Pazar sabahı. Berlin’de son kahvaltım. Öğleden sonra İstanbul’a uçuyorum, oğlum burada kalıyor.
Kahvaltıda oğluma Hanning’i anlattım. Bütün bu olanların onu hiç şaşırtmadığını söyledi. Oğlum sıkı bir solcu, onun gözünde bir istihbarat şefinin devletin sırlarını satması ya da eski bir şansölyenin bir otokratın sofrasına oturması düzenin kendisinden beklenecek şeyler. Ona Soğuk Savaş’ı hatırlattım. Guillaume Doğu Berlin için, Felfe Moskova için çalışıyordu. Duvarın iki yanında da devletler birbirinin sırlarını çaldı, iki yanda da kendi ülkesinin sırlarını satan insanlar çıktı. Casusluk hiçbir zaman tek bir düzenin hastalığı olmadı.
Bu insanları birleştiren şey siyasi görüşleri değil. Kant bunun adını kötüye eğilim, Hang zum Bösen koymuştu. Kant’a göre ahlak yasasını bilmek için filozof olmak gerekmiyor, herkes o yasayı aslında biliyor. Kötülük yasayı tanımamakta değil, kendi çıkarını yasanın önüne koymakta yatıyor. Güdülerin sırası tersine dönüyor. Kant bu eğilimi herkeste görüyordu. Bu yüzden Guillaume’u, Felfe’yi, iddialar doğruysa Hanning’i istisnai kötüler olarak görmek kolaycılık olur. Her biri, hepimizin taşıdığı bir eğilim karşısında ahlaki olmayanı seçti.
Kant’ın bir başka düşüncesi Almanya’nın 1945’ten sonraki tercihini neredeyse önceden anlatıyor. Ebedi barış üzerine yazdığı metinde, iyi kurulmuş bir devletin, akılları olduğu sürece bir şeytanlar halkı için bile mümkün olduğunu söylemişti. Almanya da sanki bunu bilerek insanların iyiliğine değil kurumların sağlamlığına güvendi. Hanning dosyası bu güvenin sınırını gösteriyor. Kurumlar insanı kötüye eğilimden kurtarmıyor, yalnızca bu eğilimin yolunu zorlaştırıyor.

Berlin ile İstanbul arasında gidip gelen biri olarak Almanya’ya hem içeriden hem dışarıdan bakıyorum. Bu ikili bakış bana şunu gösteriyor. Almanya 1945’ten sonra kendine güvenmeyi bir yana bıraktı, kurumlarına güvenmeyi öğrendi. Ulusal gururun yerini anayasaya, mahkemelere ve bürokrasinin işleyişine duyulan bağlılık aldı. Alman siyaset düşüncesi buna anayasa yurtseverliği, (Verfassungspatriotismus) adını verdi. Kendi geçmişinden korkan bir ülke kendini kurallara emanet etti.
Bir ülkeyi bir hastayı değerlendirir gibi okumak elbette yalnızca bir benzetmeden ibaret. Toplumların ruhu yok, ama ortak deneyimleri, ortak korkuları ve kuşaktan kuşağa aktarılan alışkanlıkları var. Alexander ve Margarete Mitscherlich 1967’de yayımlanan Die Unfähigkeit zu trauern adlı kitaplarında, savaş sonrası Almanların kayıplarına ve suçlarına yas tutmak yerine bütün enerjilerini ekonomik mucizeye yönelttiğini yazmıştı. Yası tutulmayan geçmiş çalışkanlığa, düzene ve kurumlara duyulan bağlılığa dönüştü. Karl Jaspers ise daha 1946’da Die Schuldfrage adlı kitabında cezai, siyasi, ahlaki ve metafizik suçu birbirinden ayırmış, bir halkın topyekûn suçlu ilan edilemeyeceğini ama siyasi sorumluluktan da kaçamayacağını savunmuştu. Almanya’nın savaş sonrası kimliği bu iki düşüncenin arasında kuruldu. Sorumluluk kurumlara devredildi, kurumlar da sorumluluğun güvencesi oldu.
