Casusluk davasının ikinci gününde Ekrem İmamoğlu'nun iletişim danışmanı ve seçim kampanyası direktörü reklamcı/yayıncı Necati Özkan savunmasını yaptı. Oldukça önemli ve ayrıntılı bu savunmanın tam metnini yayınlıyoruz.
Cumhuriyet Halk Partisi’nin Cumhurbaşkanı adayı ve İstanbul’un seçilmiş belediye başkanı Ekrem İmamoğlu aleyhine açılan onlar davadan biri olan ve “Casusluk davası” diye adlandırılan davanın ikinci gününde İmamoğlu’nun iletişim danışmanı Necati Özkan savunma yaptı.
42 yıllık reklamcı ve yayıncı olan Necati Özkan’ın salı günü mahkeme yaptığı savunmanın tam metnini sunuyoruz:
Sayın Başkan,
Sayın Heyet ve İddia Makamı,
Bugün itibariyle huzurdaki dava nedeniyle 6,5 aydır tutukluyum.
Yine bugün itibariyle İBB ana davası nedeniyle yaklaşık 14 aydır tutukluyum.
Her iki davada da, yasalarımıza göre hiçbir suç işlemediğimi, hiçbir hukuk dışı, ahlak dışı eylemimin olmadığını biliyorum.
Bu haksız ve hukuksuz süreçte, adalete ve hakikate olan inancımla sabrediyorum.
Savunmamı ve derdest dava ile ilgili tüm bildiklerimi 6 başlıkta sizlere sunacağım.
Öncelikle 24 Ekim 2025 Cuma sabahından başlamak istiyorum.
O sabah, Kandıra 2 Nolu F Tipi Cezaevinde iddianame yazılmasını bekleyen benim için sıradan bir gündü. O gün Ankara adliyesinde görülmekte olan “Butlan” davasında CHP ile ilgili nihai bir karar bekleniyordu. Sabah sayımından sonra açtığım televizyon kanallarında, davayla ilgili haberlere bakarken, alt bantlarda Sn. Merdan Yanardağ ve Tele1 ile ilgili yeni bir soruşturmanın başlatıldığını öğrendim. Hemen sonra da bu soruşturmanın “casusluk” soruşturması olduğunu ve benim adımın da bu soruşturmaya dahil edildiğini gördüm.
Oysaki, Sn. Yanardağ ile hayat boyu yakın bir tanışıklığımız hiç olmamıştı. Elbette medyadan kendisini tanıyordum, COVID döneminde hastalandığında ve RTÜK tarafından kanala karartma uygulandığında da geçmiş olsun demek için iki defa kendisini aramıştım. Ama bu iki telefon dışında yollarımız hiç kesişmemişti.
İlerleyen dakikalarda TV kanalları soruşturmaya daha önce “casusluk” iddiasıyla tutuklanmış olan Hüseyin Gün’ün ve ayrıca Ekrem İmamoğlu’nun da dahil edildiğini servis etmeye başladılar.
Hüseyin Gün ismini hatırlayamadım. Hücremde saatlerce düşündüm, tüm zihnimi kurcaladım… “Kim bu adam, benimle ne ilişkisi olabilir” diye düşündüm durdum ama zihnimde hiçbir iz yoktu.
Aynı gün öğleden sonra Avukatım Erkam Erdem, bu yeni ve şaşırtıcı gelişme nedeniyle beni ziyarete geldi. Bana konuyu sordu ve ben durumu anlattım: “Böyle birini hatırlamıyorum, aklıma hiçbir şey gelmiyor” dedim. Bunun üzerine Erkam Bey bana bir fotoğraf gösterdi.
TV kanallarında olmasa da sosyal medyada kullanılıyormuş. Bu fotoğrafı görür görmez olayı hatırladım. Hatırladığım Hüseyin Gün değildi. Hatırladığım o enteresan şapkası, kıyafeti ve elbisesi ile Hüseyin Gün’ün manevi annem dediği hanımefendiydi. Çünkü, aynı hanım benzeri bir kıyafetle benim ofisime de gelmişti. Kıyafeti ve kişiliği ile o kadar farklıydı ki, zihninize unutulmaz bir şahsiyet olarak damga vuruyordu hanımefendi. Bu fotoğraftan müteveffa Seher Hanım’ı çıkarsanız Hüseyin Gün’ü yine de çıkaramazdım. Lakin bu fotoğraf zihnimdeki tüm soru işaretlerini dağıttı ve olayın ne olduğunu anlamanın verdiği bir rahatlıkla Erkam Bey’e “Bu soruşturmadan hiçbir şey çıkmaz” diyerek hafızamda kalan her şeyi anlattım.
Sayın Başkan, Sayın Heyet,
Dikkatinizi şu hakikate çekmek isterim: Aradan 6 yıl geçmişti ve 6 yıl önce kısa süren ve sonuçsuz bitmiş bir iş ilişkisinden casusluk gibi son derece ciddi bir suçlama çıkarılmak isteniyordu.
Hakikatte ise Hüseyin Gün isimli şahsı sokakta görsem hatırlayabilmem mümkün değildi. Sn. Mahkemenize o fotoğrafın yardımıyla hatırladığım olayı olduğu gibi anlatacağım.

Bilindiği gibi Sn. Ekrem İmamoğlu, CHP’nin önceki Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu tarafından İBB Başkanlığına aday gösterilmişti. Kasım 2018’den itibaren başlayan bu kampanyanın yönetimini profesyonel olarak ben üstlendim. Savunmamın 3. bölümünde bu sürecin ayrıntılarını anlatacağım.
Neticede kimsenin inanmadığı bir seçim zaferi ile Sn. Ekrem İmamoğlu 31 Mart 2019’da kazandı. Çeşitli gerekçelerle mazbatanın YSK tarafından verilmesi gecikti ve nihayet mazbata 17 Nisan 2019’da verildi.
Diğer adayın siyasi ve medyadaki destekçilerinin Çünkü çaldılar!” – “Hiçbir şey olmadıysa bile mutlaka bir şey oldu!” gibi söylemleri üzerine YSK oyların 4’te 1’ini iptal ederek seçimleri yenilemeye karar verdi.
Böylelikle 23 Haziran 2019’da ikinci kez sandığa gidilmek üzere, yeni kampanya sürecine başlandı.
