Demokrasi bir “ara rejim” miydi? İnsanoğlu fabrika ayarlarına mı dönüyor?

ABD, kurulduğu tarihten bu yana, 250 yılda yaklaşık 400 askeri müdahale gerçekleştirmiş. “Amerika zaten hep böyleydi, değişen bir şey yok,” demek bizi daha “radikal” hissettirse de, aslında değişen bir şeyler var!

11 Ocak 2026

Yeni nesil “ara rejim” lafını belki hiç duymamış olabilir. Yaşları 45-50 olanlar dahi sonradan duydular, okudular, belki merak edip biraz derinine indiler… Benim babam üç “ara rejim” yaşamıştı; ben ikisine şahit oldum. 

“Ara rejim,” ülkemizde, askeri darbe ile “demokrasi”nin askıya alındığı, ülkenin bir süre askerler veya onların görevlendirdiği siviller tarafından yönetildiği dönemlere verilen addı. En azından biz öyle öğrenmiştik. “Ara rejim” basit bir tabir değildi. İçinde güçlü bir varsayımı barındırıyordu. Bu varsayıma göre, esas olan parlamenter demokratik yönetim biçimiydi; bu yönetim biçimine (memleketin yüksek çıkarları gereği) bazen ara veriliyordu. 

Nitekim dünya literatüründe de “ara rejim” (interim government, provisional government) tabiri mevcuttu ve aynı varsayıma dayanıyordu: Bazı kriz durumları (savaş, darbe, iç savaş, ağır ekonomik ve siyasi bunalım) yönetimin sürdürülmesini imkansız hale getirince, geçici hükümetler göreve geliyordu.  “Geçici hükümetler, genellikle seçimler gibi düzenli bir siyasi süreçle, kalıcı bir hükümet atanana kadar iktidarı ellerinde tutuyorlar”dı.

İnsanlık tarihi demokrasi tarihi değil

Bugünün çocukları nasıl, bilgisayarsız, cep telefonsuz, internetsiz  bir dünya bilmiyorlarsa, biz, II. Dünya Savaşı’dan sonra “Batı Yarıküre”de doğanlar da, “demokrasisiz” bir dünya bilmiyorduk. Evet, az gelişmiş ülkelerde demokrasi olmayabiliyordu. Komünist ülkelerde de yoktu. “Gelişmekte olan” ülkelerde, demokrasi de “gelişmekteydi.” Ama açık olan bir şey vardı, medeniyet demokrasiyle eşitti. Biraz “yardım”la  herkes “oraya” gelecekti, başka çare yoktu. 

Zamanla, insanlık tarihinin demokrasi tarihi olmadığını öğrendik. İster, İngiltere’deki, halkı pek ilgilendirmeyen, aslında toprak sahibi beylerle, kral arasındaki bir anlaşma olan 1215 tarihli “Magna Carta”yı esas alın; isterseniz köleleri kapsamayan Atina demokrasisini (M.Ö. 500’ler) başlangıç kabul edin, demokrasinin insanlık tarihindeki geçmişini 2500 yıldan daha geriye götüremezsiniz. Bugünkü “insan”ın tarihi ise 300 bin yıl önce başlamış. 400 bin yıl diyenler de var. (Milyon yıl öncesine ait bulgular da var ama, bilim adamları onlara “insansı” demeyi tercih ediyor.) Çağdaş antropoloji, avcı-toplayıcı insan topluluklarının da, hiç de sanıldığı gibi eşitlikçi-demokratik olmadığını, az ya da çok hiyerarşik, katı otoriter veya yarı-demokratik, coğrafyadan coğrafyaya değişen, “ortaya karışık” yapılar olduğunu ileri sürüyor. Dolayısıyla onları da dışarıda bırakıyorum.

Demokrasi tarihini 2500 yıl geriye götürme iyimserliğini göstersek bile, bu dönem içinde az sayıda coğrafyada demokrasinin egemen olması, son derece parçalı dönemleri kapsayan, en iyimser toplamla birkaç yüz yıldan ibaret. Yunan şehir devletleri M.Ö. 146 yılında Roma İmparatorluğu’na katılmış. Roma’nın, asiller (patrici) ve halk temsilcilerinin (pleb) yer aldığı, senato ağırlıklı “oligarşik demokrasi” veya “cumhuriyet” olarak adlandırılan dönemi, M.Ö 27’de İmparator Augustus Caesar tarafından sonlandırılmış. Doğu toplumlarında ise, savaş beylerinin toplanıp karar aldığı savaş meclisleri dışında, demokrasinin d’si dahi görülmemiş.