Hanning dosyasını bu yüzden sadece sıradan bir casusluk skandalı olarak görmek zor. Sarsılan şey tek bir kurumun itibarından fazlası. Almanya’nın 1945’ten sonra kurduğu psikolojik denge kurumlara duyulan güvene yaslanıyordu. Kurumlar güvenilir olmaktan çıktığında, onlara yaslanarak ayakta duran kimlik de ortada kalıyor.
Bu ortada kalmışlık siyasette de hissediliyor. ARD’nin 1 Ekim’de yayımlanan Deutschlandtrend araştırmasına göre Şansölye Friedrich Merz’in çalışmasından memnun olanların oranı yüzde 10’a düştü. 1997’den bu yana hiçbir şansölye bu kadar düşük bir oran görmedi. Aynı araştırmada AfD yüzde 27 ile önde, Merz’in CDU’su yüzde 20’de. Koalisyon ortağı SPD ise yüzde 13’te kalıyor. SPD bana Türkiye’deki MHP’yi hatırlatıyor. İktidarın içinde ama iktidarın sesi değil. Aradaki fark şu ki MHP hiç değilse arada sesini yükseltmeyi biliyor. Willy Brandt’ın ve Helmut Schmidt’in partisi özgüvenini o kadar yitirmiş görünüyor ki koalisyonda bulunduğu neredeyse fark edilmiyor.

Almanya bugün iki korku arasında sıkışmış bir ülke izlenimi veriyor. Bir yanda AfD korkusu var. Parti ulusal anketlerde birinci sırada. 6 Eylül’de Saksonya-Anhalt’ta oyların yüzde 43,8’ini aldı, salt çoğunluğa sadece birkaç sandalye kalmıştı. 20 Eylül’de Mecklenburg-Vorpommern’de de birinci parti oldu. Öbür yanda göç korkusu var. Almanya, göç etmek isteyenlerin dünyada ilk sıralarda andığı ülkelerden biri. Gallup’un bu yıl yayımladığı araştırmaya göre Orta Doğu ve Kuzey Afrika’da göç etmek isteyenlerin ilk tercihi Almanya.
Bu iki korku birbirini besliyor. Merkez partiler AfD’yi durdurmak için göç konusunda sertleştikçe AfD’nin dilini meşrulaştırıyor, AfD de bu meşruiyetten güç alıyor. Kaçınma davranışının mantığı da böyle işler. Korkulan şeyden uzak durmak için atılan her adım korkunun haklı olduğuna dair yeni bir kanıt gibi görünür. Korku azalmaz, büyür.
Bu korkuların bir de maddi zemini var. Alman ekonomisi üst üste iki yıl küçüldükten sonra 2025’te durgunluktan kıl payı kurtuldu, büyüme yüzde 0,2’de kaldı. Ekonomistler bu yıl için ancak yüzde bir dolayında bir toparlanma bekliyor. Rusya’dan gelen ucuz gazın kesilmesiyle enerji fiyatları yükseldi, otomotivden kimyaya kadar sanayinin taşıyıcı kolları iş yerlerini azaltıyor. Uzun yıllar kendini ihracat şampiyonu olarak gören bir ülke, geleceğinin geçmişinden daha iyi olmayabileceğini düşünmeye başladı. Ekonomik güvensizlik, kimliğe dair korkuların kolayca dile geldiği bir zemin hazırlıyor. Göçmene yöneltilen öfkenin bir kısmı, aslında kaybedilen refah duygusuna duyulan yasın kılık değiştirmiş hâli.
