Kültürel iktidar ekranda mı kuruluyor?

Kültürel hegemonya yalnızca sandıkta kurulmaz; gündelik hayatın tam içinde kurulur. Hangi karakterin haklı çıktığı, hangi yaşam tarzının huzur bulduğu, hangi değerin kriz çözücü olarak sunulduğu da bir anlamda politik olabilir.  Televizyon bunu slogan atarak yapmaz. Tekrar ederek yapar.

10 Mart 2026
Kızılcık Şerbeti adlı dizi ilk bakışta seküler bir aile ile muhafazakâr bir aile arasındaki kültürel gerilimi anlatan bir dram olarak karşımıza çıkıyor. Ancak dikkatli bakıldığında mesele yalnızca iki yaşam tarzının çatışması değil.

Türkiye’de kültürel çatışma artık sadece meydanlarda ya da Meclis kürsüsünde yaşanmıyor. Asıl mücadele fark edilmeden prime time ’da veriliyor. Televizyon ekranı uzun zamandır bir eğlence alanı olmaktan çıktı; bir normalleştirme mekanizmasına dönüştü. Ve son yıllarda bu mekanizmanın dili belirgin biçimde değişti.

Kızılcık Şerbeti adlı dizi de bu değişimin sembolü. İlk bakışta seküler bir aile ile muhafazakâr bir aile arasındaki kültürel gerilimi anlatan bir dram olarak karşımıza çıkıyor. Ancak dikkatli bakıldığında mesele yalnızca iki yaşam tarzının çatışması değil. Asıl mesele, muhafazakâr kimliğin artık savunmada değil merkezde konumlanması. Gerçi bu dizedeki muhafazakâr ailenin yaptıklarına bakınca insanın “hani bizdik marjinal “diyesi geliyor.

Aslında bu dönüşüm sadece dizilerle başlamadı. Son yıllarda kamu reklamlarında da benzer bir temsil biçiminin giderek arttığını görüyoruz. Aileyi, gündelik hayatı ya da toplumsal değerleri anlatan kamu spotlarında muhafazakâr sembollerin daha görünür hale gelmesi, bu dilin önce kamusal iletişimde, ardından popüler kültürde yaygınlaşmaya başladığını gösteriyor.

Geçmişte televizyonun görünmez bir hiyerarşisi vardı. “Modern” olan doğal, ilerici ve referans kabul edilirdi. Muhafazakâr karakter ise ya yan figürdü ya dramatik bir mağdur ya da hikâyenin sonunda dönüşmesi beklenen kişiydi. Yani merkezde değildi. Bugün ise anlatının ekseni yer değiştirmiş görünüyor. Artık muhafazakâr karakter güçlü, ekonomik olarak sağlam, aileyi temsil eden ve ahlaki referansları belirleyen konumda. Seküler karakter ise çoğu zaman kırılgan, dağınık, yalnız ya da savrulmuş. Ve çoğu kez kendini kanıtlamak zorunda olan taraf.

Dizilerde dindarlık ile sermaye yan yana konumlanıyor

Üstelik dikkat çekici bir başka ortaklık daha var: Bu dizilerde muhafazakâr ailelerin neredeyse tamamı zengin. Yalılar, holdingler, büyük şirketler, gösterişli evler… Dindarlık ile sermaye yan yana konumlanıyor. İnanç artık yoksulluğun ya da taşranın değil; güç, statü ve elitliğin eşlikçisi olarak sunuluyor. Bu da izleyicide şu bilinçaltı eşleşmeyi kuruyor: Muhafazakârlık sadece ahlaki değil, aynı zamanda ekonomik olarak da kazanan taraftır.

Bu sembolik eşleştirme çok güçlü. Çünkü kültürel üstünlük iddiası ekonomik güçle desteklendiğinde daha kalıcı hale gelir. Eskinin “mağdur muhafazakârı” yerini “iktidar sahibi muhafazakâra” bırakmış durumda. Böylece yalnızca değerler değil, başarı hikâyesi de el değiştiriyor.

Bu sadece senaryo tercihi mi? Yoksa kültürel güç kaymasının dramatik yansıması mı?

Bu diziler ile daha derinde bir zihinsel çerçeve inşa ediliyor. Çatışma var ama sınırları çizilmiş bir çatışma. Sekülerlik çoğu zaman bireysel arzu, özgürlük, kopuş ve krizle ilişkilendirilirken; muhafazakârlık düzen, aidiyet ve istikrarla eşleştiriliyor. Üstelik ekonomik güç de bu istikrarın parçası olarak sunuluyor. İzleyiciye açık açık bir mesaj verilmiyor; ancak dramatik yapı hangi yaşam biçiminin “güvenli liman” olduğunu ima ediyor. Muhafazakârlık artık savunulan bir kimlik değil; hikâyenin doğal zemini. Sorgulanmıyor, sadece yaşanıyor.

Peki bu artışın nedeni ne?

Birincisi, toplumsal gerçeklik değişti. Türkiye’nin şehirleşme biçimi, Anadolu sermayesinin yükselişi, muhafazakâr orta sınıfın kültürel özgüveni, para ve gücün el değiştirmesi… Tüm bunlar ekranı da dönüştürdü. Kültürel üretim ekonomik güçten bağımsız değil. Kim yatırım yapıyorsa, kim reklam veriyorsa, kim kendini temsil edilmiş görmek istiyorsa anlatı da ona göre şekilleniyor.