Diyebilirsiniz ki, II. Dünya Savaşı’ndan bu yana sürekli yükselen, gelişen bir demokrasi ortamı var. Arada belki Batı yarıküre anti-komünist McCarthy dönemini, doğu yarıküre Stalin dönemini yaşadı ama, Berlin duvarı yıkılınca liberal demokratik düzen küresel çapta egemenliğini ilan etti ve “insan haklarına dayalı demokratik yönetim biçimi” tüm dünyada öne çıktı, ideal haline geldi.

Ben de diyebilirim ki, dünyada demokrasiyle ilgili gelişmeleri izleyen kurumlar var. Bunların en ciddilerinden biri “The Economist Intelligence Unit” (EIU), İngiliz medya şirketi The Economist’in  araştırma ve analiz bölümü… Bu kuruluş, aylık ülke raporları, beş yıllık ülke ekonomi tahminleri, ülke risk raporları ve sektör raporları gibi araştırma ve analizlerin yanı sıra her yıl bir de “Demokrasi Endeksi” yayınlar. İlk kez 2006 yılında yayınlanan bu endekste, ülkelerin demokratik performansları 10 üzerinden notlanır. Her yıl için ortalaması alınır. 

EIU’nun son raporu 2024 verilerini kapsıyor. (2025 verileri muhtemelen önümüzdeki ay yayınlanacak.) 2024 ilginç bir yıl, çünkü tarihte ilk kez bu kadar seçim üst üste gelmiş. The Economist konuyla ilgili haberinde EUI’nin 2024 sonuçlarını, bir grafik eşliğinde, şu sözlerle özetliyor: “Küresel ortalama, 2015’teki 5,55’lik yüksek seviyeden 5,17’ye düşerek (grafikte dramatik bir düşüş eğrisi görüyoruz) yeni bir rekor (düşük) seviyeye geriledi. Dünya nüfusunun sadece %6,6’sı tam demokrasi içinde yaşıyor; bu oran on yıl önce (yüksek seviyedeyken yani) %12,5 idi. Ve dünya nüfusunun büyük bir kısmı — şu anda her beş kişiden ikisi — otoriter yönetim altında…” 

2006’dan bu yana dünya demokrasi notu 10 üzerinden en fazla 5.55 almış (Ekonomist buna yüksek diyor) ama orada bile tutunamamış. (Economist’in haberine buradan, EUI’nin raporunun tamamına şu linkten ulaşabilirsiniz.) Ekonomist bu endekste, 167 ülkenin rejimlerini 4 kategoriye ayırmış: Tam demokrasi, özürlü demokrasi, hibrid rejimler, otoriter rejimler… Türkiye 2024’de, hibrid rejime denk düşen 4,3 puanla, 103. Sırayı almış.

Venezuela örneği ne ilk ne tek

Bu konu uzun süredir kafamın bir köşesinde beni rahatsız etmekle meşguldü; ABD’nin 3 Ocak’taki Venezuela operasyonunun ilk bir-iki gününden sonra, zihnimdeki diğer düşünceleri itip-kakarak, dirsekleyerek öne geçti. Bir yandan gelişmeleri izlemeye çalışırken, bir yandan da kafamda sürekli tek bir soru dönüp duruyordu: Değişen ne?

Öyle ya, ABD yabancı bir devlet başkanını kaçırıp yargılanmak üzere kendi ülkesine ilk kez getirmiyordu. 1989 yılında, Baba Bush başkanken (George H.W. Bush), ABD, Panama’nın fiili yöneticisi General Manuel Noriega’yı görevden almak için Panama’yı işgal etmişti. Gerekçe, ABD vatandaşlarına yönelik tehditler, seçim sahtekarlığı, yolsuzluk, uyuşturucu kaçakçılığı, uyuşturucu Karteli Medellin’den rüşvet alma ve kara para aklamaydı. Venezuela örneğinde olduğu gibi, aylar önce, Noriega’ya Miami’de uyuşturucu kaçakçılığı suçlamasıyla dava açılmıştı. Noriega aslında, biraz bağımsızlık peşinde koşma hatasına düşen bir müttefikti. O dönemde, Vietnam’dan bu yana ABD’nin en büyük askeri operasyonu olan işgal, Noriega’nın kuşatılması, teslim olması ve ABD’ye nakledilmesiyle sona erdi. Noriega, ABD’de yargılandı ve hapse atıldı. ABD ve Fransa’da yıllarca hapis yattıktan sonra, sonunda Panama’ya geri gönderildi ve 2017 yılında hapishanede öldü.