YSK’nın hukuksuz ve adaletsiz bir karara imza attığına inanan yüzbinler, kendi adayına destek olmak için Seçim Koordinasyon Merkezi’ni doldurmaya başladı.
Seçim kampanyasının direktörü olarak 6 Mayıs 2019 – 23 Haziran 2019 tarihleri arasındaki o 48 gün boyunca binlerce insanla görüştüm. Ülkenin dört bir yanından gelen insanlar… Siyasetçiler… İş insanları… Şiir, slogan, şarkı yazan her yaştan vatandaşlar… Hayatımın en yoğun günleriydi. Günlerce işyerime, evime gidemedim… Geceleri 3-4 saat uykuyla geçiriyor, kampanya yönetiminin yanı sıra bunca iyi niyetli vatandaşın kampanyaya destek vermek isterken, zarar vermesi ihtimalini bertaraf etmekle uğraşıyordum…
O 48 gün boyunca ofisime doğru dürüst gidemediğim için, her sabah ve her akşam asistanımdan rapor alır ve görüşme talepleri olanları/olan kişileri Seçim Koordinasyon Merkezinde görüşmeye davet ederdim. Tanımadıklarıma ya seçim sonuna randevu verirdim ya da ille de görüşmem gerekirse ofisimde kısaca görüşür ve hızla SKM’ye geçerdim.
Hüseyin Gün ve manevi annesi Seher Erçili Hanımla da böylesi bir dönemde, 10 Haziran 2019’da tanışıyoruz. Beni ofisimde ziyarete geldiklerinde Seher Hanım “Size ulaşmak Cumhurbaşkanı’na ulaşmaktan zor Necati Bey” dediğinde abartılı bir nezaket gösterisi yaptığını düşünmüştüm. Ama gerçekten de beni defalarca aramış, mesaj atmış ama cevap vermemişim. Onlar gittikten sonra hem asistanımdan hem cep telefonumdaki açılmamış yüzlerce mesaj arasından doğru söylediğini gördüm.
Nitekim, dosya içeriğindeki iki kayıt bunu kanıtlıyor:
Hüseyin Gün, 25 Ekim 2025 tarihinde Emniyet’te alınan ifadesinin 153. sayfasında yer alan nota göre, Necati Özkan, Yavuz Saltık ve Funda Güleç Yalçın isimlerini öğreniyor. Bu notta benim Siyasi İletişim Danışmanı ve Kampanya Direktörü olduğumu kaydediyor. Tarih: 27 Mayıs 2019.
Aynı ifadenin 134. sayfasında ise, müteveffa Seher Erçili benim telefon numaramı 10 Haziran 2019 sabahı saat 08:31’de Hüseyin Gün’e gönderiyor.
Şu notlarla:
Ardından da ofisime davet ediyorum. Beni arayan Nebil Bey, Amerika’nın Boston şehrinden gelen, çok başarılı bir Türk işadamı ve teknoloji yatırımcısı bu kişi için randevu talep ettiğinde ben kampanyanın bittiğini, bir yardıma ihtiyacımızın olmadığını söylemiştim.
O da bana “Gelecek seçimlerde işinize yarar, ABD’ye dönmeden önce seninle tanışmak istiyor” dediği için o yoğun trafikte yarım saatlik bir randevu verdim.
Bu arada, Hüseyin Gün’ün randevu almak için referans istediği kişinin adını da uzun süre hatırlayamamıştım. Şahsın 25 Ekim 2025 tarihli emniyet ifadesi aylar sonra elime geçince (iddianame sonrası), oradaki yazışmalarda gördüm ve her şey yerli yerine oturdu.
Hüseyin Gün ile 11 Haziran 2019 günü buluşmak üzere mesajlaştık; buluşmaya kılığı kıyafetiyle unutulmaz bir profil olan manevi annesiyle gelince, şahsın benim gözümde “Büyük İşadamı” imajı tabii biraz sarsıldı. Hani, iş görüşmesi için ebeveyni ile gelen insan profili izlenimi hissettiğimi hatırlıyorum. Hüseyin Gün ile ilgili ilişkiyi dördüncü bölümde detaylı şekilde anlatacağım. Bende bıraktığı ilk intiba, sunduğu konuya pek hakimiyeti olmayan bir start-up girişimcisi intibasıydı. Bu intiba hiç değişmedi. O yüzden de devam eden ilişki, kendisiyle görüşmem için ricacı olan arkadaşımın hatırına görüşme şeklinde oldu.
Bütün hikaye bu. 23 Haziran 2019’da tekrarlanan İstanbul Yerel Seçimlerinden bir buçuk hafta önce tanıştığımız ve seçimden önce sadece bir kez, o da manevi annesiyle birlikte ve tüm giriş çıkışların kayıt altına alındığı Akmerkez’deki ofisimde yüz yüze görüştüğümüz bir kişiyle iletişimimden seçim manipülasyonu ve casusluk hikayesi yazılıyordu. Medyada muhtelif isimler bu hikayeyi ne kadar köpürtürse köpürtsün, ben soruşturmaya gerek yok kararı verileceğine inanarak Çağlayan Adliyesine gittim.
Çünkü hayat boyu hukuka, hakikate, adalete inanmıştım. Hayat boyu devletin keyfi iş yapmayacağına, bu kadar önemli bir suçlamada kanun adına soruşturma yapan Cumhuriyet savcılarının kanunsuz taleplere kulak vermeyeceklerine inanmıştım. Yanılmışım.
İçi bomboş olan, değil casusluk, KVKK yasasına muhalefet etme iddiası için bile komik gelecek bir hikayeden casusluk isnadı çıkarılarak 26 Ekim 2025 günü tutuklandım.
Çağlayan Adliyesi’nde, yerin yedi kat altında, aç susuz, soğukta neredeyse tam gün size ızdırap çektiriliyor, sonra akşam saatlerinden gece yarısına kadar yerin yedi kat üstünde sorgucu savcıya saatlerce hatırlayamadığınız ve hatırlamanızı gerektirecek hiçbir anlamı olmayan bir kişiyle ilgili ifade veriyorsunuz.
