Kral ve Başkan: Eski Dünya ile Yeni Dünya birbirinden uzaklaşırken… 

Kral Charles’ın ABD-İngiltere ilişkilerini tamir edecek alet çantası boştu. Aslında ABD’ye İngiltere’nin kırılan ulusal onurunu tamir etmek için gitmişti. Trump’a ağzının payını verirken “iç ferahlatan” Kral, ilişkilere bir katkıda bulunmadan döndü.

3 Mayıs 2026

Atlas Okyanusu’nun ortasında aktif volkanlardan oluşan ve kuzey-güney ekseninde 68 bin kilometre boyunca uzanan bir sualtı dağ silsilesi var. Bu volkanların püskürttüğü magma, okyanus tabanını genişleterek, Amerika ile Avrupa’yı (ve tabii Afrika’yı da) her yıl ortalama 4 santimetre birbirinden uzaklaştırıyor. İki kıta arasında ekonomik, kültürel, siyasi ve jeopolitik kopuşa doğru giden su üstündeki uzaklaşmayla kıyaslandığında, bu tektonik hareket, son derece masum ve sembolik kalıyor. 

Bu kopuş sürecinin ortasında, İngiltere Kralı III. Charles’ın 4 günlük ABD ziyareti, yaygın olarak, ilişkilerin düzeltilmesi çabası olarak görüldü. Oysa, bunun böyle bir ziyaretle pek de mümkün olmadığı alttan alta biliniyordu. Bu yüzden, Kral’ın bu gezisi tarihe muhtemelen, ABD-İngiltere ilişkilerini düzelten bir dönüm noktası olarak değil, “kaba cehalet” karşısında yenilmekten kurtulamayan “ince kültür”ün son parıldaması olarak geçecek.

Kral’ın ilişkileri tamir edecek “alet çantası” boştu

Kral Charles’ın ziyaretinin resmi gerekçesi, ABD’nin bağımsızlığının 250. Yılının kutlanmasıydı. Ama basın ve kamuoyu bu ziyarete, İran savaşı sürecinde iyiden iyiye bozulan iki ülke arasındaki (Churchill bir zamanlar yakıştırdığı sıfatla) “özel ilişkinin” tamir edilmesi misyonunu yüklemişti. İngiltere Başbakanı Keir Starmer, Trump göreve geldikten sonra ABD’ye yaptığı ziyarette, belalı gideceğini önceden tahmin ettiği ilişkiye Kral’ın ağırlığını da katmak istemiş, beraberinde Kral’ın Trump’ı İngiltere’ye davet ettiği bir mektup götürmüştü. Bu taktik kısa bir süre için çalışmıştı. 

Ancak Trump’ın “dostluğu” karşı taraftan ne alabileceği ile yakından ilgiliydi. İngiltere’yi İran savaşına katamayınca dostluk görüntüsü ortadan kalkmış, İngiltere’nin ve Başbakan Starmer’ın hakarete uğraması, aşağılanması dönemi başlamıştı. 

İngiliz ve Avrupa basınının “Trump’a fısıldayan adam” diye tanımladığı Kral’ın, Trump’la, ne onu herhangi bir şeye ikna edecek bir özel ilişkisi vardı, ne de ilişkileri tamir edebilecek bir “alet çantasına” sahipti. 

İngiltere Kralı, dış ilişkilerde kendi inisiyatifiyle hareket etmez, kendi seçtiği bir söylemi benimsemez, hükümetin bilgisi ve onayı dışında bir şey yapmazdı. Nitekim son şeklini Kral’ın verdiği bu konuşma da, devlet gelenekleri çerçevesinde, Kral’ın ekibi tarafından, dışişlerine ve başbakanlığa danışarak hazırlanmıştı. Ancak, Keir Starmer hükümetinin, ilişkileri düzeltmek için Kral aracılığıyla Trump’a gönderebileceği, onun alış-veriş diplomasisi tarzına uygun, ikna edici bir “mesaj” yoktu.

Kral ABD’ye, aslında, bir nezaket ziyareti çerçevesinde, ilişkilerde yeni bir sarsıntıya yol açmadan, İngiltere’nin kırılan ulusal onurunu tamir etmek için gitmişti. İngiliz kraliyet ailesinin bir mensubu olarak, genlerine işlemiş bulunan üstü örtülü mesajlar verme, espriyle karışık iğneleme, sıkıntılı durumlarda renk vermeme özellikleriyle, bunu belki de dünyada en iyi yapabilecek kişilerden biriydi. Nitekim, dostta-düşmanda hayranlık uyandıran bir şekilde bu misyonu yerine getirerek ve fakat ABD-İngiltere ilişkilerini ziyaret öncesi noktada bırakarak evine döndü. Geride kalan, “hiç değilse içimizde kalmadı” duygusunun ferahlatıcı rüzgarı, İngiltere ve Avrupa’yı aşıp bize kadar ulaştı.