Senaryosunda biraz farklılıklar olmakla birlikte, daha çok bilinen operasyon, Irak’ın işgali ve Devlet Başkanı Saddam Hüseyin’in yakalanmasıydı. Bu kez sahnede oğul Bush (George W. Bush) vardı. Oğul Bush batı dünyasının pek çok liderini işgale askeri-lojistik destek vermek üzere ikna etti ve ABD operasyonunu, sosyal-demokrat hükümetlerin de katıldığı, uluslararası bir koalisyonun operasyonu olarak “meşrulaştırdı.”  İşgal gerekçesi, Saddam Hüseyin hükümetinin kimyasal, biyolojik ve nükleer kitle imha silahları ürettiği ve terörist grupları desteklediğiydi. Saddam, ABD öncülüğündeki işgalden dokuz ay sonra, Aralık 2003’te ABD güçleri tarafından yakalandı, bir Irak mahkemesi tarafından yargılandı, ölüm cezasına çarptırıldı ve 2006 yılında idam edildi. O da, 1980’lerdeki İran-Irak savaşında ABD ile ittifak halindeydi. ABD askerleri hakimiyeti sağladıktan sonra, üç temel işe yoğunlaştılar: Ülkeyi yağmalamak, Saddam’ı yakalamak ve kitle imha silahlarını bulmak. İlk ikisinde başarılı oldular. Ama üçüncüsünde başarısızdılar, çünkü tüm işgal bir “istihbarat yalanı” üzerine kurulmuştu. Silâh-milâh yoktu.

250 yılda 400 askeri müdahale

Bunlar Maduro’nun kaçırılmasına benzeyen operasyonlar. Özellikle Noriega operasyonu ile olan paralellik ilginç. Çünkü her ikisi de neredeyse tıpatıp aynı senaryo ile gerçekleştirilmiş. Uyuşturucu gerekçesinin kullanılması, önceden ABD’de açılan dava, her iki operasyonun da parlamentoyu by-pass ederek gerçekleştirilmesi ve iki yakalamanın tarihinin de 3 Ocak olması…

Bunların dışında ABD tarihi boyunca yabancı ülkelerde yüzlerce müdahaleye karışmış, kurulduğu 1776 ile 2026 yılları arasında, 250 yılda yaklaşık 400 askeri müdahale gerçekleştirmiş. Bu operasyonların yarısı 1950’den sonra, %25’inden fazlası ise Soğuk Savaş sonrası dönemde yapılmış. Yani komünizmin tasfiyesinden sonra, küresel planda yükselmesi beklenen ve yükseldiğine inanılan insan hakları ve demokrasi ortamında, müdahaleler yoğunlaşmış. 

ABD’nin dış müdahale gerekçeleri, ekonomik ve siyasi fırsatlardan toprak genişlemesine, komünizmle mücadeleden demokrasinin desteklenmesine, ABD vatandaşlarının ve diplomatlarının korunmasından terörle mücadeleye, rejim değişikliğinden ulus inşasının teşvik edilmesine, uluslararası hukukun uygulanmasından uyuşturucuyla mücadeleye kadar büyük çeşitlilik gösteriyor. 

Bunlara bir de, rejim değişikliği sağlamak için, sayısı belirsiz askeri-sivil darbenin kışkırtılmasını veya desteklenmesini, milis güçlerine, kontr-gerillalara verilen destekleri, terör örgütlerinin kurulmasını veya desteklenmesini, isyan çıkarılmasını, iç savaşta taraflardan birinin yanında saf tutulmasını, demokratik rejimlerde bazı partilerin açık veya örtük desteklenmesini eklersek, “müdahale” listesi kabardıkça kabaracak.

Bu kadar kabarık bir askeri müdahale ve örtülü operasyon tarihi olan ABD’nin demokrasi tarihi de aynı ölçüde bulanık ve özürlü… İki Harvard profesörü, Steven Levitsky ve Daniel Ziblatt 2018 yılında (Trump’ın ilk döneminin ortasında) yayınladıkları kitapları “Demokrasiler Nasıl Ölür”de (How Democracies Die), ABD’nin ancak 1965’den sonra “tam demokratik” diye adlandırılabilecek bir evreye girdiğini, bu süreçte otoriterliğin, ırkçılık bağlantılı dışlamacılığın aşıldığını ama aynı zamanda, git gide birbirine düşman hale gelen iki kutuplu siyasetin de tohumlarının atıldığını ileri sürüyorlardı. 