Artık hakikatin hiçbir öneminin kalmadığını anlıyorsunuz. TCK’ya göre suç kabul edilecek; hele hele, casusluk ve vatana ihanet ile ilişkilendirilebilecek hiçbir eyleminizin olmadığını bile bile tutuklanmak… Hakiki bir illiyet bağı arama zahmetine bile girilmeden vatana ihanetle suçlanmak… Kamuoyu meseleyi anlamasın diye Hüseyin Gün’ün cep telefonundan çıkan mesajların ve bilgisayar ve defterinden çıkan notların tarihlerini özellikle karıştırarak işin içinden çıkılmaz hale getirmek…
Başta yargı mensupları olmak üzere, ülkesini seven; hakka, hukuka ve adalete inanan hiç kimsenin, salt bir algı operasyonu için bunları yapmaması gerekir. Bu operasyon ve ardından yazılan iddianame o kadar hakikat ötesi, o kadar eften püften gerekçelere dayanıyor ki, onlar adına ben utandım. Ülke savunması ve milli güvenlik adına bu denli hassas bir konu nasıl olur da bu denli düşmanca kullanılabilir? Nasıl olur da benim gibi emekli muvazzaf bir subayın, 42 yıllık iş hayatı boyunca her yaptığı işi kamuoyunda şeffaflıkla anlatmış bir subayın itibarını bu kadar fütursuzca propagandaya meze yapabilirler?
Nasıl olur da kısa sürede ortaya çıkacak hakikatleri görmezden gelen iftiraların arkasına sığınarak, siyasi hesaplarında avantaj elde edebileceklerini düşünebilirler?
Bu ülkede makul kalmadı mı? İlliyet bağı, suçların şahsiliği, kanunilik ve ölçülülük ilkelerine ne oldu? Nedir bu keyfilik ve zulüm?
O kadar temelsiz iddialarla tutuklanmıştım ki, bir kez daha tutuklama kararını veren hakim gözümün içine bakamadan kararını açıklamış ve kürsüyü apar topar terk etmişti!
Sayın Başkan, Sayın Heyet,
İkinci bölümde, bu asılsız, temelsiz ve tümüyle akıl dışı iddianın, literatürde neye karşılık geldiğine ve dünya tecrübelerinde bu tür uygulamaların nasıl sonuçlandığına ilişkin bazı örnekler vereceğim. Böylece, bu iddianamenin arkasındaki motivasyonun adalet arayışı olmadığı ve yapılanların ülkemiz adına ne kadar zararlı olduğu daha net görülecektir.
İki kutuplu dünya düzeni 1990’ların başından itibaren ortadan kalkınca, liberal demokrasinin tüm dünyada yaygın bir yönetim biçimi olacağı umudu yayılmıştı. 2000’lerin başına kadar öyle de oldu. Ancak, küresel güç değişimi ve globalizmin etkisiyle rüzgar tersine dönmeye başladı.
Kentsel yoksullaşma, uluslararası göçmen hareketleri, terörizm ve işsiz kalma endişeleri ile dezenformasyon ve sahte haberlerden yararlanan popülist liderler çeşitli ülkelerde iktidara geldiler. O tarihe kadar olmayan bir kutuplaşma iklimini oluşturmayı iktidarları için gerekli gören bu liderler, koltuklarını sağlamlaştırmak için önce medyayı ele geçirdiler. Ardından demokratik değerleri ve demokratik kurumları dejenere ederek, demokratik yarışın oyun kurallarını değiştirmeye başladılar.
Ardından, siyasi rakiplerini oyun dışına atmak için yol ve yöntemler icat etmeye başladılar. Bu nedenle yargı mekanizmasının bağımsızlığına son verecek adımlar attılar. Pek çok ülkede, otokrat ve popülist liderler anayasa ve yasaları fiili olarak görmezden gelen adımlarla, rakiplerine karşı yargıyı bir silaha dönüştürdüler.
Ellerinde hiçbir kanıt olmadan, rakiplerinin siyasi arenaya katılımını engelleyecek yöntemler kullanmaya başladılar. Dünya tecrübeleri ve literatür, bu tür rejimlerin üç temel suçlama yöntemini kullandığını bizlere gösteriyor. Bunlar sırasıyla şunlar:
Tabii, tüm bu suçlamaları ele geçirdikleri medya vasıtasıyla yayarak hem rakiplerinin itibarını yok edip, hem de kendi lehlerine toplumsal rıza üreterek demokrasiyi dejenere ediyorlar.
Huzurdaki dava, son dönemde ülkemizde de yaygın şekilde kullanılan bu üç suçlamanın en az kullanılanı. Otoriter ve popülist rejimlerin en son silah olarak kullanmayı tercih ettiği casusluk isnadı, pek çok ülkede geri tepmiş bir yöntem.
Aşırı derecede kutuplaştırılmış bazı toplumlarda, komplocu zihinlerin inandırıcı bulduğu bu silah, çoğu ülkede ise meşru muhalefetin düşmanlaştırılmasına değil, iktidardaki otoriter popülist veya dikta rejiminin daha hızlı çökmesine neden olmuştur.
Son dönemlerde daha sık kullanılan bu yöntemin, kullanmak isteyen rejimlerin lehine çok nadiren sonuç getirdiği bu örneklerle de sabittir.
Bugün bu salonda görülmekte olan dava iddianamesinin yolsuzluk ve kent uzlaşısı konularında ikna edilemeyen seçmenin, casusluk isnadıyla etkilenmek üzere kotarılmış bir iddianame olduğunu düşünen on milyonlarca insanın var olduğunu biliyoruz.
Bir eski asker ve muvazzaf subay olarak kalbimin acıması bir yana, maksadı ne olursa olsun bu davanın hızla ve hiçbir kuşkuya yer vermeyecek şekilde sonuçlandırılmasını ülkemizin menfaati ve milli güvenliğimiz adına hayati önemde görüyorum.
Yakın tarihimizde şahit olduğumuz ve yüzlerce general, amiral, subay ve askeri personelin hedef alındığı casusluk davalarının ordumuza ne büyük darbe vurduğu ortada.
Amaç ne olursa olsun, ülkesini seven herkesin, başta Sayın Mahkemeniz olmak üzere yönetim mevkiinde görev yapan siyasi, idari ve hukuki kadroların hak, hukuk ve hakikati önceleyen bir yerde durmalarını ve ispatsız – delilsiz mücerret iddialara dayanarak hüküm kurmamasını gerçek vatanseverliğin gereği kabul ediyorum.
Savunmamın tamamını ve ardından soracağınız soruları tüm içtenliğimle cevaplamayı hakikatin ortaya çıkması adına olduğu kadar ülkeme ve devletime olan sorumluluğumun asli gereği olarak görüyorum.
