30-04-2026
İsmet Berkan

Atı alan Üsküdar’ı geçmedi, taa Mars’a kadar gitti

Atı alan Üsküdar’ı geçmedi, taa Mars’a kadar gitti

Bizim milli gelirimiz, yani gayrı safi yurt içi hasılamız, 2025 yılı dolar kuruyla hesaplayacak olursak 1,57 trilyon dolar.

Bu rakam, ülkemizdeki bir yılda yapılmış bütün ekonomik faaliyeti kapsadığı gibi üstüne varlıklarımızın değerini de içeriyor. Adı üstünde, milli gelir.

Bugün 10Haber’de haberi var, sadece dört teknoloji şirketi, Google, Amazon, Microsoft ve Meta’nın bu yılın ilk üç ayında yapay zeka için yaptığı yatırım harcamaları 130 milyar doları bulmuş.

Dört şirket, Türkiye’nin geçen yılki milli gelirinin yüzde 8’inden fazla parayı üç ayda harcamış.

Neye harcamış? Yapay zeka çipleri almış, bilgisayarlar ve ciddi bir bilgisayar hafıza kapasitesi almış, bunları içine koyacağı devasa binalar inşa etmiş, yani aslında “veri merkezi” adını verdiğimiz bulut bilişim sistemleri yapmış.

Bir somut olarak harcanan para var bir de bu dört şirketin bu yılın sonuna kadar aynı alanlardaki yatırımları için harcayacağı para. O da, şirketler bilançolarına yazmış zaten, 670-725 milyar dolar arası bir para. Yani bütün Türk ekonomisinin yarısı kadar parayı bu dört şirket bu yılın sonuna kadar harcayacak.

Orada da bitmedi. Bu dört şirketin 2025’ten başlayıp 2028 sonuna kadar yapay zeka yatırımlarına harcayacağı paranın toplamı 2,9 trilyon dolar olarak tahmin ediliyor. Yani bu dört şirketin içinden iki tane Türkiye çıkacak. (Bu paranın yarıdan azını harcadılar bile.)

Tek başına bu dört şirketin yaptığı ve yapacağı yatırımların toplamını koca Türkiye’nin toplamıyla kıyaslıyoruz, unutmayın. Daha geride milyonlarca Amerikan şirketi daha var, onların yatırımlarını da toplayınca kim bilir kaç Türkiye edecek bu ülkenin yatırım harcamaları…

Eskiden Türkiye ile dünyanın zengin ülkeleri arasındaki farkı “Fersah fersah” diyerek anlatırdık. Artık mesele “fersah” adı verilen uzunluk ölçüsüyle (Bir fersah kabaca 5,5-5,7 km) ölçülebilir olmaktan çoktan çıkmış durumda. Türk ve ABD ekonomileri arasındaki mesafe uzay ölçeğinde.

Yapay zekanın ekonomik verimliliği çok arttırarak 21. yüzyılın rekabet düzenini kökünden değiştireceğine dair bir beklenti var. Bu alanda yeterince rekabetçi olamadığı ve yapay zeka alanında kendine ait fazla bir şey geliştiremediği için Türkiye’nin geri kaldığına kuşku yok.

Ama bana soracak olursanız yegane fark bu olmayacak.

Amerikan şirketleri tarafından oluşturulan bu devasa veri depolama kapasitesi, bir çeşit küresel feodalizm yaratıyor. Siz yapay zekayı ister kullanın ister kullanmayın, o ikincil önemde. Esas önemlisi verilerinizi nereye depoluyorsunuz ve daha önemlisi bu depolama işlerine ne kadar kaynak ayırıyorsunuz? Feodalizm benzetmesi burada yerine tam oturuyor: Çünkü arazinin bir sahibi var, siz o araziyi kullanarak üretim yapıyorsunuz ve o sahibe önemli bir kira ödüyorsunuz. İşte esas açılan fark bu.

