Sevgili günlük…

3 Mart 2026

24 Şubat, Berlin

Doğu Alman polisiyeleri okumaya başladım. Doğu Berlin’de geçen. Elbette Batılı gözlüklerle yazılmış olan ve o dönemi, reel sosyalizmin bütün hatalarını abartarak anlatan ve örneğin sağlık ve eğitimin herkese ücretsiz olduğu gibi gerçekleri es geçen taraflı eserler bunlar. Bütün bunları bilerek okuyorum bu romanları. Ama o karanlık dünya, en azından polisiye romanlarda çok ilgimi çekiyor. O belirsizlik, o geleceğin nasıl olacağıyla ilgili bilinmezlik, insan ruhlarına sinen melankolik karanlık. Elbette bu sayede insan doğasının çırılçıplak ortaya serilebilmesi.  

Bugün eve temizliğe geldiler. İki Sırp kadın. Nazlı buldu bu iki kadını. Anne-kız. O kadar hızlılar ki, üç saatte bizim birkaç ayda berbat hale getirdiğimiz evi tertemiz yaptılar. Nazlı ilginç bir kadın. İstanbul’dan yıllar önce çıkıp İngiltere, İrlanda dolaşıp, oralarda bar, restoran filan işletmiş ve ardından kendisine uygun şehrin Berlin olduğuna karar vermiş. 

Benim sık sık gittiğim, daha önce sözünü ettiğim ‘1480 Berlin’ adlı Alman birahanesinde garson olarak çalışıyor şimdi. Beni kitaplarımdan, FluTV’den takip ettiğini söyledi ve arkadaş olduk kısa sürede. Onun sayesinde iki dağınık erkeğin sorunu çözüldü. 

Bir de Buse var. Mimarlık eğitimini Viyana’da aldıktan sonra birkaç yıl önce Berlin’de çalışmaya başlamış. Geçen seneki ‘Günler’de ondan kısaca bahsettiğimi anımsıyorum. O da bize usta gönderdi ve evdeki ufak tefek ama önemli tamiratlar yapılabildi. Ayrıca bu hafta bize perde seçmemizde yardım edecek sanırım.

Bu arada bu seneki ‘Berlinale’nin sürprizi İlker Çatak ve Emin Alper oldu. Biri Altın Ayıyı, diğeri Gümüş Ayıyı kazandı. Bugün Emin Alper’in yaptığı konuşmanın yeterli olmadığını ve neredeyse hiçbir işe yaramadığını iddia eden bir yazı gözüme çarptı online gazetelerden birinde. 

Bir yönetmenin hayatındaki, en azından o zamana kadarki en önemli ödülü aldığı törende yaptığı konuşmanın içeriğinin bağlamsal olarak doğru olmadığını iddia eden insanların bu tutumlarının haset içerdiğini düşünüyorum açıkçası. Emin Alper sanatıyla, sinemasıyla derdini anlatan biri ve siyasi mesajlarını iletmek için başka mecraları kullanıyordur büyük olasılıkla. Ya da kullanmıyordur. Bizi ilgilendirmez. Birinin neyi nasıl yapması gerektiği üzerinden bir şeyler söylemek yerine, kendi derdini kendi kelimeleriyle anlatmayı denese keşke insanlar. 

Birini yaptığı ya da yapmadığını düşündüğümüz bir şey üzerinden eleştirerek bir şeyler anlatmak kolaycılığından kurtulmak gerekiyor. Böyle yapıldığında insanın aklına sadece şu geliyor: Acaba Emin Alper bu kadar ön plana çıkmasaydı onun bu düşüncelerini eleştirmek aklına gelecek miydi söz konusu kişinin? Bu bir fırsatçılık gibi durmuyor mu? Hatta benim bu yaptığım bile benzer bir şey değil mi son tahlilde? 