Güçlü mesajlar içeren parlamento konuşması 

Kral Charles’ın parlamento konuşmasındaki birçok ifade, hemen izleyen saatlerden itibaren, haberlere ve yorumlara, sosyal medya mesajlarına yaygın biçimde konu oldu. 

Konuşmasının başında iki ulusun kaderlerinin birbirine bağlı olduğunu söyleyen Kral, Oscar Wilde’dan bir alıntı yaptı: “Günümüzde Amerika ile her alanda ortak noktalarımız var, tabii (bir tek) dil hariç.” Wilde’ın bu sözü aslında, ilk bakışta görünenin aksine, iki ülkenin iki ayrı kültür olduğunu vurgulamak için söylenmişti. Tabii bu söz, herkesin aklına, Kral Charles ile Donald Trump’ın birbiriyle taban tabana zıt üsluplarını getirdi. 

Zor günlerden geçtiğimizi belirtirken, Ortadoğu ve Avrupa’daki (Ukrayna) “çatışmaların” arkasına, yakın zamanda Trump’a ve yardımcılarına yapılan silahlı saldırıyı da takan Kral, “Sarsılmaz bir kararlılıkla şunu söyleyeyim: Bu tür şiddet eylemleri asla başarıya ulaşamayacak,” derken, sanki her iki kategoriyi de kapsıyor gibiydi. 

Kral, “daha dün” gerçekleştiğini söylediği ABD’nin kuruluşunun, “İngiliz Aydınlanması” üzerinde yükselmiş olduğunu vurguladı. Amerikan Haklar Bidirgesi’nin, İngiliz Haklar Bildirgesi’nin neredeyse kelime kelime tekrarı olduğunu, ABD yüksek mahkemesinin, kuruluşundan bu yana, en az 160 kararında Magna Carta’ya atıfta bulunduğunu hatırlattı. 

Charles, hukukun ve denge-denetim mekanizmalarının demokrasi için vazgeçilmezliğinden toplumsal çeşitliliğin sağladığı zenginliğe, kutuplardaki buzların erimesinden NATO’nun ve Ukrayna’nın önemine kadar Trump hükümetini “gıcık edecek” ne varsa, her şeyi söylediği konuşmasını “Tanrı Birleşik Devletleri ve Birleşik Krallığı korusun” diyerek bitirdi ve ayakta alkışlanarak kürsüyü terk etti. 

Kral görevini yapmıştı ve bu görev Avrupa adına takdirle karşılanmıştı. Haftalık Fransız gazetesi Le Monde şöyle diyordu: “İngiliz hükümdarının ABD ziyareti ve özellikle Kongre’de yaptığı konuşma, hukukun üstünlüğüne bağlı olan ve ABD ile dengeli ilişkilerin sürdürülmesini önemseyen tüm Avrupalılar için sembolik bir öneme sahiptir.”

Kral, akşam yemeğinde davetlileri kırdı geçirdi

Başkan Trump’ın ve First Lady Melania’nın Kral Charles ve Kraliçe Camilla onuruna verdiği akşam yemeğinin davetlileri “olağan şüpheliler”den oluşuyordu: Teknoloji oligarkları, Trump’ın atadığı 6 yüksek mahkeme üyesi (diğerleri davet edilmemişti), Trump yanlısı medyanın yöneticileri, özellikle Fox TV sunucuları, Trump’ın büyük bağışçısı iş insanları, hükümet üyeleri ve aile mensupları…

Kral, bu dinleyicileri önce hediyesi ile etkiledi. Hediye,1944 yılında İngiltere’de denize indirilen HMS Trump denizaltısının çanıydı. Orijinal çanın üzerinde denizaltının adı olan “Trump” kazılıydı. Charles, “Bize ulaşmanız gerekirse,” dedi, “çanı çalmanız (bizi aramanız) yeter!” (İngilizcede “ring” sözcüğü hem çanı/zili çalmak, hem de telefon etmek anlamında kullanılıyor.) Salon alkışlarla inledi ve Başkan Trump, ağzı kulaklarında, Kral’a başparmağını kaldırarak “O.K.” işareti yaptı.

Kral daha sonra konuşmasında, Trump’ın Beyaz Saray’da yaptırdığı balo salonu inşaatına değindi ve “ne yazık ki, biz İngilizler de 1814 yılında Beyaz Saray’ın yeniden inşası konusunda küçük bir girişimde bulunmuştuk,” dedi. Charles’ın sözleri, 1812 savaşı olarak bilinen ve 1814’te İngilizler’in Washington’u işgal ederek Beyaz Saray’ı yaktığı olaya göndermeydi. 

