belirtti.

Bunun üzerine mahkeme başkanı diğer duruşmaları ilişkin ayarlama yapacağını ve cuma günleri duruşma olmayacağını söyledi. Ayrıca mahkeme başkanı, İmamoğlu’nun talebi üzerine savunmasının Murat Ongun, Tuncay Yılmaz, İnan Güney ve Fatih Keleş’ten sonra alınacağını belirtti.

Tutuklu Medya A.Ş. Yönetim Kurulu Başkanı ve ve Ekrem İmamoğlu’nun Danışmanı Murat Ongun savunmasına başladı.

İddianameyi eleştiren Ongun “Ülkemize örtülü bir kast sistemi gelmiş ama henüz haberimiz yok. İddianamede bağıra bağıra siyaset yapılıyor” dedi.

Ongun davanın isminin İBB Davası olmadığını, İmamoğlu Davası olarak anılması gerektiğini söyledi.

“Bu dava A’dan Z’ye siyasidir” diyen Ongun “Bunu siz de cümle alem de biliyor. Ben de burada bir prosedürü tamamlamak için ifade verdiğimin bilincindeyim” ifadelerini kullandı.

Gazetecilere talimat verdiği iddiasına yanıt veren Ongun şunları söyledi: “Bizim mesleği bilmiyor bu iddianameyi yazanlar. Belli ki havuz medyasındaki gazetecileri, balıkları gazeteci sanıyorlar. Benim meslek büyüğüm olan Soner Yalçın’a, Ruşen Çakır’a, Şaban Sevinç’e, Yavuz Oğhan’a talimat veremeyeceğimi öğrenirlerdi. Ancak onların benim kulağımı çekme, bana fırça atma, bana talimat verme hakları olduğunu da bilirlerdi.”

Ongun, 19 Mart’tan sonra özellikle nisan ayının sonunda başlayan bir itirafçı furyası olduğunu belirterek “Art arda benzer cümleler kuranlar art arda tahliye olmaya başladı. Her çıkan geride yeni bir yalancı tanığın daha doğmasına yol açıyordu. Hayatımda adını ilk kez duyduğum itirafçılar, daha doğrusu iftiracılar kendimin dahi bilmediği yönlerimi anlatıyor, ben de bu huylarımı gazetelerden okuyarak öğreniyordum” diye konuştu.

Murat Ongun’un savunmasından öne çıkanlar şöyle:

“Sayın Başkan, sizler kolayca söyleseniz de; bizim memlekette itiraz etmek kolay değil. Arkamda Avrupa’nın en büyük kentinin belediye başkanı, Türkiye Belediyeler Birliği Başkanı, Türkiye’nin 1. partisinin cumhurbaşkanı adayı oturuyor.  O da birine itiraz etmiş. Sonuç; malum. Bu coğrafyada itiraz popüler değildir. Pek tasvip edilmez. Onun yerine itaat tercih edilir. Sözü bile var: ‘’itaat et, rahat et.’’ Konforlu bir alan yani. Rahat ettiriyor. Bizim gibi umutsuz rahatsızlara ise ne gam! Devamlı itiraz ediyoruz. Neye? Haksızlığa. Neye? Adaletsizliğe. Neye? Adam kayırmaya, ikili hukuka, partizanlığa, gerçek yolsuzluğa! İtirazın sonu, huzurunuzdayız sayın başkan!

Resmi adı iddianame olan bu kurgu esere çeşitli isimler verildi. İftiraname dendi. Doğru bir tanım. Ekrem Başkan; terfiname dedi. Haklı. Üstelik delilli. Sırası gelince ben de kendi tanımlamamı yapacağım. Madem bu çorbayı pişirdiler, kötü de olsa içecekler.

Sayın Heyet; benim savunmamın adı: Şüphe savunması! Şüphe; sadece savcıların mesleki çıpası değil. Asıl,  gazetecilerin mesleki çıpasıdır. Yani öz mesleğimin. Burada CV’mi anlatmayacağım. Çünkü Ekrem Başkan’dan sonra tüm yaşamı en çok bilinen,  en şeffaf olan,  her daim medya radarında bulunan,  yaptığı her işe fener tutulup incelenen ikinci kişi benim.