Bu ifadem ile 24 Ekim 2025 tarihinden bugüne sözde casusluk iddiasıyla aleyhimde iftira atan tüm medya mensuplarının, iftiralarının arkasına sığınmak yerine hakikatlere de yer vererek kendi hatalarından dönmelerini diliyorum.
Sayın Başkan, Sayın Heyet
Üçüncü bölümde kısaca kendimden bahsetmek isterim.
Ben hayat boyu devlet okullarında okudum. Kuleli Askeri Lisesi, Işıklar Askeri Lisesi ve Kara Harp Okulu’ndan mezun olarak muvazzaf subay oldum. Topçu Teğmen olarak görev yaparken 12 Eylül darbesini yapan generaller tarafından re’sen emekliliğe sevk edilen 1.300 muvazzaf subaydan biri olarak, hayata sıfırdan tekrar başlayabilmek için yeniden üniversite sınavlarına girdim. Sınav sonucu girdiğim Ankara Hukuk Fakültesi’nde okurken de reklamcılığa başladım.
Reklamcılıkta tam 42 yıldır yüzlerce kurum ve markanın tanıtım kampanyalarını üstlendim.
Siyasi iletişim ve seçim kampanyası yönetimiyle ilgili makaleler, yazı dizileri ve kitaplar yazdım. Bu konuda Türkiye’deki üniversitelerin yanı sıra dünyanın birçok ülkesindeki üniversitelerde de ders, seminer veya konferanslar verdim.
1990’ların başından bugüne kurulan hemen her hükümetle çalıştım. Pek çok kamu kurumunun önemli projelerinin hayata geçirilmesi aşamalarında profesyonel hizmet verdim.
Bu kapsamda; Başbakanlık’tan Hazine Müsteşarlığı’na, Maliye Bakanlığı’ndan Kültür ve Turizm Bakanlığı’na, Ekonomi Bakanlığı’ndan TMSF, BDDK Merkez Bankası’na kadar pek çok kuruma hizmet verdim.
2014 yerel seçimleri için CHP’nin kampanyalarını yönettiğim anlaşma çerçevesinde Beylikdüzü Belediye Başkan Adayı Sn. Ekrem İmamoğlu’nun kampanyasını da üstlendim. O tarihten sonra Sn. İmamoğlu’nun girmiş olduğu her seçim kampanyasını ben yönettim.
Özetle, huzurunuzda, tarihimizin en hakikat dışı, en keyfi ve en absürt davalarından birinde sanık haline getirilmiş olmamın yegâne nedeni budur: Sn. İmamoğlu’nun seçim kampanyalarını yönetmiş olmak!
Tam da buradan 2019 yılında yapılan 31 Mart ve 23 Haziran seçimleriyle ilgili detaylara, iddialara ve hakikatlere geçmek istiyorum.
Uzun yıllardır siyasi iletişim danışmanlığı yapan bir profesyonel olarak yönettiğim kampanyalarda temel çalışma prensibim “negatif kampanya yapmamaktır.” Yani yönettiğim kampanyalarda, daha sert muhalefet yaparak, rakiplere, rakip adaya zaman, enerji ve bütçe ayrılmasına izin vermem. Bütün zamanı, bütçeyi ve enerjiyi adayın kendisini tanıtmaya ve adayın seçmen sorunlarını nasıl çözeceğini anlatmaya ayırırım.
Zaten Ekrem Bey’in de tersini yapmayı kesinlikle reddeden bir kişiliği vardır. Kutuplaştırma yerine kucaklama, rakibe cevap verme yerine kendini anlatma. O yüzden bu kampanyalarda yüksek bir uyumla çalışabildik. Benden rakibe yönelik negatif kampanya istenseydi, yollarımız ayrılırdı zaten.
Nitekim 2019 kampanyalarında da benzer prensiplerle hareket ettik. Ne demek istediğimi örneklerle açıklamaya çalışacağım.
Sayın heyetinize bu detayları anlatmamın yegâne nedeni, Hüseyin Gün ile kısa süreli temasın sonuçsuz kalmasının arkasında yatan rasyonelin anlaşılmasını sağlamaktır. Söz konusu şahısla 2019’daki ikinci seçimden bir buçuk hafta önce değil, ilk seçimden aylar önce tanışmış olsaydım da benim onlarca yıllık kampanya yönetme ilke ve pratiklerim asla değişmezdi.
2019’da Ekrem İmamoğlu seçim yarışına kısıtlı bir bütçe ve sınırlı bir tanınırlığa sahip olarak, kazanacağına çok da inanılmayan bir aday olarak başladı. Rakibinin imkanları ise siyaseten ve medya ayağı açısından sınırsızdı. Bu şartlar altında rakiple veya rakibin hatalarıyla uğraşmaktansa kendi hakikatine ve seçmene kendini anlatmaya odaklanarak kampanyasını yapmasının dışında bir yola sapması zaten düşünülemezdi.
Hele ki, kent yoksulluğu ile boğuşan kesimlerin, ev kadınlarının, emeklilerin, eğitimsiz kesimlerin ve ne evde ne işte olan genç seçmenin oyunu kazanabilmek temel hedef ise… Bu tür seçmenlere ulaşabilecek yegâne yol da kapıdan kapıya gezecek aday, partililer ve gönüllülerse, zaten “dijital ile herkese ulaşırım” diyen sözüm ona uzmanlara baştan mesafeli durursunuz.
Hüseyin Gün ile ilişki bu nedenlerle başlamadan bitti aslında.
Sayın Başkan, Sayın Heyet
Bu bölümde Hüseyin Gün ile yaptığımız ilk tanışma toplantısından, son güne kadar olan hikâyeyi dikkatlerinize sunacağım.
Savunmamın girişinde söylediğim gibi, Hüseyin Gün ve manevi annem dediği Seher Alaçam Erçili, 10 Haziran 2019 günü beni ofisimde ziyarete geldi. Seher Hanım manevi oğlunun çok başarılı bir iş adamı ve teknoloji yatırımcısı olduğunu, ellerindeki sözüm ona yüksek teknolojiyle bize yardım etmek istediklerini anlattı.
Ben de onlara, bizim için seçim kampanyasının bittiğini, seçim günü ve seçim sonundaki iletişime çalıştığımızı anlattım.