Göçün geçmişi de bu korkuya karışıyor. Almanya 1961’de Türkiye ile işgücü anlaşması imzaladığında geçici bir çözüm arıyordu. Gelenlerin birkaç yıl çalışıp döneceği düşünülüyordu. Bugün Alman kamuoyunda o dönemin niteliksiz işçi göçü sık sık bir hata olarak anılıyor, nitelikli göçün peşinden koşan politikalar biraz da bu pişmanlığın üzerine kuruluyor. İsviçreli yazar Max Frisch 1965’te kendi ülkesindeki İtalyan işçiler için “Man hat Arbeitskräfte gerufen, und es kommen Menschen” diye yazmıştı. İşgücü çağrılmıştı, gelenler insandı. Cümle İsviçre için yazılmıştı, ama Almanya için daha geçerli.
O insanların çocukları bugün Alman siyasetinin ön saflarında. Yeşiller’den Cem Özdemir 13 Mayıs’ta Baden-Württemberg’de eyalet başbakanı seçildi, Federal Cumhuriyet tarihinde Türk kökenli ilk eyalet başbakanı oldu. Berlin’de seçimi kazanan Sol Parti’nin başkan adayı Elif Eralp, 1980 darbesinden sonra Türkiye’den ayrılan sosyalist ve sendikacı bir ailenin kızı. Göçmenlerden korkan bir ülkede bir göçmen çocuğu bir eyaleti yönetiyor, bir diğeri başkenti yönetmeye hazırlanıyor. Almanya’nın gerçekliği, kendi hakkında anlattığı hikâyeden daha karmaşık.

AfD’nin yükselişini yalnızca göçle açıklamak da eksik kalır. Parti eski Doğu Almanya topraklarında batıdakinden çok daha güçlü. Bunu reel sosyalizmin bıraktığı otoriter alışkanlıklarla açıklamak kolay, fakat tek taraflı bir okuma olur. 1990’dan sonra doğuda yaşananlar da hesaba katılmalı. Doğu Almanya Özelleştirme Kurumu (Treuhandanstalt) eliyle kapatılan ya da satılan fabrikalar, bir gecede değer kaybeden meslekler, batıdan gelip üniversitelerin, mahkemelerin ve şirketlerin başına geçen yöneticiler, batıya göç eden gençler. Birleşme doğuda bir kurtuluş olarak başladı, ardından bir değersizleşme deneyimi olarak sürdü.
Kendini ikinci sınıf vatandaş gibi hisseden insan, kendisini dinlemeyen yönetimden uzaklaşır. AfD bu insanlara dinlendiklerini hissettiren parti oldu. Verdiği cevaplar yanlış olabilir, ama sorularını ciddiye alan parti izlenimini yaratmayı başardı. Üstelik Batı Alman merkezinin doğuya bakışında hâlâ bir küçümseme seziliyor. Doğulu seçmeni demokrasiyi öğrenememiş biri olarak gören bakış da bu küçümsemenin parçası.
Almanya’da bu küçümseme ancak son yıllarda tartışılmaya başlandı. Edebiyat profesörü Dirk Oschmann, çok satanlar listesine giren kitabında “Doğu”nun bir Batı Alman icadı olduğunu, bu kavramın batının üstünlüğünü sürdürmeye yaradığını savundu. Sosyolog Steffen Mau ise Ungleich vereint adlı kitabında doğunun batıya benzemeyeceğini, kendine özgü bir toplum olarak kalacağını yazdı. İki yazarın ortak noktası, doğuyu bir eksiklik olarak değil, kendi deneyimi olan bir toplum olarak görme çağrısı. AfD’ye karşı verilen mücadele bu deneyimi tanımadan başarılı olamaz.
Bu hafta Berlin’in kendi siyaseti de boş durmadı. 20 Eylül seçimlerinden Sol Parti yüzde 25,7 ile birinci çıktı, oyunu 2023’e göre iki katından fazla artırdı. CDU yüzde 18,8’de kaldı, AfD yüzde 16,3 aldı. Şimdi Sol Parti, Yeşiller ve SPD bir koalisyon kurmaya çalışıyor. Görüşmeler ancak üç parti antisemitizme karşı sekiz maddelik bir metin üzerinde anlaştıktan sonra başlayabildi.