Yazarlar, 1990-2015 arasını dünya tarihinin en demokratik dönemi olarak nitelerken, 2016’dan itibaren Trump’ın yükselişinin dünya demokrasisine bir tehdit haline geldiği tespitini yapıyordu. Levitsky ve Ziblatt, ABD başkanını, “Nixon’dan bu yana ABD’nin başına gelen, demoraksiden nasibini en az almış yönetici” olarak niteliyordu. 

Değişen ne var, yeni olan ne 

Venezuela operasyonunun arkasına, böyle bir tarihi geri plan koyduğunuzda, “eski tas eski hamam” gibi bir görüntü ortaya çıkabilir. “Amerika zaten hep böyleydi, değişen bir şey yok,” demek bizi daha “radikal” hissettirse de, aslında gözlerimize siyasi bir katarakt inmeye başladığını da gösteriyor olabilir. Çünkü, değişen bir şeyler var! 

Birincisi, belki henüz sürecin başlarındayız, kurumlar mücadele etmeye devam ediyor, ama bütün seçimli otokrat rejimlerde olduğu gibi, ABD’de de, demokratik rejimin tüm denge ve denetleme mekanizmaları mevcut hükümet tarafından birer birer tahrip ediliyor. Yasama, yürütme ve yargının tek elde toplanmasına çalışılıyor. Anayasanın etrafından dolaşılıyor. Yüksek Mahkeme ele geçirilmiş olduğu için yargı müessesinin direnişi, yapılmak istenenleri ancak geciktirebiliyor, engelleyemiyor.   

İkincisi, beğenseniz de beğenmeseniz de batı demokrasilerinde yönetimlerin, meşruiyet arama, rıza üretme, kamuoyunu hazırlama gibi dertleri vardı. Şimdi bunun yerini, hiçbir dayanağı olmayan iddialarda bulunma, gözünün içine bakarak yalan söyleme ve “ben giderim, arkamdan gelen gelir, gelmeyen kendi bilir,” tavrı aldı. Tehdit, şantaj, açıktan pazarlık normalleşti. Uluslararası hukuk, egemenlik hakları hiçe sayılabiliyor. Baksanıza adam, “Grönland bana lazım,” diyebiliyor. Aynı anda Kolombiya’yı, Meksika’yı, Küba’yı tehdit edebiliyor. Küstah biçimde, Venezuela’yı ABD’nin yöneteceğini söyleyebiliyor. Uyuşturucu kartelleri, klasik Mafya’nın “kurallara” dayalı çalışma tarzını değiştirdi. Trump yönetimi de, kendisinden önce Amerika’ya takılan “Haydut Devlet” lâkabındaki, haydutluğun tanımını değiştirdi. 

Üçüncüsü, ABD yönetiminin bu politikalarının arkasında güçlü bir sermaye desteği var. Bunun da ötesinde Trump, devletle sermayeyi organik olarak iç içe geçiriyor. Yılbaşı öncesinde, bu köşede sözünü ettiğimiz gibi “Kapitalizm kalıcı olarak şekil değiştiriyor.” Zaten, Sovyetler Birliği’nin çöküşünden bu yana uluslararası büyük sermaye, yüzyılın başından beri komünizm tehlikesi karşısında girdiği savunma pozisyonundan çıkma fırsatını elde ettiğini fark etmişti. Demokrasi, sosyal devlet, insan hakları gibi “tavizlerin” geri alınma zamanının geldiği, sol kültürel hegemonyanın kırılmasının mümkün olduğu hissedilmişti. Nitekim bunlar birer birer aşındırıldı. Tabuta son çivileri çakmak üzere seçimli otokratların, popülist sağ siyasetin önü açıldı ve Trump ile gelişmelerin üzerine tüy dikildi. 

Dördüncüsü, pozitivist bir dünya görüşüyle yetişmiş, laik, demokrat, rasyonel insanlara son derece ters, garip ve saçma gelse de, bütün bu politikaları destekleyen bir ideolojik arka plan var. Henüz inşa halinde ve belki hep inşa halinde olacak ama kritik kütleye ulaştığı noktada, modern dünyanın komünizmden sonra görülen en büyük ideolojik yapılanması ve onun kurumları ortaya çıkacak.  