Ankara’dan tanıdığım gazeteci abilerim yargılanıyor. Güya benim talimatımla halkı yanıltıcı yayınlar yapmışlar. Üstelik benden para alarak! Bizim mesleği bilmiyor tabii iddianameyi yazanlar.  Belli ki, havuz medyasındaki balıkları gazeteci sanıyor. Bilseler benim meslek büyüğüm olan Soner Yalçın’a, Ruşen Çakır‘a,  Şaban Sevinç’e Yavuz Oğhan‘a talimat veremeyeceğimi öğrenirlerdi. Ancak, onların benim kulağımı çekme bana fırça atma hatta bana talimat verme hakları olduğunu da bilirlerdi.

Bu davanın adı İBB davası değildir, İmamoğlu davasıdır. Bu dava A’dan Z’ye siyasi davadır. O yüzden ben burada bir prosedürü tamamlamak için ifade verdiğimin bilincinde olan biriyim. Tıpkı neden tutuklandığımı bildiğim gibi. Bu davada benim gibi bir kısım sanıklar ve avukatları şapkalarından bir değil, on tavşan çıkarsa da nafiledir. Şimdilik.

Siz kanaatimce azımıza çokça ceza deklare edeceksiniz. Ve umarım ki; iddianame sahipleri gibi nicelik sanrısıyla sayfalarca uzayan gerekçeli karar görmeyiz. Çünkü, sizin ceza kararınızın ikna edeceği bir halk yok. Kararı millet adına alacaksınız ama millet karara karşı çıkacak. Çünkü kararını verdi. Millete rağmen bizi hücreden çıkarmayacaklar!

İddianame Türkiye’de ikili hukuk olduğunu ispat ediyor. İddianame ülkemizde seçkin ve özel insanların, biz fanilerle kanun önünde eşit olmadığını kanıtlıyor. İddianame bağıra bağıra ‘’siyaset yapıyorum’’ diyor.

Ben bu son paragrafı yazdığımda yazar ekibinin lideri olan Sayın Başsavcı henüz bakan olarak atanmamıştı.  O atanınca ‘’bu dava siyasidir’’ söylemini terk etsem mi, diye düşündüm. Çünkü İmamoğlu Davası’nın göbekten siyasi dava olduğunu gösterecek,  daha kuvvetli bir delilim yoktu. Zaten bakanlık performansında Sayın Gürlek ne içten bir AK Partili olduğunu ortaya serdi. Şimdi ne yapmalıyım? Ne düşünmeliyim? Sayın Bakan şubat ayına kadar; bağımsız, siyasete mesafeli, önyargısız bir hukukçuydu, savına inanmalı mıyım? Bir günde AK Parti’yi bu kadar içselleştirdi diye mi düşüneceğim? Hayatın olağan akışına pek pek uymuyor.

Yaklaşık 200 yıldır tüm dünyanın bildiği bir hikaye var. Bu hikâyede kibrinin esiri olmuş biri, kendisini Yaradan’la kıyaslayacak kadar cüretkarlaşmıştır.  Bir gün sadece Tanrı’ya mahsus bir şey yapmaya kalkar. Bir yaşam formu yaratmaya karar verir. İşinde çok başarılı biri olsa da, etik ve ahlak sınırlarını çok aştığı için yaratmak istediği canlı, bir yaratık, bir ucube olarak ortaya çıkar. Bu ucube toplumdan dışlanır, taşlanır. Bu dışlanmışlık yaratığı acımasızlığa ve saldırganlığa sürükler. Yarattığı ucubeden tiksinen kişi ise onu terk eder.

Anlattığım hikaye Mary Shelley’nin yazdığı Dr. Frankenstein isimli korku hikayesidir. Evet, Dr. Frankenstein etiği ve ahlakın özünü unutup çıktığı yolda kibriyle bir ucube yaratmıştır. Bu ucubenin saldırganlaşmasına sebep olmuş ve doktor yarattığı ucubeden onu terk ederek kaçmıştır. Sayın Başkan bu iddianame Dr. Frankenstein’ın eseri gibidir. Onun gibi saldırgan ve acımasızdır. Üstelik onu ortaya çıkaran kişi de eserinden tiksindiği için olsa gerek onu terk etmiştir. Ankara’ya gitmiştir. Ankara’ya giderken de bu yaratığı sizin kollarınıza terk etmiştir.

