Veda Edilemeyen Silahlar

16 Ekim 2026

“Savaş o kadar uzun sürüyor ki, bitmiyor.  Ama bitmiş gibi geliyor.”

Bu sözleri, Koya Kamura’nın yönettiği Sokcho’da Kış adlı Fransız filminde işittiğimde taşıdığı sarsıcı gerçeklik duygusuyla irkildim.

Söz, hayatını öyle sürdürmek için hiçbir neden göremediği hâlde öyle yaşamaya devam eden, 25 yaşındaki Koreli genç bir kadının hikâyesinin içinden geliyordu.

İyi bir eğitim almış olmasına rağmen küçük bir pansiyonda oda temizliyor, konuklara yemek yapıyordu.

Annesini temizlemekte ustalaştığı balon balıklarıyla başbaşa bırakıp giden, Fransız olduğunu ve bu terk edişi onun kadının karnında olduğunu bilerek yaptığını sonradan öğrendiği babasını hiç görmeden büyümüştü.

Karlı bir kışın ortasında, ta Fransa’dan kalkıp bu melankolik, ıssız şehre gelen pansiyonun müşterisi bir tuhaf adamla birlikte, onun görmeyi istemesi üzerine, Kuzey ve Güney Kore arasındaki “Savaşsız Bölge”yi geziyorlardı.

Çok satan resimlendirilmiş kitapların yazarı-çizeri olduğu anlaşılan adam, gülmeyi bırakın, yüzünde yaprak kımıldamayan biriydi.

Kulaklarına taktıkları cihazlarla, bir müzeyi gezer gibi orada dolaşırlarken duydum bu sözleri.

Çocukluğumda bizden askerlerin de katıldığını işittiğim bir iç savaş yüzünden bir yapay sınırla yarıdan bölünmüş aileleri anlatıyordu kulaklıklardaki ses.

Babasız oluşuyla bir bakıma o da bölünmüş bir aileye ait sayılabilecek genç kadının, etkileyici illüstrasyonlarından başka hakkında pek bir şey bilmediği bu yabancı adama duyduğu çekingen ilgi, hiç görmediği babası ve o adamın da geldiği onun ülkesiyle belki bilinçaltında kurmuş olabileceği karmaşıklığı düşündürüyordu.

Zihnimde, tam iki yıl önce bir güz akşamı Hatay’da, Reyhanlı’dan uçsuz bucaksız ovada güneşin batışını izlediğim an belirdi.

Konuğu olduğum çiftliğin doğma büyüme oralı emektarı, hemen önümüzdeki belli belirsiz seçilen tel örgüyü göstermiş, ötesinin Suriye olduğunu söylemişti.

O gece sessiz odamda, savaşlarda bir gücün diğerini alt etmesini beklemenin mutlaka insani bir eksikliği olabileceğini ve bazı durumlardaki anlamsızlığını düşünmüştüm.

Savaş bitmiyordu.

Bugün de sürdüğü gibi.

İkinci Genel Savaş’tan hemen sonra doğmuş biri olarak, bütün ömrüm, bir türlü tam sönmeyen bir ateşe benzeyerek bir yerlerde yaşanmakta olan o “savaş denen berbat şeyin” gölgesinde geçmişti.

Asıl kötülük buydu.

Belki de bundan, okuduğum her siyasi yazıyı, taraflarını göremediğim bir savaşın uzantısı gibi gördüğüm oluyor.

Oysa o yazıların hepsinin böyle genel bir niyetle yazılmadığını biliyorum.

Yine de okuduklarımın gerisinde, söylenenlerden daha büyük, sınırlarını kestiremediğim bir çatışma seziyorum.

“Aydınların hakikat duygularının artık zayıfladığını” düşünen Julien Benda’nın “Aydınların İhaneti” için yazdığı önsöz şöyle başlıyordu:

Tolstoy, orduya katıldığında, subaylardan birinin yürüyüşte sırayı bozduğu gerekçesiyle bir askeri dövdüğüne tanık olur. Subaya şöyle der:

“Kendin gibi bir insana bu şekilde davranmaktan utanmıyor musun? Hiç mi İncil okumadın?”

Subay karşılık verir:

“Peki, sen, hiç mi Ordu Tüzüğü okumadın?”

O önsözün ilerleyen bir bölümünde şu satırların altını çizmiştim:

“İnsanları maddi şeyleri elde etmeye yöneltenlerin adalet ve insafa ihtiyaçları yoktur.”

10Haber bültenine üye olun, gündem özeti her sabah mailinize gelsin.