Bakın Elon Musk’ın uzay şirketi SpaceX halka açılma sürecinde en temel dokümanını Amerika’nın SPK’sı olan SEC’ye sundu. Bu dokümanın içeriği yavaş yavaş sızmaya başladı ve şunu gördük:

Ekon Musk’ın şirketi uzaya 100 terawatt’lık veri merkezleri kuracağını söylüyor. Türkiye geçen yıl toplam 361 terawatt enerji tüketti. Yani SpaceX tek başına Türkiye’nin tükettiği elektriğin dörtte birden fazlasını tüketecek büyüklükte veri merkezini uzaya kurmayı planlıyor.

Elon Musk, SpaceX’ten inanılmaz bir maaş ve ikramiye alacak bu plana göre. Ama onun alacağı maaş ve ikramiyeye hak kazanabilmesi için bir takım kriterler konmuş. Bu kriterler arasında Mars’a 1 milyon kişiyi götürmek de var. Düşünebiliyor musunuz, dünyadan Mars’a 1 milyon kişiyi götürmeyi vaat ediyor. Bilim kurgu değil, ciddi bir ekonomik doküman bu.

Halka açıldığında SpaceX’in 1 trilyon 750 milyar dolarlık şirket değerine ulaşması bekleniyor. Amerika tabii 4 trilyon dolarlık şirketlerin olduğu bir ülke, bu rakamları Türkiye ile kıyaslamak çok üzücü.

İnsan bu haberleri okuyunca kendi ülkesini minik bir kum havuzunda oynayan bebeğe benzetiyor.

Türkiye-AB: Yumurta mı tavuktan, tavuk mu yumurtadan?

Türkiye-AB: Yumurta mı tavuktan, tavuk mu yumurtadan?

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Avusturya ziyareti sırasında gazetecilerle pek çok konuda konuşmuş, konulardan biri de Türkiye-AB ilişkileri.

Fidan şöyle demiş bu konuda:

“Her hikayenin iki tarafı var. Şu önemli; biz hiçbir zaman için üyelik koşulları gerçekleşmeden üye olma talebinde bulunmadık. Avrupa Birliği’nde ‘Türkiye’nin şartlar sağlandığı zaman biz üye olmasını kabul ediyoruz’ diyecek bir irade yok. Bizim değerlendirme aşamasına geçmemiz için AB’de iradenin oluşması gerekiyor. Bizim realist olarak izlediğimiz politika şu; Türkiye ile AB ilişkilerinin her zaman iyi olması gerekiyor. Gümrük Birliği Anlaşması konusunda AB tarafında irade koyma konusunda sıkıntılar var. Umarım var olan ilişkilerimizi daha ileri seviyeye taşırız.”

Ben mi yanlış anladım bilmiyorum ama Fidan şunu söylüyor: “AB bize ‘Siz şartları tamamladığınızda sizi tam üye yaparız’ derse biz o zaman AB’ye üyelik şartlarını değerlendirme aşamasına geçeriz.”

Halbuki benim bildiğim AB bunu zaten söylüyor. En azından kağıt üzerinde “Siz şartları yerine getirin ve tam üye olun” diyor; bunun aksini henüz hiç duymadık.

AB’nin “Şartlara uyarsanız sizi üye yapacağız” sözüne inanmamak mümkün ebette ama bu sözlerin gerçek olup olmadığını test etmenin de bir tek yolu var.

Kaldı ki AB’nin şartlarını beğenip beğenmemek, onlara uyup uymamak elbette Türkiye’nin bileceği bir şey. Örneğin bugünkü iktidar o şartları beğenmiyor. Beğenmediği için de tek bir adım atmıyor.

Örneğin gümrük birliğini Güney Kıbrıs’ı da içerecek şekilde genişletmiyoruz. Ama bu genişletmeyi yapmadan gümrük birliği anlaşmasının yenilenmesini, gümrük birliğine tabi alanların genişletilmesini AB’den istiyoruz.

Tuhaf bir durum doğrusu.