Ancak Kral’ın en çok tutulan ve viral olan esprisi, Trump’ın bir süre önce, II.Dünya Savaşı’nda Nazi Almanyası’na karşı verilen savaşı kastederek söylediği, “Amerika Birleşik Devletleri olmasaydı Avrupa ülkeleri Almanca konuşuyor olacaktı,” sözlerine verdiği cevaptı. Charles, Kuzey Amerika’nın büyük bir kısmını sömürge olarak elinde tutan Fransızlara karşı İngiltere’nin 17. ve 18. yüzyıllarda verdiği sömürge savaşını kazanmasına gönderme yaparak, “Biz olmasaydık siz de Fransızca konuşuyor olacaktınız,” diyerek skoru dengeledi.  

Kral’ın her esprisi, neredeyse tamamı Trump destekçilerinden oluşan masada kahkahalar ve alkışlarla karşılandı. New York Times, yemekle ilgili haberine “Devlet yemeğinde Kral Charles, Trump’ın maiyetini (saray çevresini) büyüledi,” başlığını attı.

“Trump’ın gerçeklik algısına temas etmeyen konuşma”

Kralın konuşmaları, iki ülke arasındaki “özel ilişki”nin tarihi ve güncel temellerini ortaya koymaya dayalıydı ve özünde “statükonun” devam etmesi gerektiğini vurguluyordu. ABD’ye “kendi içine dönmemesi” uyarısı yapıyordu. Genel olarak bu tutum İngiltere ve Avrupa’da beğeniyle karşılanmış olsa da herkes aynı fikirde değildi.

İngiltere’nin tanınmış gazetelerinden hafif merkez-sol eğilimli the Independent, Kral Charles’ın konuşmasını, “Trump’ın gerçeklik algısından hoş bir şekilde kopuk” olarak değerlendirdi. Kral’ın, Trump’ın “uzun zamandır bir kenara attığı” ortak değerler ve geleneklerden bahsettiğini belirten the Independent, Holy Baxter imzalı yorumda, İngiltere’nin Washington Büyükelçisi Sir Christian Turner’ın, kısa bir süre önce, “Amerika’nın tek ‘özel ilişkisi’nin Birleşik Krallık değil, ‘muhtemelen İsrail’ ile olduğu” şeklindeki sözlerini hatırlatıyordu. Turner, Jeffrey Epstein skandalının ABD’de hiçbir önemli ismi koltuğundan edememesinin “olağanüstü” olduğunu da belirtmiş ve iki sistemin farklı hesap verebilirlik düzeyleri olduğunu vurgulamıştı. 

Charles konuşmaya hazırlanırken, eski FBI direktörü James Comey’in Adalet Bakanlığı tarafından ikinci kez suçlandığı haberinin geldiğine dikkat çeken Independent’deki yorum, Trump’ın siyasi muhaliflerine düzenli baskı uyguladığını dile getiriyordu. Yorumda, ayrıca, “her zamanki mükemmel zamanlamasıyla, Beyaz Saray’ın Twitter/X’teki resmi hesabı, Charles ve Donald’ın birlikte güldükleri bir fotoğrafı paylaşmış ve altına ‘İKİ KRAL’ yazmıştı,” denerek, Kral Charles’ın konuşmasının geri planındaki asıl Amerika’yı tarif ediliyor ve “yaşlanan hükümdarın” konuşmasının bu yüzden “şaşırtıcı derecede gerçeklikten kopuk” olduğunun altı çiziliyordu. 

Avrupa, askeri ve ekonomik kendine yeterlilik peşinde

Aslında Avrupa basınının Charles’ın konuşmasına alkış tutmasının da yaşanan gerçeklikle bir ilişkisinin olmadığı söylenebilirdi. Avrupa’daki liderler Trump yönetimi karşısında ciddi biçimde bocalamış ama kendi yollarına gitmeleri gerektiğini uzun süre önce fark etmişlerdi. Bu konuda Almanya ve İngiltere daha uzun bir tereddüt geçirmiş, Starmer ve Merz, Trump’ı bir şekilde Avrupa’dan kopmamaya, NATO’yu kendi başına bırakmamaya ikna edeceklerini düşünmüşlerdi. (İran savaşının, onların da bu düşüncelerini kalıcı olarak terk etmelerine vesile olduğu söylenebilirdi.) Macron bu tutuma itirazı yüksek sesle dillendiren ilk lider oldu. Avrupa ülkelerinin ABD ile ilişkilerde seçtiği stratejinin etkisiz olduğunu söyleyen Macron, “Açık bir saldırı olduğunda, yapmamız gerekenin boyun eğmek veya bir anlaşmaya varmaya çalışmak olduğunu düşünmüyorum. Bu stratejiyi aylardır denedik. İşe yaramıyor,” diyordu.