Bir aylık medya yönlendirmesinin ardından Nisan ayı sonundan başlayarak, Mayıs ve Haziran’da pik yapacak şekilde, basmakalıp itirafçı ifadeleri okumaya başladık. Art arda benzer cümleler kuranlar, art arda tahliye olmaya başladı. Her çıkan, geride yeni bir yalancı tanığın daha doğmasına yol açıyordu. Hayatımda adını ilk kez duyduğum itirafçılar, daha doğrusu iftiracılar kendimin dahi bilmediği yönlerimi anlatıyor, ben de bu huylarımı gazetelerden okuyarak öğreniyordum.

İsmim bilmediğim ağızlarda çeşitli tariflerde dolaşıyordu. Bu furya öyle bir hale geldi ki, bir yalan hikâye uydurup tahliye olan şüphelinin avukatı da bir anda gözde avukat oluyor ve yeni müşteriler ediniyordu. Yoksa bu dosyada 5 itirafçı sanığın, sonradan aynı avukata sahip olmasını, tesadüf olarak niteleyemeyiz.

1 yıldır tutukluyum. 1 yıl ilk başta kulağa insan ömrü içinde çok uzun bir zaman dilimi gibi gelmiyor. Oysa mesele sadece hücreye tıkılmak da değil. 1 yıldır kaynağının neresi olduğu belli olan haberlerle medya linçimiz de devam ediyor. Hayatınızda ilk kez girdiğiniz ve uyum sağlamaya çalıştığınız hapishaneden, bir gece yarısı hastaneye götürülüp, sabahın ilk ışıklarıyla bilmediğiniz bir başka cezaevine sevk edilmek de var bizim hikâyemizde. Ailemize yönelik hamleler, 3 kez basılan yuvamız, tutuklanan ya da adli kontrole alınan yakınlarımız da var bizim hikâyemizde.

Evinizi basmaları yetmiyor. Kızınızın kulağındaki küpeleri, oğlunuzun başucundaki harçlığı da soruşturmaya dâhil ediliyor. Sonra bunlar, medyada yazılınca o dönemin Dezenformasyon Başkanlığı bu haberleri yalanlıyor. Oğlumun harçlığının kasadan çıktığını belirtiyor. Zeka küpleri. Kasaya oğlanın harçlığını koyup üzerine ‘’Koray’ın Harçlığı’’ mı yazdık? Nereden anladın? Birazcık zekâ kullanın bari. Ama Allah büyük. Benim evlatlarıma yapılanları hafife alıp yalanlayan o birimin başkanının adı her türlü rezilliğe karıştı ve görevden alındı. Tabii ki tutuklanmadı. Hatta yeni iş buldu. Çocuklar üzerinden algı yaratmaya çalışan bu zatın, kendisini en son Akın Bakanımızın devir teslim töreninde alçak koltuğunu kaldırmaya çalışırken gördük. Kaldıramadı da. Kaldırmayı beceremeyince şahsı ortadan kaldırdılar. Perde arkasından çalışıyor şimdi. Aklı sıra gizli…”

Murat Ongun savunmasına İBB soruşturmasından önceden haberdar olduğunu, Kasım 2024’te duyduğunu anlatarak devam etti:

“Değerli başkanım, itiraf ediyorum bu soruşturmadan ben de haberdar oldum. Daha doğrusu emin oldum. Haberdar olduğum tarihi de söyleyeceğim. Çünkü kasım başında duymuştum.

-Tarih 18 Kasım 2024. Ben kızımın eğitim hayatı için ailemle beraber yurt dışındaydım. Üniversite kaydını yaptırıyordum. Ben İtalya’dayken WhatsApp’tan beni bu dosyada tutuksuz sanık olarak bulunan itirafçı Cüneyt Yakut isimli şahıs aradı. “İBB soruşturması için Savcı A.Ç. sizi ifadeye çağırmış, tebligat yollamış ama evde kimse bulunamayınca tebliğ yapılamamış” dedi bana Cüneyt Yakut, ben İtalya’dayken. Gerçekten ailemle evde değilim. Öyle bir şey varsa döneceğim zaten.