Gazetelerden öğrendiğime göre partilerin ilk uzlaştığı konu temizlik ve çöp oldu, oyun parklarının temizlenmesinden hacimli atıkların toplanmasına kadar. Bütçe konusunda ise henüz bir çözüm yok. Devletin belge dolapları taşarken Berlin siyasetinin önce çöp konteynerlerinde anlaşması, bu şehrin önceliklerini kendine has bir biçimde ortaya koyuyor. Sabah kahvemi içtiğim kafede, Café Fleury’de bu haberi okurken gülümsemeden edemedim.

Antisemitizm metni herkesi ikna etmiş değil. Merkez Yahudi Konseyi ile Berlin Yahudi cemaati metni yetersiz buldu, CDU’nun Berlin lideri Stefan Evers ise onu göstermelik bir belge olarak niteledi. Kiralar meselesi de masada dokunanın elini yakacak bir şekilde duruyor. Sol Parti’nin büyük kısmı büyük konut şirketlerinin kamulaştırılmasını şart koşuyor, SPD buna karşı çıkıyor. Seçimden sonra Vonovia hisseleri DAX’ın son sırasına geriledi. Berlinlinin kahve başında dertlendiği kiralar, böylece Frankfurt borsasının da derdi oldu.
Berlin’deki tartışmayı izleyen biri, CDU’nun Sol Parti’nin yükselişinden AfD’nin yükselişinden daha fazla rahatsız olduğu izlenimine kapılabilir. CDU iki partiyle de işbirliğini dışlıyor. Fakat Berlin seçiminden sonra Bavyera Başbakanı Markus Söder kızıl-yeşil-kızıl bir koalisyonu mutlak bir tabu yıkımı olarak nitelendirdi, Şansölye Merz de olası bir Sol Partili belediye başkanının uygun olmadığını açıkça söyledi. Antisemitizm kaygıları gerçekçi ve ciddiye alınması gereken kaygılar elbette, çünkü burası Almanya. Yine de ses tonundaki fark dikkat çekiyor. Bu farkı anlamak için iki partinin CDU için nasıl bir rakip olduğuna bakmak gerekiyor. AfD, CDU ile aynı seçmen için yarışıyor. Göçten tedirgin olan, düzen ve güvenlik isteyen, değişimden yorulmuş seçmen iki parti arasında gidip geliyor. CDU bu rekabete çoğu zaman AfD’nin konularını sahiplenerek, göç konusunda sertleşerek cevap veriyor. Kavga, aynı malı kimin daha iyi sattığı üzerine.
Sol Parti ise CDU’nun seçmenini değil, CDU’nun savunduğu düzeni hedef alıyor. Büyük konut şirketlerinin kamulaştırılması, kiraların devlet eliyle sınırlanması, mülkiyetin dokunulmazlığının sorgulanması, CDU’nun Almanya tasavvurunun temeline dokunan talepler. Sol Parti CDU’ya daha sert olmasını önermiyor, düzeninin adil olup olmadığını soruyor.
Karşı dükkânda aynı malı daha ucuza satan rakip bir esnafı rahatsız eder, ama o malın gerçekten gerekli olup olmadığını soran müşteri onu daha derinden huzursuz eder. Birincisi pazar payını tehdit eder, ikincisi dükkânın varlık nedenini. CDU’nun Sol Parti karşısındaki sert tonunda biraz da bu huzursuzluk seziliyor. İnsan çoğu zaman kendine benzeyen rakipten çok, kendini sorgulatan rakipten rahatsız olur.