25 Şubat, Berlin

Hep değerler değerler deyip duruyorum. Bu konuda en azından adam gibi bir makale yazmam gerekiyor. Makalenin yeterli olmadığını, bu konunun bir kitap olmayı hak ettiğini elbette biliyorum. Psikoterapinin ana konusunun değerler olması gerektiğini düşünen biri olarak hem de bunu mutlaka yazmalıyım. Psikoterapinin felsefesi olarak da düşünmeli bu konuyu. 

Kahvemi demledim, Brahms’ın piyano eserlerinden yapılan bir çalma listesi de açıp bilgisayarın başına geçtim. Bu arada Özlem’den (Balçın) mesaj geldi, ‘Günler’i okumuş. İyi geldiğini yazmış. Bir kitap için söylenebilecek en iyi söz bu olsa gerek. Kitabın bir insana iyi gelmesi; daha ne yapabilir ki bir kitap? Kant’ın felsefe için söylediği şeyi anımsattı bana bu yorumu Özlem’in. “Felsefe bir ilaç gibi iyi gelmelidir,” der büyük filozof. Bir kitap da ancak bunu başarabilir, o da başarabilirse. 

Özlem de hayatıma yeni giren, Levent gibi hızla dost olduğum insanlardan biri. Hayat geçen yıl bana iyi davrandı. Levent’le Özlem’i verdi. 

Yarın İstanbul’a dönüyorum. Akşam Zorlu Touche’de Pınar’la programımız var. Konumuz ‘saplantı’. Biraz da Masumiyet Müzesi’ni konuşuruz; popüler oldu ya. Böyle durumlarda utanıyorum kendimden. Ama sanırım pop kültüre dahil olunduğunda yapacak bir şey kalmıyor. Ya orada olmayacaksın, ama oradaysan gerekeni yapacaksın. Ruhumu sattım sonunda. 

“Ruhuma sahip olabilirsiniz ama bedenime asla!” Yeni mottom bu olacak sanırım. 

“Bana ne yediğini söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim. Yumurtanın beyazından omlet ve yanında avokado mu, sucuklu menemen mi?” 

“Eğer durup dururken hamburger yiyip yanında bira içiyorsan – sus Ayberk – kendi üzerindeki kontrolü kaybetmişsin demektir.” 

28 Şubat, Arnavutköy

Doorstep’teyim. Sabah 08.00. Doorstep sabah klasik müdavimleriyle bugün. Hasan’a onun ve Doorstep müdavimleri için imzaladığım ‘Günler’i verdim. Vegan çiftimiz Kerem ve Duygu köpekleriyle burada. Mahallemizin, yoganın felsefesinin ‘y’sini kendi hayatına sokmayı becerememiş ünlü yogacısı da iki güzel köpeğiyle burada. Hasan’ın köpeği Punch ve Vegas şimdi dışarı çıkıp mahallenin diğer köpeklerini çağırmak için havlamaya başladılar. Okan soğuk olduğuna aldırmadan dışarıda kitabına gömülmüş. 

Artık şaşırmamam gerektiğini biliyorum ama yine de şaşırıyorum. Masumiyet Müzesi kitap olarak yayınlanalı yıllar oldu ama dizinin çıkması bekleniyormuş insanların saldırması için. Hiçbiri de kitapla, edebiyat eserinin biçimiyle ilgili herhangi bir yorumda bulunmuyor. Biri Kemal’in çok kötü bir insan olduğunu ve bu nedenle kitabın adının ‘masumiyet’ olmasının çelişki olduğunu söylüyor. Bir diğeri 30 yaşında bir erkekle 18 yaşında bir kızın arasındaki ilişkinin aşk olamayacağını iddia ediyor – Lolita diye bir kitaptan haberi yok sanırım. Benim canımı sıkan bu yazıları yayınlanmaya değer gören yayın organları. 

Bir de eski sevgili çıkmış, ben dizide kendimi buldum, beni anlatmış diyor. Anlıyoruz ki dizi yayınlanana kadar kitaptan haberi bile olmamış, okumamış yani. 