Seçimleri 1 milyonluk bir farka yakın tarihi bir farkla kazanmaya doğru gidiyorduk. Son hafta için “Sandık Başına” filmi yayınlayıp, mazbata sonrası için “16 Milyona Teşekkür” afişleri hazırlıyorduk. Dolayısıyla yapılacak bir yardım yoktu. Biz kampanyamızı Kasım 2018’de planlamış ve adım adım yol almıştık. Seçime 10 gün kala ne işimiz olacaktı… Durum buydu! Aynı zamanda, defalarca yaptığım bir şeyi yapıyordum. Hırslı ve talepkâr amatörleri kibarca uzak tutmak.
Çünkü kampanya direktörünün iki asli görevi vardır:
1. Kampanyanın iletişim stratejisine karar vermek.
2. Hariçten gelen herkesin o stratejiden sapılmasına neden olacak girişimlerini engellemek.
Hüseyin Gün, yaptıkları işi anlatınca, ben sosyal medya monitoringi adı verilen bu işi yapan yerli – yabancı çok sayıda alternatif olduğunu ve reklam sektörünün o alternatiflerden hizmet aldığını söyledim. Kendisi de bana “Sizin söylediğiniz alternatifler Murat124, bizimki Ferrari” diyerek bana bazı örnek raporlar göndermek istediğini söyledi. Ücret talebi yoktu. Gönüllü olarak vereceği bu raporları görünce uzmanlıklarını anlayacağımı söyledi. Ben de bu koşulla tamam dedim.
23 Haziran seçimlerine kadar yapmış olduğumuz tek görüşme budur. 25-30 dakika süren bu tanışma toplantısından sonra ben PİİQ şirketini internette aradım ve hiçbir iz bulamadım. Herhangi profesyonel bir hizmeti olup da, Google’da hiçbir şey bulamıyorsanız, ya o şirket hiç yoktur veya henüz bir start-up’tır.
Daha ilk toplantıdan itibaren Hüseyin Gün’den de, şirketinden de bir beklentim yoktu. Gönderdiği birkaç raporu gördüğümde de yanılmadığımı anladım. Henüz kendisini Türkçe olarak yeterince sağlıklı ve tutarlı biçimde ifade etmekte zorlanan yeni bir şirketin, ülkenin siyasi ve toplumsal dinamiklerinden uzak değerlendirmeleri… Dahası, bizim ana stratejimizle örtüşmeyen önerileri ve aleyhte sonuç doğurma riski taşıyan isabetsiz değerlendirmeler…
Biz 8 ay boyunca tek bir negatif kampanya yapmamışken, whatsapp’tan gönderdiği mesaj ve öneriler tersini teklif ediyordu. Anglosakson kampanyacıların tarzında yaklaşımlar özetle…
İlk rapordan itibaren çalışamayacağımızı anladım, kendisine kibarca teşekkür ettim. Arkadaş hatırı olmasa o kadar dahi zaman ayırmaya vakit yaratmazdım. Benim, hayat boyu defalarca yaşadığım bir kâbustur bu aslında… Kampanya dönemlerinde pek çok insan, mucizevi bir buluş, şahane bir slogan, şarkı veya fikirle yardım etmek üzere size gelirler. Partililer, vatandaşlar, uzmanlar vs… Bazıları gerçekten iyiniyetlidir ama birçoğunun asıl niyeti, seçim sonrası için erkenden pozisyon kapmaktır. Herkesin oyu ve her türlü katkısı da önemli olduğu için, kibarca ilişkiyi sürdürür ve sonra teşekkür edersiniz.
10 Haziran-21 Haziran arası bana gönderilen ve çoğunu incelemeye dahi vaktimin olmadığı raporlar için ben Hüseyin Gün’den tek bir talepte dahi bulunmadım. Kendisine tek bir veri verecek durumum da yoktu, çünkü ben dijitalle ilgili ve sorumlu değildim. Elimde herhangi bir seçmen/vatandaş/İBB çalışanı verisi bile yoktu.
Veri temini iddiasına biraz sonra döneceğim. Ama, Hüseyin Gün ve PİİQ medya konusuna devam edelim. Kendisiyle sonraki 40 gün boyunca bir daha bir araya gelemedik. Ardından, seçimden tam bir ay sonra beni tebrik etmek ve bir iş konusunu konuşmak üzere öğle yemeğine davet etti. Artık ajandam çok rahattı, kabul ettim ve bir restoranda buluşup yemek yedik.
O yemekte hem manevi annesinin Ekrem İmamoğlu ile tanışmak için ricacı olduğunu iletti, hem de İBB’ye destek olmak için bir proje sunumu yapmak istediğini…
Ben de her iki talebi de mümkün kıldım. Çünkü, 23 Haziran seçimleri 805 bin oy gibi tarihi bir oy farkıyla kazanılınca İstanbul’a yeni bir insan akını oldu. Ülkenin her tarafından, Balkanlar’dan Avrupa’dan, Kafkasya’dan binlerce insan Ekrem Bey’le tanışmak, fotoğraf çektirmek, proje sunmak için Saraçhane’yi aylarca doldurdu. Benim de bu süreçte dostlarım, arkadaşlarım, meslektaşlarım ve onların tanıdıkları benzer taleplerle, ısrarla geldiler, ricacı oldular… Sadece ben, birkaç yüz kişinin Ekrem Bey’le tanışıp fotoğraf çektirmesine vesile olmuşumdur.
23 Haziran’ı takip eden aylar boyunca, ben de pek çok sunuma katılmışımdır. Dolayısıyla, Hüseyin Gün’ün talebini olumlu karşılamakta ve manevi annesiyle fotoğraf çektirmesinde sakınca görmedim.
Hüseyin Gün ile 3 Eylül 2019’da yaptıkları zoom toplantısından sonra yollarımız tümden ayrıldı. Zira, sunum bize uygun değildi, İstanbul ve Türkiye gerçeklerinden uzak bulduğumuz bir sunumdu. Teknolojik, sosyal, siyasal ve iletişimsel açıdan bir farklılığı yoktu, yeterli görülmedi.
Toplantıya katılanlardan Ulaş Yılmaz’a Hüseyin Gün’ün bizzat basılmış kopyalarını elden teslim ettiği bu iki slayt, sunumun 8 slaytının özeti. Şirketlerinin güya göreceli üstünlükleri ve birtakım gerçeklikten uzak yorumlar.