Bu tartışmanın kuşaklar boyu taşınan bir alt katmanı da var. Almanya, İsrail’in ve Yahudilerin güvenliğini bir devlet meselesi (Staatsräson) olarak tanımlıyor. Bu, tarihsel sorumluluğun anlaşılır bir sonucu. Fakat son yıllarda antisemitizm tartışmasının giderek göçmenler üzerinden yürütüldüğü de bir gerçek. “İthal antisemitizm” kavramı kamusal dile yerleşti. Kavramın işaret ettiği sorun gerçek. Berlin’de Yahudi kurumları polis korumasında, Yahudi cemaati güvensizlikten söz ediyor. Öte yandan bu kavram, Alman toplumunun kendi içindeki antisemitizmi yeni gelenlere taşıma riskini de barındırıyor. Kişinin kendinde taşıyamadığı şeyi ötekinde görmesine psikanaliz yansıtma adını verir. Sol Parti’nin Berlin’deki krizi, iki gerçeğin aynı anda geçerli olabileceğini gösteriyor. Antisemitizm Türk ve Arap kökenli politikacıların çevresinde de bir sorun olabilir, Almanya da bu sorunu kendi geçmişinin yükünü hafifletmek için kullanıyor olabilir.
Café Fleury’de gazetemi katlarken aklımdan ister istemez bir soru geçiyor. Almanya 1945’ten sonra gerçekten bu kadar aciz bir duruma mı düştü? Kendi istihbarat şefini denetleyemeyen bir devlet karşısında, belki de Almanların ihtiyacı AfD gibi “güçlü devlet” vaat eden bir partidir diye düşünmek bile mümkün. Sonra AfD’li Maximilian Krah’ın Avrupa Parlamentosu’ndaki eski asistanının, Eylül 2025’te Dresden’de Çin adına ajanlıktan dört yıl dokuz ay hapis cezasına çarptırıldığı hatırlanıyor. Güçlü devlet vaadinin de sızıntıya karşı bir aşı olmadığı anlaşılıyor.
Almanya’nın güvensizliği iç meseleleriyle sınırlı değil. Avrupa’daki ortağı Fransa da başka bir yöne bakıyor. Nisan 2027’deki cumhurbaşkanlığı seçimi öncesinde anketlerde Ulusal Birlik’in adayı Marine Le Pen önde. Le Pen temmuzda Avrupa Parlamentosu fonlarını zimmete geçirmekten istinafta da mahkûm oldu. Fakat seçilme yasağının infaz edilecek kısmını doldurduğu için aday olabiliyor, adaylığını da aynı akşam açıkladı. Kararı Yargıtay’a taşıdı, Fransa seçime bu belirsizlikle giriyor. Le Pen kazanırsa başbakan olarak partinin genç genel başkanı Jordan Bardella’yı görmek istiyor. Bardella’nın sözleri bu yüzden partinin Avrupa politikasının habercisi sayılıyor. Bardella, Avrupa Birliği’ni modası tamamen geçmiş bir yapı olarak nitelendiriyor. Fransa’nın AB bütçesine katkısını yarıya indirmek, savunma alımlarında Fransız silahlarını öne çıkarmak istiyor. Fransız-Alman ortak savaş uçağı projesi FCAS’ın çöküşünü de iki ülke arasındaki iş birliğinin başarısızlığı olarak görüyor.
Solda ise Boyun Eğmeyen Fransa’nın (La France insoumise) lideri Jean-Luc Mélenchon var. Anketlerde adı yine cumhurbaşkanı adayları arasında geçiyor. Mélenchon Almanya eleştirisini daha 2015’te bir kitaba dönüştürmüştü. Kitabın adı Le Hareng de Bismarck, yani Bismarck’ın Ringa Balığı. Ad bir anekdota dayanıyor. Merkel 2014’te kendisini ziyaret eden Fransa Cumhurbaşkanı François Hollande’a, Baltık mutfağında Bismarck’ın adıyla anılan ringa balığından bir fıçı hediye etmişti. Mélenchon ringa balığının kılçığının boğazda kalabileceğini hatırlatıyordu. Alt başlık ise niyeti açıkça söylüyordu, Alman zehri. Mélenchon kitapta Almanya’nın birleşmeden sonra kendi ekonomik ve mali düzenini bütün Avrupa’ya dayattığını savunuyordu. Yunanistan krizinde Alman Maliye Bakanı Wolfgang Schäuble’nin Yunan meslektaşına karşı tavrını da Alman kibrinin örneği sayıyordu. Eleştirmenler kitabı Alman düşmanlığıyla suçladı. Mélenchon ise hedefinin Alman halkı değil, Alman politikası olduğunu söyledi.