Trump’ın yaptığı en iyi iş, Avrupa’nın uzun zamandır birikmiş olan sorunlarına “uyanmasını” sağlamak olmuştu. Trump’ın ikide bir NATO’ya artık para vermeyeceğini, Avrupa’daki askerlerini çekeceğini tekrarlaması, Grönland’ı ABD’ye katmak istediğini açıkça söylemesi, İngiltere, Almanya ve Fransa’da alarm zillerinin çalmasına neden olmuş ve bu ülkelerin mili gelirlerinin %2-2,5’u seviyesindeki savunma harcamalarını, %5’e kadar artıracaklarını ilan etmelerine yol açmıştı. Fransa nükleere yüklenecek, Almanya Avrupa’nın en güçlü ordusunu kuracaktı. İngiltere geleneksel gücü olan “istihbarata” da yatırım yapacak ve buna özel bir fon ayıracaktı.  

Askeri harcamalar konusu kısa sürede “ekonomide egemenliği ele alma” meselesine evrildi. Şubat ayında, Emmanuel Macron, Avrupa’nın “jeopolitik ve jeoekonomik bir olağanüstü hal”le karşı karşıya olduğunu belirtmiş, kıtanın ekonomisine yatırım yapmaması ve büyümenin önündeki engelleri hızla kaldırmaması halinde, Amerika’dan gelen teknoloji ve Çin’den gelen ithalat tarafından “bir kenara itileceğini” söylemişti. Macron, Rusya ile yeniden diyalog kurulmasından da yanaydı. 

Avrupa aşırı sağı da Trump ile arasına mesafe koymaya çalışıyor

Avrupa ile ABD’nin yolları kalıcı olarak ayrılıyor ve Avrupa’nın belli başlı ülkelerinde, Trump ve ekibinin şiddetle desteklediği aşırı sağın iktidara gelmesi de bu durumu ortadan kaldıracak gibi gözükmüyor. 

Trump’ın ikinci kez iktidara gelmesini büyük coşkuyla kutlayan aşırı sağ partiler, ilk sarsıntıyı İsrail meselesinde yaşadılar. Açıktan açığa Yahudi düşmanı olan Avrupalı neo-faşistler, İsrail karşıtlığı sınırında durmayı başarsalar bile, Trump ile ters düşmenin önüne geçemiyorlardı. Ardından, Grönland vakası geldi. Milliyetçiliklerine toz kondurmayan bu partilerin böylesine bir toprak talebi karşısında Trump’ın tutumlarını destekleyen söylemlerini biraz kısmaları kaçınılmazdı. 

İtalya’nın aşırı sağcı Başbakanı Giorgia Meloni’nin, yargıyı denetimi altına alabilmek için tasarladığı reformun referandumda reddedilmesi Avrupa sağına tam bir uyarı niteliğindeydi. Anketler, İtalyan halkının kararında Meloni’nin Trump ile yakınlığının da olumsuz rol oynadığını söylüyordu Nitekim, Meloni daha sonra İsrail ile yaptıkları savunma işbirliği anlaşmasının yenilenmesini askıya aldı. Trump’ın Papa’ya sözlü saldırısını da “kabul edilemez” buldu. 

Macaristan’da Trump’ın ve adamlarının tüm desteğine rağmen Orban’ın seçimleri açık farkla kaybetmesi, Avrupa sağının Trump’la arasına mesafe koyması gerektiği konusunda aldığı son uyarıydı. Bunun bir ayağı da Putin ile ilişkilerin soğutulmasıydı. Çünkü Avrupalı popülist otokratlar ve neo-faşistler Putin tarafından da destekleniyordu.

Önümüzdeki dönemde “Tek Avrupa” olacak mı?

Avrupa’nın kurtuluşu ortak hareket etmesinde. Hem askeri projelerde birlikte çalışmak zorundalar, hem de tek pazarın güçlendirilmesine ihtiyaçları var. İngiltere’nin de içeride olması Avrupa açısından elzem. Ancak Brexit’i kaldırmak için ısrarlı hamleler yapan İngiliz Başbakanı Keir Starmer’ın siyasi ömrü buna yetecek gibi gözükmüyor. 

“Tek Avrupa”nın önündeki önemli engellerden biri de iktidara yürüyen aşırı sağ. Her ne kadar, Trump taraftarlığı gibi Avrupa Birliği karşıtlığını da biraz sessize almış gözükseler de Avrupa aşırı sağının, zaten anlaşmakta güçlük çeken Avrupalı devletler arasındaki rekabeti çatışmaya çevirmeyeceğinin hiçbir garantisi yok. Bu yüzden Avrupa yol ayrımına gelmiş, durmuş, düşünüyor. Bir bu tarafa gidip zemini yokluyor, bir öbür tarafa… “Yürüyelim” dendiğinde ne yöne yürüneceği bizi de yakından ilgilendiriyor.

10Haber bültenine üye olun, gündem özeti her sabah mailinize gelsin.