Ben kibarlık olsun diye bütçeyi sorduğumda 3,5 ila 4,5 arasında değişebileceğini söyledi. “Hüseyin Bey 3.500-4.500 dolar çok yüksek değil mi, benzeri hizmetler piyasada 400-500 dolar?” deyince “Ne diyorsunuz Necati bey, ben 3.500-4.500 dolara telefon bile etmem.” deyiverdi.
Bunun üzerine kendilerine teşekkür ettik ve tüm iletişimi bitirdik.
Bu arada dosya içeriğine vakıf olunca Hüseyin Gün’ün çok büyük rakamlarla iş yaptığını gördüm. Bana göre PİİQ gibi yarı amatör bir şirketin verdiği hizmet taş çatlasın 40-50 bin dolara yaptırılabilir. Çok bilemediniz 100 bin dolar olsun.
Ama Masak Raporundan gördüğümüz; kurucusu ve tek sahibi Hüseyin Gün olan PİİQ şirketine, Seher Hanım 2.400.000 dolar yatırmış. Bunu Hüseyin Gün kendi verdiği para ile Seher Hanım’ın bu transferleri yaptığını söylüyor. Seher Hanım’ın oğlu ise belli ki aksini düşünüyor. Asıl durum nedir, ne değildir bilemem elbette.
Hüseyin Gün’ün mesajlarından PİİQ medyanın Ağustos 2018’de kurulduğu anlaşılıyor. 16 Ağustos’taki WhatsApp mesajında “Kalibr name will be PİİQ” diyor.
Bu büyük meblağları görünce Hüseyin Gün’ün neden 3,5-4,5 milyon dolar teklif ettiğini daha iyi anladım. Kendi start-up’ı için hem bir finansör lazım hem de üzerine 1-2 milyon dolar kar gerekliydi diye yorumlanabilir.
Hüseyin Bey’in, kendisinin de ifade ettiği gibi çoğunlukla ülke dışında yaşadığı için ülke gerçeklerinden uzak olması kaçınılmaz. Teknolojiyi bizzat bilmediğini zaten dün kendisi de ifade etti. İfadesine göre kamu kurumlarının çalışma prensiplerine de vakıf olmalı aslında ama… Sonuçta projesi beğenilmedi, fiyatı uçuktu ve uygun görülmedi, yani reddedildi. Projesini reddedince de bir daha da görüşmedik.
İddianamedeki mesnetsiz ithamların detaylarına geçmeden önce Hüseyin Gün ile aramızda ilişkiye ait kanıt olarak gösterilmeye çalışılan iki veriyi de dikkatlerinize sunmak istiyorum.
İCB’nin kanıt olarak iddianameye sunmuş olduğu toplam 10 telefon numarasından sadece biri gerçek bir kişiye ait. Reklamcı, TV programcısı Ender Merter. Ki telefon eskiden ajans başkanlığı yaptığı İlancılık Reklam Ajansı’na kayıtlı.
Geriye kalan numaralar ya Call Center’lara veya dolandırıcılık amaçlı spam gönderen ve ardından kapanan şirketlerine ait.
Hüseyin Gün ile aramızda çok sayıda HTS kaydı olduğuna ilişkin isnadı anlamak için, şu Google Maps haritasına bakmak yeterli. Adam dibimde yaşıyormuş!
Sayın Başkan,
Benim iddianame, kolluk ve savcılık ifadeleri, MASAK raporu vs. dosya içeriğinden anladığım şu:
Kendisiyle çok sınırlı ve kısa süreli tanışıklığıma rağmen, zaman içerisinde ilk izlenimlerimin büyük ölçüde doğru olduğunu anlıyorum. İlişkileri çoğunlukla profesyonel fırsatlar perspektifinden değerlendiren, değişen güç dengelerini yakından takip eden ve buna göre pozisyon almaya yatkın bir yaklaşıma sahip biri. Ticari refleksle yüksek potansiyel gördüğü alanlara yönelen hırslı bir profil.
Daha önce profesyonelce çalıştığı finans sektöründen ayrılınca, pek çok girişimlerde bulunuyor. Finans, bankacılık, reklamcılık, turizm, maden ticareti, savunma sanayi ve teknoloji… Bu alanlarda uluslararası ticaret fırsatları kovalıyor. Masak raporundan gördüğüm kadarıyla Türkiye’deki girişimleri çoğunlukla sonuçsuz kalmış.
Seher Hanım benim ofisimi ziyaret ettiğinde, manevi oğlum dediği Hüseyin Gün’e övgüler dizerken, onun ne kadar başarılı bir iş adamı ve teknoloji yatırımcısı olduğunu anlatırken, belki de rahmetli kendisinin 2.4 milyon dolarlık yatırımını kurtarmayı amaçlıyordu. Bilemiyoruz. Allah rahmet etsin, Allah taksiratını affetsin.
Hüseyin Gün’ün benimle temasa geçmesindeki asıl motivasyonuna değinmek istiyorum. Buradaki temel motivasyon casusluk mu, Ekrem İmamoğlu’na yardım mı, yoksa yüksek kâr hırsı mı?
Elbette ve sadece kâr hırsı. Bunu nereden anlıyoruz? Kendisinin savcılığa verdiği ifadenin 136. ve 137. sayfalarında manevi annem dediği Seher Erçili ile 2 Temmuz 2019 akşamı yaptıkları mesajlaşma içeriklerinden…
Ben o akşam Haber Türk TV kanalında Fatih Altaylı’nın TEKETEK programında 2 saatlik bir canlı yayında İmamoğlu kampanyasının nasıl başladığını, nasıl yol aldığını ve nasıl kazandığını anlatıyorum. Bu iki teknoloji start – up girişimcisi kendi aralarında “Ben önce altın vuruş yapim sonra… Bir içeri girelim, ki gireceğiz, sonrası kolay mamim benim” diye yazışıyorlar. İBB’ye proje satacaklar, 3,5-4,5 milyon $ kazanacaklar… Allah akıl fikir versin!
Ancak anlıyoruz ki, bir girişimci olarak 3 kuruşluk bir kapasiteyi 333 kuruşluk bir değer gibi konumlandırmaya çalışan agresif bir ticari reflekse sahip bir iş adamı.