Fransız siyasetinin sağında da solunda da, Almanya’nın Avrupa’da fazla ağırlık kazanmasına dair bir kuşku seziliyor. Merz 2025’te Bundeswehr’i konvansiyonel olarak Avrupa’nın en güçlü ordusu yapmak istediğini söylemişti. Paris’ten bakıldığında bu cümle bir güvence kadar bir uyarı gibi de okunabilir. Almanya’dan liderlik bekleniyor, ama Almanya liderliğe heveslendiğinde komşuları tedirgin oluyor. Almanya’nın kendi gücünden korkması 1945’ten kalma bir refleks. Komşularının bu güçten korkması ise daha başka bir hafızayla ilgili.
Bu satırları Türkiye’den okuyanların bir kısmı belki bir rahatlama duyacak. Avrupa’nın düzen ülkesinde de işlerin yolunda gitmediğini görmek, insana kendi ülkesinin dertlerini biraz hafifletiyormuş gibi gelir. Bu rahatlamaya kapılmamak gerek. Almanya’da eski bir istihbarat şefinin tutuklanması, kurumların hâlâ işlediğini de gösteriyor. Savcılık eski bir BND başkanını gözaltına alabildi, mahkeme tutuklayabildi, basın her ayrıntıyı özgürce tartışabiliyor. Güvenin sarsılması ile güvenin hiç kurulamamış olması aynı şey değil.
Ben de tarafsız bir gözlemci sayılmam. Almanca konuşulan bir ülkede uzun yıllar hekimlik yaptım, bugün İstanbul ile Berlin arasında gidip geliyorum. Ben de çocuklarım da göçmeniz, işçi olarak gelmemiş olsak da. Bu yaşımda varoluşumu ancak iki şehir arasında kurabiliyorum, ikisinde de hem evdeyim hem biraz misafirim. Frisch’in cümlesindeki işgücü biz değildik, ama o cümlenin sonundaki insanlardan biriyiz. Özdemir’in ve Eralp’in başarısı bu yüzden beni sevindiriyor, bu sevinç de baktığım yeri bir ölçüde belirliyor. Almanya’yı eleştirirken bile ona hem dışarıdan bakanın merakıyla hem içeride yaşamış olanın yakınlığıyla bakıyorum.
Kahvaltıdaki tartışmamız bitmedi. O düzeni suçluyor, ben insanı. Belki ikimiz de haklıyız. Kötü kurumlar kötüye eğilimi ödüllendirir, iyi kurumlar onu zorlaştırır, ama hiçbir kurum insanı seçimin yükünden kurtarmaz. Kant’ın insanı kötüye eğilimle doğar, yine de seçiminden sorumlu kalır. Kurumlarına yaslanarak ayakta duran bir ülke için de soru bu. Kurumlar sarsıldığında geriye yalnızca tek tek insanların seçimleri kalıyor.
Bugün İstanbul’a dönüyorum, Berlin gazeteleriyle ilgilenmek bundan sonra oğlumun işi. İşgücü olarak çağrılıp insan olarak kalanların çocuklarından biri bugün bir eyaleti yönetiyor, bir diğeri başkenti yönetmeye hazırlanıyor. Oğlum onlar gibi bir işçi çocuğu değil, ama o da bir göçmen. Almanya’yı belki benim tanıdığımdan başka türlü tanıyacak.