İkincisi, reyting ekonomisi. Televizyon ideal bir dünya kurmaz; izlenen dünyayı kurar. Ana akım izleyici kitlesinin değer kodları değiştikçe prime time’ın dili de değişiyor.

Kültürel mücadele çoğu zaman sessizdir

Üçüncüsü ve belki de en önemlisi, politik iklim. Kültürel hegemonya yalnızca sandıkta kurulmaz; gündelik hayatın tam içinde kurulur. Hangi karakterin haklı çıktığı, hangi yaşam tarzının huzur bulduğu, hangi değerin kriz çözücü olarak sunulduğu da bir anlamda politik olabilir.  Televizyon bunu slogan atarak yapmaz. Tekrar ederek yapar. Her bölümde aynı değer seti yeniden üretildiğinde, alternatif yaşam biçimleri giderek marjinalleşir. Bir süre sonra izleyici “böylesi daha doğal” demeye başlar.

Belki de en kritik soru şu: Bu diziler muhafazakâr hayatı mı anlatıyor, yoksa muhafazakârlığı norm haline mi getiriyor?

Televizyon yalnızca toplumu yansıtmaz; toplumu normalize eder. Sürekli tekrar edilen değerler zamanla tartışma konusu olmaktan çıkar, doğal kabul edilir. Aile içi hiyerarşi, kadın rollerinin sınırları, itaatin erdemle eşleştirilmesi… Ve artık buna ek olarak servetin ve gücün aynı değer sistemiyle birlikte sunulması. Bunlar dramatik unsur gibi görünür ama aynı zamanda birer kültürel mesaj. İzleyici karakterle empati kurarken, o değer sistemiyle de temas eder.

Kültürel mücadele çoğu zaman sessizdir. Slogan atmaz, pankart taşımaz. Sadece her akşam aynı saatte milyonlarca eve girer. Prime time artık ideolojik bir alan. Ve bu alanda hangi hayatın merkezde, hangisinin kenarda olduğuna senaristler kadar reytingler de karar veriyor.

Belki de asıl mesele şudur: Türkiye’de kültürel iktidar çoktan ekranda. Sandık sonuçları değişebilir, siyasi dengeler kayabilir. Ama bir toplumun neyi “normal” saydığı değiştiğinde, asıl dönüşüm orada başlar.

Ve televizyon bunu biz fark etmeden yapar.

Son söz: Bu tartışma başörtüsüne ya da dindar insanlara karşı bir itiraz değildir. İnsanların inancını yaşaması elbette meşru ve saygıyı hak eder. İtiraz edilen şey, dinin ve dini sembollerin toplumu yönlendiren bir politik araç haline getirilmesidir.

Feza Turunçoğlu Kimdir?

Feza Turunçoğlu, Türkiye’de marka, pazarlama ve reklam sektöründe uzun yıllarını geçirmiş deneyimli bir profesyoneldir. Marka yaratma, spor pazarlaması, marka yönetimi ve iletişim konularında derin bilgi birikimine sahiptir.
Reklam ajanslarında yönetim ekibinde çalışmış, yürütme kurullarında yer almış, ülke için önemli birçok markanın büyüme süreçlerine katkıda bulunan ekipleri yönetmiştir.
Feza Turunçoğlu’nun kariyeri boyunca edindiği deneyimler ve sektördeki bilgisi, markaların stratejik iletişimini yönetme yeteneği ve kriz dönemlerinde markaların nasıl yönetilmesi gerektiğine dair görüşleri sektörde önemli bir referans niteliği taşır.
Bu dönemde; finanstan otomotive, gıdadan içecek markalarına, kamu projelerinden kişisel bakıma Türkiye’nin en önemli ve büyük bütçeli markaları ile çalışma, stratejilerinde söz sahibi olma ve değer yaratma şansı yakalamıştır.
Daha sonra Türkiye’nin bilinirliği ülke dışına da taşan ve ülkenin en değerli markalarından biri olan Vestel’de 10 sene boyunca Vestel Pazarlama iletişimi ve Perakende Pazarlama Liderliği yaparak; pazarlama iletişimi ve sponsorlukların yanı sıra, markanın stratejisi ve bütçe yönetiminde de söz sahibi oldu.
Vestel döneminde en sevdiği işlerinden biri “Biz Voleybol Ülkesiyiz” stratejisinin oluşturulması ve hayata geçişinde üstlendiği rolü oldu. ‘Biz Voleybol Ülkesiyiz’ iletişimi ile marka, hem tüketicinin gönlünü kazanırken hem de sayısız ödül kazandı.
Türkiye’de ‘Spor Pazarlaması’ denince, akla ilk gelen isimlerden.
Feza kendisini; reklam, pazarlama ve iletişim stratejisi alanlarında 30 yıllık deneyimi ile “ marka danışmanı” olarak tanımlıyor.
Vestel sonrası, bağımsız marka danışmanı olarak farklı projelerde ‘sevdiği ve inandığı’ markalara katkı sağlamaya keyifle devam ediyor.
Ve halen en çok voleybol izlemeyi seviyor.

10Haber bültenine üye olun, gündem özeti her sabah mailinize gelsin.