15 Mayıs, Berlin Minoa
Son günüm Berlin’de. Yarın Yağmur’la Paris’e geçiyoruz. Garip bir burukluk var içimde. Son zamanlarda çokça olduğu gibi. Nedenini bilmiyorum, bilmek de istemiyorum. Minoa’da oturmuş hayata bakıyorum. Gencecik çalışanlar, bir ara durak olarak burada çalışan genç insanlar. Mesela biri, Natalia, sanat ve Germanistik okumuş. Bir sanat galerisinde çalışmak ve sanatını hayata geçirmek istiyor; hayali bu.
Bugün ilk çalışma gününde olan bir genç daha var Minoa’da. Cem, Erzincanlıymış. Diğer Türk çalışanlarla konuşurken öğrendim. Birbirlerinin nereli olduklarını soruyorlar birbirlerine. Kulaklarında küpe var, ama yine de Erzincanlı mı Erzurumlu mu oldukları üzerinden sohbet eden göçmenler onlar. Bir eleştiri değil bu. Bir tespit yalnızca. Cem dokuz aydır burada olduğunu, dokuz ayın nasıl geçtiğini anlamadığını söylüyor. Gülümsüyorum. Aslında bu kadar kısa bir süreyi çok uzun sanmış olması, ne kadar da zor günler geçirdiğini göstermiyor mu?
Terapi için başvuran genç göçmenler. Almanya’nın çeşitli şehirlerinden. Akıllı, eğitimli, hayatını düzenlemeye, kendilerine bir gelecek kurmaya çalışan çalışkan, umutlu ama umudunu zaman zaman yitirip kendilerini kaybolmuş hisseden genç beyinler. İçimi ısıtıyorlar ama üzülüyorum da onlar için. Gelecek bir gün gelecek ve hayatlarında hiçbir şeyin değişmediğini, dünyanın değişmediğini, aynı mutsuzlukların farklı içeriklerle peşlerini bırakmadığını deneyimleyecekler. Ve belki de bana kızacaklar yıllar sonra. Onları kandırmış olmakla suçlayacaklar beni.
Saat 14.49. Birazdan hastam gelecek.
18 Mayıs, Paris
Çiğdem, Yağmur bir yerde kahvaltı etmeye çalışıyoruz ve bize zorla brunch yaptırmaya çalışıyorlar. Oysa sadece kahve içmek ve bir croissant yemek istiyoruz. Boğazdaki serpme kahvaltıcılardan tavsiye almış gibi Fransız kafe sahipleri.
Biraz önce Berlin Morgenpost’ta bir haber okudum. Zaten bildiğimiz bir şey, dünyada en çok dönerci Berlin’de. Almanlar sahiplendiler döneri. Alman birinci liginde futbol oynayan siyahi bir İngiliz futbolcuya en çok sevdiği Alman yemeğini sordular bir TV programında, “Döner,” diye yanıt verdi.
Tipik Batılı bir tavır var Almanlarda da; eğer ülkede hoşlarına gitmeyen bir şey olursa, kesin göçmenler yapmıştır, ama döner onların yemeği. İnanın hiç umurumda değil, dönerin kimin olduğu. Yeter ki lezzetli olsun, ama göz göre göre de kültür hırsızlığı rahatsız ediyor insanı.
Oğlum sıkı bir solcu oldu. Hepimizi kırıp geçiriyor öfkeyle. Hiçbirimize anlayışı yok. Bu yaştaki beni, neredeyse dağa çıkmamakla suçlayacak. Kendi yirmi yaşımı görüyorum onda. Babamla ne sıkı, öfkeli, şiddetli kavgalar ederdim. Bilmiyor olmakla, cehaletle filan suçlardım onu.
Paris’ten eve dönüyorum. Dönüyoruz. Biraz canım sıkkın. Çocuklarım Avrupalı olmuşlar, bu da zaten beklenen bir şey. Çünkü böyle bir eğitimden geçtiler. Hepimiz yalnızız, her birimiz yalnızız.
Kim ki hayal kurar, yalnızca hayal kırıklığına uğrar.
Günün süsü Edip Cansever’den: Soğuk biralar ayarlandı, soğuk her şey / Ve bütün ilişkiler / Birden yerini aldı.