-Evde bulamamışlarsa doğal olarak polisler muhtarlığa bırakmıştır. Akşam saatleriydi beni aradığında. Ertesi gün bir arkadaşımı muhtara gönderdim. Dedi ki, “Abi burada tebligat yok.” Ben yetinmedim, bugün burada mı bilmiyorum ama o günkü avukatım Serkan Günel’i, buradaymış Serkan, o günkü avukatım Serkan Günel’i aradım.

-Savcı Bey’in adını verdim yani bugün Ankara Cumhuriyet Başsavcısı olan savcımızın. Kendisini ziyaret etmesini söyledim. Eğer gerçekten beni ifadeye çağırdıysa çocukları annesine emanet edip hemen ülkeye döneceğimi söyledim.

-Bilmem de böyle bir savcı var mı, bu adam doğru mu konuşuyor diye araştırdım. O zaman gördüm ki, Çağlayan adliyesinde böyle bir savcımız var. Zaten Türkiye’ye döndüğümde de yanıma gelen Cüneyt Yakut, “yeğenim”dediği savcıyla olan bazı yazışmalarını cep telefonundan bana gösterdi. Kendisi soruşturma kapsamında tüm bilgileri, Savcı K.A. Y’den aldığını ve bize bildirdiğini, bundan da savcının haberi olduğunu söyledi.

-Yeğenim dediği savcıyı böyle anlatınca ben de anladım ki, bir soruşturma var. Değerli Başkanım, bu iki şahıs arasında gerçekten bir akrabalık bağı var mı? Varsa bir de aralarında bir HTS vasıtasıyla iletişim trafiği mevcut mu? Onu kıymetli mahkemeniz arzu ederse tespit ettirebilir. Ben sadece Cüneyt Yakut’un samimiyetle bana anlattıklarını burada anlatıyorum. Bir de İstanbul emniyetinin haksız yere hedef yapıldığını ortaya koyuyorum. Aylarca polisiniz yok yere hedef yapıldı. Dedim ya hani, doğru söylediğimi ispatlayayım. Çünkü bu dava zaten, suçlananların ispat yükümlülüğü olan bir davaya döndü. Dedim ya hani, kasım başında da bir şeyler duymuştum diye.

-Cüneyt Yakut dedim, yeğeni, savcı Yakut dedim. Değerli Başkanım, ekim ayının sonu, yani sizin dosyada vardır, fezlekede göremediğim için anlatıyorum, hani ne bildiğimi bilin diye. Ekim ayının sonu ya da kasım ayının başıydı. Bu Cüneyt Yakut acele beni aradı.

-“Ooo görüşmemiz lazım” falan filan. Böyle sever reklamcılar rüzgârı. Bir hafta sonuydu diye hatırlıyorum, cumartesi günü olması lazım. Ben de rahattım. “Gel” dedim. İddianamede üs olarak kullandığım diye geçen İletişim Koordinatörlüğü’ne çağırdım.

-Geldi bu Cüneyt Yakut, dedi ki: “Ya” dedi, “bizim A.U.’yu” dedi, “Savcı A. Ç. ifadeye almış.” “A.U.” dedim, “kim?” Sanırım Murat Kapki’lerin, sanırım değil yani, Murat Kapki’nin Ever City şirketlerinin genel müdürüymüş herhalde soyadını bilmiyorum. “Eee” dedim, “peki nedir, ne değildir?” Dedi ki: “Arayayım cep telefonundan, diafonu açayım. A.U.’ya, sen yokmuşsun burada, benle baş başa konuşuyor gibi anlattırayım” dedi. Aradı bu Cüneyt Yakut, açtı diafonu. Ve Savcı A. Bey’in sorduğu her şeyi kız çatır çatır anlattı. Kasım ayının başı, gizli soruşturma. Yani değerli Başkanım bakın, sayın savcımız şimdi başsavcı yani.

-İlbak’lara gelelim… En büyükleri Mustafa Bey yurt dışında olduğu için gözaltına alınamadı ama Murat-Yusuf ve Ali İlbak gözaltına alındı ve tutuklandı.