1 Mart, Arnavutköy

Haklı olmayan bir savaşın insanlarını haksız yere öldüren bir rejime karşı yürütülüyor olması, o savaşı haklı kılar mı? Yoksa bu sadece uluslararası bir terör eylemi midir? Kuralları kim belirliyor artık? Zaten kurallar var mıydı? Yoksa sadece var gibi mi yapılıyordu? Batı dünyasının yüzyıllarca süren kolonyalist refahı sırasında edindikleri sahte nezakete gerek bile duymuyorlar artık. Bütün ‘acıma’ duygularını hayvanlara saklayıp Orta Doğu halklarına ‘böcek’ muamelesi yapmayı kendilerinde hak görüyorlar. 

İstanbul’da iyi hissetmiyorum artık kendimi. Nedense güvende değilmişim gibi. Emniyet hissinin olmadığı, kendimi ait hissetmediğim bir coğrafyaya dönüştü burası. Bu da artık yurtsuz olduğum anlamına geliyor. Heimatlos. 

Bu akşam Ataşehir DasDas’ta ‘Terapist&Antiterapist’ var ve mutluluğun bir tuzak olmasını konuşacağız. Nasıl bir tuzağa dönüştüğünü. Amacı mutluluk olarak belirlediğimizde nasıl ulaşılamaz bir hedefe dönüştüğünü. Bu kadar geçici bir duygunun peşinden koşulmasının nasıl nafile bir çaba olduğunu. Memnuniyetle mutluluğun birbirlerinden farklı şeyler olduğunun neden önemli olduğunu. Hazla mutluluğun aynı şeyler olmadığını. Aristotelesçi mutluluk kavramının önemini. Kanatçı etiğin insanın hayatını üzerine inşa edebileceği tek hayat biçimi olduğunu. 

Bütün bunların insanlara ne kadar uzak şeyler olduğunu biliyorum ama ben de başka bir şey bilmiyorum ki. Kendimi iyice izole bir hayat yaşıyor gibi hissediyorum, oysa sahneye çıkıp insanlara bir şeyler anlatıyorum, onbinlerce insan beni takip ediyor ve sanki birileriyle aynı görüşleri paylaşıyormuşum gibi sahte bir doğuyor böylece. 

2 Mart, Küçük Bebek

Nasıl bir dünyada yaşıyoruz? Artık ülke başkanlarının, dün söyledikleri şeylerin tersini söylediklerinde bile en ufak bir şekilde yüzleri kızarmıyor ve ayrıca söyledikleri yalanlara insanların sorgusuz sualsiz inanmasını bekliyorlar. Ya da bunu beklemiyorlar bile, sadece öylesine konuşuyorlar ve devam ediyorlar. Narsizmle psiko-sosyopati arasında gidip gelen kişilik yapıları.. 

Ne olursa olsun, ABD ve İsrail saldırıları sonucunda, yıllarca baskı rejini uygulamış bile olsalar, ülkenin ileri gelenlerinin öldürülmesi, o ülke insanlarının göbek atmasına neden olacak bir şey olmamalı gibi geliyor bana. Bir ülkenin rejimini beğenmemek başka, uluslararası hukuka uymamak başka başka şeyler. Hamaney’in yaşayıp yaşamaması, iktidardan indirilmesi tamamen İran’ın iç sorunu ve gerçekte Çin’e yönelik bir operasyonun bir parçası olarak gelen ölümler İran halkını düşünerek yapılan bir eylemmiş gibi gösterildiğinde insan kendini aptal yerine konmuş gibi hissediyor. Belki hepimiz birer aptalız. Bütün aptallar gibi aptal olduğumuzun farkında değiliz. 

Günün süsü Hannah Arendt’ten olsun: Öyle anlar geliyor ki, / Çoktan unutulmuş belki, / O anlarda eski yaralar, / Durmadan kemiriyorlar. (Çeviri benim)

10Haber bültenine üye olun, gündem özeti her sabah mailinize gelsin.