Sayın Başkan, Sayın Heyet,
Beşinci bölümde iddianamedeki isnatlara ilişkin cevaplarımı vereceğim. Benim tespit edebildiğim isnatlar şunlar:
Oysaki, gerek dosyanıza ibraz ettiğimiz 3 Şubat 2026 tarihli uzman mütalaası, gerekse mahkemenizin atadığı bilirkişinin kaleme aldığı rapor, toplam 17 eski İBB çalışanına ait e-posta ve şifre bilgilerini benim DarkWeb’e aktarmadığımı, Polonyalı ve Ukraynalı iki hacker tarafından 2008-2014-2016-2017 ve Ocak 2019 tarihlerinde sızdırıldığını tespit ediyor.
Adeta, “Ekrem İmamoğlu 23 Haziran 2019’da seçimleri kazanmışsa kesin manipülasyon vardır” çıkarımında bulunuyor iddianame…
Bu İddianame, 86 milyon Türkiye Cumhuriyeti vatandaşını cahil ve aptal saf sanıyor. Aynen, hiçbir şey olmamışsa, muhakkak bir şey olmuştur kafasında olduğu gibi…
Oysaki, uzman mütalaası ve bilirkişi raporu, toplam 17 e-mail ve şifresinin söz konusu olduğunu, bu eski ve anlamsız veriyle dijital manipülasyonun söz konusu olamayacağını, teknik açıdan o tarihte bir dijital ordunun olamayacağını, 2019 yılı itibariyle yapay zeka destekli bot ve teknolojilerin henüz mümkün olmadığını, manipülasyon iddialarının safsatadan ibaret olduğunu kanıtlıyor.
Hele ki vatandaşın aynı zarfa attığı 4 oy pusulasından sadece 1’ini iptal edecek kadar YSK üzerinde baskı kuran siyasi iradenin, TRT, Anadolu Ajansı, müesses medyanın %95’i, telekomünikasyon idarelerine kadar her türlü devlet gücüne, ekonomik ve inzibati gücüne rağmen, 17 İBB eski çalışanın e-posta adresiyle manipülasyon yapılabileceğini iddia etmek, milletin zekasıyla alay etmekten başka nedir ki?
Oysaki, Hüseyin Gün, 3 Eylül 2019’da teklifini reddedip ilişkiyi sonlandırdığımda, yani 23 Haziran seçimlerinden 72 gün sonra ilk kez OSINT kavramının ne olduğundan bahseden bir mesaj atıyor.
Dolayısıyla, tarih itibarıyla iki seçim arası kendisine OSİNT’e bak demiş olmam, ortadaki yazışmalara göre olanaksızdır. Hüseyin Gün’ün OSINT kavramını bizle ilk paylaştığı tarih 3 Eylül 2019’dur.
Ayrıca İddianameyi kaleme alan sayın savcılar, elimde e-mail ve şifreler varsa, bunları doğrudan kullanmayıp neden DARKWEB’e yükleyebileceğime veya Hüseyin Gün gibi kim olmadığını bilmediğim bir şahsa “Osint’e bak” diye mesaj atmam için ne gibi bir neden olabileceğine cevap verme gereği duymuyor. Kaldı ki, ortada benim Hüseyin Gün’e attığım böylesi bir mesajın olduğuna ilişkin kanıt da yok…
İddianame, soruşturmanın basına servis edildiği ilk günden bu yana malum medyanın propaganda dilini kullanarak, OSINT ve DARKWEB gibi kamuoyunun aşina olmadığı kavramları kullanarak, kutuplaştırılmış toplum içindeki komplocu zihinlere gerçekten ortada bir casusluk eylemine iştirak etmiş olabileceğime dair algı oluşturmayı amaçlıyor.
“Devletin güvenliği veya iç ve dış siyasal yararları bakımından gizli kalması gereken bilgileri” temin etmiş olduğuma ait intiba yaratmak istiyor.
Oysaki, gerek “Uzman mütalaası”, gerekse “Bilirkişi Raporu”, OSINT kelimesinin, ben bilmesem de, hukuka uygun şekilde herkesin erişimine açık kaynaklardan bilgi toplama ve analiz etme faaliyeti olduğunu; DARKWEB’e sızdırılmış verilerin açık kaynaklardan incelenmesinin tek başına hukuka aykırı bir faaliyet olamayacağını ortaya koyuyor.
Oysaki, İCB’nin 19 Mart 2025 tarihinden bu yana, cep telefonum kollukta ve şifresini ilk günden itibaren tereddütsüz biçimde verdiğim halde, bu iddiayı kanıtlayabilmesi beklenirdi; iddianamede de bu kanıtların eklenmiş olması gerekirdi. Beni ve benim üzerimden de Sn. Ekrem İmamoğlu’nu bu davaya eklemek üzere üretilmiş olan sözüm ona Wickr mesajlarının benimle hiçbir ilgisi yoktur, olamaz.
Öte yandan uzman mütalaasının ortaya koyduğuna göre söz konusu program son kullanıcı kullanımına açık, herkes tarafından indirilebilen, yasal bir mesajlaşma programıdır…
El insaf diyorum! Hukuk ve devlet ciddiyeti diyorum. Bu denli haksız, hukuksuz, mesnetsiz ve gayri hakiki yorum olamaz diyorum…
Tabloda görüldüğü gibi yaklaşık iki yılda bizim FikriMühim isimli markanın sosyal medya monitoring hizmetlerinin takibi hizmetleri için söz konusu şirketten hizmet almışız. Hani Hüseyin Gün’ün 3,5 – 4,5 milyon dolar istediği iş kapsamında bir hizmet bu. Yaklaşıl 3 yıl için 41.202 TL ödemişiz. Bu hizmet tümüyle ticari, hakiki, yasal hizmetlerdir. Nasıl oluyor da, tarafsız, bağımsız bir yargı organı, böylesi bir ticaretten casusluk isnadı çıkarabiliyor, insanın aklı almıyor. Buna mı casusluk faaliyeti diyorsunuz? Ayrıca görüleceği üzere, hizmet alımı ve ödemeler 2017 yılından başlıyor, daha ortada seçim yok, adaylık yok, bu hizmet alımı ile casusluğun ne alakası var!
Sayın Başkan, Sayın Heyet,
Mevcut iddianame, casusluk gibi son derece ciddi ve milli güvenliğimiz için son derece hassas bir konuda o kadar eften püften konulara dayanıyor ki, bir vatandaş olarak maruz kaldığınız isnatları ve zulmü unutup, devletiniz ve hukuk sisteminiz için kahroluyorsunuz.