-Murat İlbak’la 23 Mart’ta aynı mahkemeye düştük. Bana bağlı örgüt üyesi olmak ve rüşvet vermekten tutuklandı. İyi tanışırız kendisiyle. Birlikte Silivri’ye gönderildik, aynı araçla. 3 hafta sonra aynı gün de ben Çorlu’ya, o Bandırma’ya sevk edildi Silivri’den. Diğer 2 kardeşi de Silivri’de tutukluydu.

-Yaklaşık 40-45 gün sonra Mayıs sonu gibi Murat İlbak’ın tahliye olduğu haberi geldi. “Bu da itirafçı olup bir şeyler uydurdu herhalde” diye düşündüm. Murat beyin tahliyesinden birkaç gün sonra Haziran ayı tutukluluk incelemem vardı. Çorlu’daki cezaevimden SEGBİS yöntemiyle duruşmaya katıldım.

-Duruşma bitti. Aralarında benim de olduğum 100’den fazla kişi için yapılan tutukluluk incelemesinin sadece 2 şanslısı vardı: İlbak kardeşler. Yusuf ve Ali İlbak tahliye oldu. 100’den fazla kişi tekrar tıpış tıpış hücre ve koğuşlarımıza döndük.

-Sadece, Murat İlbak’ı tanıdığım için merak ediyordum, itirafçı olup da mı çıktı diye. Yakıştıramıyordum ona. Düzgün, iyi eğitimli kaliteli bir iş insanıdır.

-Meraktaydım, çünkü itirafçı olan herkesin beyanı 1 gün sonra Sabah, daha ayrıntılı hali de 2 gün sonra Yeni Şafak gazetesinde yayınlanıyor, ben de soruşturmamı bu 2 gazeteden detaylarıyla izliyordum. Lakin Murat beyin ifadesi hiç yayınlanmadı. 2 hafta 3 hafta geçti, yine çıkmadı. İyice meraklandım, çünkü bu ilk kez oluyordu.

-Ticari hayatını merak ettim. Onun da malvarlığına el konmuş, şirketlerine kayyum atanmıştı. Acaba kayyum sürüyor muydu? Öğrendim ki kalkmış. Şirketleri geri almış. Çok sevindim.

-Bu kez başka bir şeyi merak ettim. Ev hapsiyle mi çıkmıştı, yoksa imza atma şartıyla mı? Öyle ya hem bunca suçlama, hem sürpriz, tahliye, bunların üzerine bir de yurt dışına çıkış serbestisi gelecek değil herhalde…

-Geçen yaz başı Avrupa Basketbol Şampiyonası var. Turnuvayı izliyorum, 12 dev adam tarih yazıyor ve Almanya ile son şampiyonluk maçına kaldılar. Maç inanılmaz çekişmeli ben de 10 metrekarelik hücremde 24 inçlik küçük televizyonumda heyecanla izliyorum. Maçın son 2 dakikası, az farkla öndeyiz. Almanya mola aldı ve TRT 1 reklama gitti. Hemen çayımı koydum. Reklam bitti TRT maça döndü ve koca tribünde sadece bir Türk taraftara zoom yaptı kameraman. Yakın plan göğüs çekim, bir Türk taraftar, TV’deydi. Hala gözümün önünde, bizim Türk telefonuna bakıyor. Çayımı püskürttüm, çünkü Murat İlbak’ın yurtdışı yasağının kalktığına, Litvanya’nın Riga kentindeki maçta olduğuna, bizzat TRT1 ekranlarında canlı yayında şahit oluyordum. İstemsiz bir “vay anasını yaa” dedim bağırarak.

-Adlarının 1087 kez zikredildiği bu iddianamede, sanık olmamaları sevincimi doruğa taşıdı. Öyle ya İstanbul’un en büyük reklamcısı artık sanık bile değil. Doğal olarak iddianamede Eylem 61 ile başlayıp Eylem 76 arasında yer alan 16 reklam ihalesi dosyası da böylece çöp oluyordu. Çünkü iddianameye temel olan tevdi raporu ve fezlekenin işaret ettiği en önemli şüpheli, suçsuz bulunmuştu.

10Haber bültenine üye olun, gündem özeti her sabah mailinize gelsin.