Dini planda, evangelizmle museviliği birbiriyle kaynaştırmak ve kıyamet öncesi son büyük savaşa (Armageddon) hazırlamak (mevcut din bilgimiz şiddetle itiraz etmeyi gerektiriyor ama buna milyar dolarlar döken ABD kilise vakıfları var, bir o kadar parayı da İsrail döküyor); siyasi planda Trumpgilleri bir araya getiren bir tür “sağ enternasyonal” kurmak bu ideoloji ve kültür savaşının iki temel unsuru. 

Bunların yanı sıra kültürel planda insanlığın tüm bilimsel, sosyal, kültürel birikimi üzerinde güvensizlik yaratarak, yerine kendi resmi tarihlerini, dinlerini, hurafelerini, komplo teorilerini koymak, bunu sağlamak için, bilgi-kültür üreten kurumlar, üniversiteler, araştırma kuruluşları, müzeler, kültür kurumları, medya üzerinde baskı kurmak, onları satın almak veya çalışamaz hale getirmek; sosyal medyayı ve yapay zekayı (Elon Musk’ın Grok’unu, Grokpedia’sını hatırlayın) bilginin ve “kültürün” tek kaynağı haline getirip kitleleri kolay manipüle edilecek kıvama getirmek de bu savaşın bir diğer ayağı.

Hâlâ umut var mı? Yapılabilecek bir şey var mı?

“Demokrasi bir ara rejim miydi, insanlık fabrika ayarlarına geri mi dönüyor” sorusuna dönecek olursak… Meseleye bu yönden girmemin sebebi, bir “meczup”un akıl dışı “hezeyanları” ile karşı karşıya olmadığımızı ortaya koyabilmekti. Yoksa, “fabrika ayarlarımız budur, insan layığını bulur” diyecek noktaya daha gelmedim. 

Her şeyden önce, insanlık tarihinin bir demokrasi tarihi olmaması, bundan böyle hiçbir surette, özgür, eşit, demokratik, insan haklarına dayalı, adil bir toplum; uluslararası hukuka saygılı barış içinde bir dünya düzeni kuramayacağımızın bir kanıtı olamaz elbette. Şu anda benim görebildiğim tek bir umut ışığının olmaması da, geleceğin üzerine ambargo koyma hakkını bana vermez. 

Ama, “insanlık neler gördü, neler atlattı, bu da geçer ya hu,” ile de varılabilecek bir yer yok. Özgürlük, eşitlik, adalet, demokrasi ve insan hakları, tartışmayı gerektirmeyecek, “kendi kendini haklı çıkaran” değerler. Ancak bunların kendi kendilerine gerçekleşmesi de söz konusu değil. 

Bireyler olarak bize düşen, kültür savaşlarında ipin ucunu bırakmamayı, değerlerimizi ve kültürümüzü korumak için mücadele etmeyi, dogmalardan yakamızı sıyırıp yeni çağa uygun kültürel birikimi oluşturmayı öncelikli mesele yapmak… Eski mecraları kadük hale getirdiklerine göre, bu kültürel birikimi yayacak yeni mecralar oluşturmak… 

Geçim sıkıntısı, gelir eşitsizliği, adaletsizlik bütün dünyanın sorunu. Haliyle hepimiz için de birincil sorun. Bir yönüyle, bunların da ardında temel insani değerlerin yitirilmesi var. O zaman, önce bunu, sonra onu halledelim dememek…

Eğer değerleri kaybetmemek, onları güçlendirmek başlıca mücadele biçimiyse, “onları başarıya götüren neyse, biz de onu yapalım, onları kendi silahlarıyla vuralım,” demenin, mücadele etmeye çalışılan zihniyeti daha da güçlendireceğini akıldan çıkarmamak gerekir. Bir de, espri için bile olsa şu Trumpgillerin jargonunu kullanmamak; maksat teşhir olsa bile videolarını yorumsuz, itiraz kaydı koymadan yaymamak…  

Gerisi yaşamak, öğrenmek, aktarmak, ilişki kurmak, ikna etmek, yaparak örnek olmak, geniş anlamıyla siyasetin ve toplumsal kurumların içinde yer almak; tanıklık etmek, belgelemek, kayıt tutmak, araştırmak, sorgulamak; perde arkasını merak etmek, kuşku duymak, katılmak, maddi ve manevi desteklemek, hassasiyet göstermek, tepkini itidalle dillendirmek, yılmamak, ısrar etmek… Hepsi bu…

10Haber bültenine üye olun, gündem özeti her sabah mailinize gelsin.