İBB Davasında, aynı başsavcılığın benzeri bir zihniyetle ve zorlamayla ortaya koyduğu Eylem 13: İstanbul Senin ve İİB Hanem konuları nasıl tek günde çöktüyse, huzurdaki dava da baştan çökmüş bir davadır. Bu dava boş değil, bomboştur! Keenlemyekündür!
KVKK kapsamında bile KYOK kararı verilebilecek kadar boş ve mesnetsiz olan bu dava, ülke için, yargı sistemimiz için zaman kaybıdır. Soyut, çelişkili, hakikat dışı beyanlar ve üretilmiş görsellerden 2019 seçim kampanyasını töhmet altında bırakmaya çalışarak, yedekleme yapılmak üzere kurgulanmış olan bu dava, 15-16 yıldır dolaşımda olan ve aslında İBB ile de alakası olmayan, 3. Parti internet sitelerinin hacklenmesinden elde edilen eski verilerden casusluk suçlaması yapmak isteyen iddia makamının tarafsızlık ve kanunilik ilkelerinden uzaklaşarak suç icat etmek istediğini aleni hale getirmiştir. İddia makamının motivasyonunu ifşa etmiştir.
İddianamenin, Wickr uygulaması gibi kavramlarla algı ve müphem durumlar yaratarak hedeflediğinin tersine, sözüm ona bu yolla gönderildiği söylenen VE sonradan üretildiği anlaşılan tavsiyeler 2019 kampanyasının stratejisine o kadar ters ve o kadar isabetsiz öneriler ki değinmeden geçemeyeceğim:
-Örneğin, kimin, nasıl ve neden türettiğini bilmediğim mesajlarından biri, “Ekrem İmamoğlu sakin kalsın kızmasın” diye tavsiye… Oysa İmamoğlu Ülke TV’de Turgay Güler’in 3 saate yakın taciz ve taarruzuyla, muhafazakâr seçmenin kalbini kazanmıştı.
-Örneğin, bir diğer sözüm ona tavsiyelerden biri israf kelimesini kullanmamız gerektiği… Oysa Aralık 2018’den beri tüm sokaklardaki billboardlarda, TV reklamlarında kullandığımız ana kavram “İsraf Düzeni” idi.
-Örneğin, bir başka tavsiye de muhafazakâr seçmeni ikna etmek için çözüm önerisi… Oysa Ekrem İmamoğlu’nun muhafazakâr seçmene ulaşamama gibi bir sorunu hiç olmamıştı. Aksine toplumun her kesimiyle olduğu gibi onlarla da gayet sıcak ve iyi bir iletişim kuruyordu.
-Örneğin, önerilen üretilmiş mesajlardan biri, Binali Yıldırım aleyhine kampanya yapmamızı öneriyor… Oysa biz, tek kelime negatif kampanya yapmadığımız gibi, kampanyanın başlangıcını Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı ziyaret ederek yapmıştık… vs, vs…
Bu ve benzeri pek çok hakikat, iddianamede asli dayanak olarak gösterilen Wickr mesajlarının ne denli sonradan türetilmiş ve 2019 seçim kampanyasındaki zamanın ruhuna aykırı olduğunu da kanıtlıyor.
Sayın Başkan,
Ceza davalarının amacı, vatandaşı, devleti suçtan ve suçlulardan korumaktır. Suçsuz vatandaştan intikam almak değil. Hukuk devletinde kanunlar sadece vatandaşı değil, kanun uygulayıcılarını da bağlar. Yasaları bizzat uygulamaktan sorumlu savcılar, kanunun ruhuna aykırı hareket edemezler.
Sizlere sormak isterim, huzurdaki casusluk davasında, ortada bir casus ve casusluk faaliyeti varsa, hangi devlet lehine bu eylem gerçekleştirilmiştir?
-Sosyal medya analiz raporları hazırlama vaadi ile esasen bu hizmeti tatminkâr bulunmayan, profestonel izlenimi vermeyen bir girişimci ile tanışmak, sonra da ilişkiyi bitirmek suç mudur?
-Herhangi bir hizmet satın almadığım, herhangi bir veri paylaşmadığım, herhangi bir hizmetini talep etmediğim bir şahısla kısa süreli bir ilişki, devletin hangi sırlarının ifşa edilmesi anlamına gelir?
-Benimle yaptığı 7-8 Whatsapp mesajlaşmasında sürekli rica dili kullanan, benimle veya Ekrem İmamoğlu ile görüşebilmek için talepte bulunan konumunda olan bir şahıs, nasıl benim amirim olabilir? (Lütfen konfirme edin vs.)
-Bana, Mart 2025’te, varlıklarıma tedbir konduğu haberini aldıktan sonra “Her ne kadar birbirimizi yakından tanımasak ta…” diyen ve “Sizinle en son Eylül 2019’da görüştük.” derken, iddia makamı bu metni nasıl “şüpheli Hüseyin Gün’ün şüpheli Necati Özkan’a geçmiş olsun dileklerini ilettiği görüşme olduğu ve iletişimlerinin mesajlaşma tarihi itibariyle devam ettiğinin anlaşıldığı…” şeklinde hüküm kurabilir?
-Bir yandan yabancılara bilgi sızdırıldığı iddia edilirken, sızdırılan bilgilerle Ekrem İmamoğlu’na seçim kazandırmak nasıl mümkün olabilir?
-Eğer Hüseyin Gün bir ajansa, nasıl oluyor da, tüm mahrem mesajların fotoğrafını çekiyor, toplantıların notlarını alıyor ve telefonunun şifrelerini emniyete hemen verebiliyor?
-Ortada bir casusluk eylemi varsa, bu eylemden neden bir yabancı ülke değil de, Türkiye vatandaşı Ekrem İmamoğlu fayda sağlayabiliyor?
Sorular çoğaltılabilir.
Nereden bakılırsa bakılsın, bu iddianame hilafı hakikat, dayanaksız bir iddianamedir.
Ben hayatım boyunca bu ülkeye bildiğim en iyi yol olan, çalışarak, üreterek değer yaratarak hizmet etmiş bir vatandaşım.
Casusluk isnadını tümüyle reddediyorum, hakaret kabul ediyorum.
Sayın heyetinizden, dosyanıza sunmuş olduğum dilekçelerim, uzman mütalaası, bilirkişi raporları ve savunmalarımı dikkate alarak tahliyeme karar vermenizi talep ediyorum.
Aylardır aleyhimde orantısız bir itibar suikastine dönüşen bu gayri hukuki davanın beraatle sonlandırılmasını talep ediyorum.