07-06-2026
İsmet Berkan

Atatürk biyografilerinin ihmal ettiği Atatürk

Atatürk biyografilerinin ihmal ettiği Atatürk

Gazeteciliğe Cumhuriyet gazetesinde başladım.

Gazetenin yağmalana yağmalana tüketilemeyen muhteşem bir fotoğraf arşivi vardı. Ben ilk Cumhuriyet’te çalışmaya başladığımda arşiv, ünlü ressam Elif Naci’ye emanetti, sonra onun ardından yerine yardımcısı rahmetli Edip Sakarya geldi.

10 Kasım günleri, Cumhuriyet gazetesi için özel günlerdi. Gazetenin birinci sayfasına silme bir Atatürk fotoğrafı konurdu ve bu fotoğrafı seçmek öyle sandığınız kadar kolay bir iş değildi.

Maalesef zamansız kaybettiğimiz dönemin Yazıişleri Müdürü Okay Gönensin, bir seferinde 10 Kasım fotoğrafı olarak, bugün artık herkesin çok iyi bildiği ama o zaman gizli olmasa da pek yayınlanmayan bir Atatürk fotoğrafını seçti: Atatürk bir salıncakta sallanıyordu ve çocuklar gibi gülüyordu, mutluydu.

Yer yerinden oynadı. Gazete bütün gün telefon yağmuruna tutuldu, okurlar bu Atatürk resmini onun hatırasına bir saygısızlık olarak görüyordu.

Bir örnek daha vereyim…

Bugün maalesef Almanya’da sürgünde yaşamak zorunda olan Can Dündar, 2008 yılında ‘Mustafa’ adlı belgeselini sinemalarda gösterime soktuğunda ortalık birbirine girmişti.

Mustafa, Atatürk’ün hayatı hakkında bir belgeseldi. Belgeselde Atatürk gülümserken ve dans ederken gösteriliyor diyeydi bütün tepki.

Atatürk’ün insan olduğunu, her insan gibi duyguları, sevinçleri, üzüntüleri, zaafları, üstün yanları olduğunu nedense düşünmek istemiyoruz.

***

Çocuklara Atatürk’ü anlatacak bir biyografi yazmaya çalışıyorum ve içim dışım Atatürk olmuş durumda.

Bu kitap için yetişkinler için yazılmış bütün Atatürk biyografilerini yeniden okudum. Bu biyografilerin neredeyse tamamının özenle kaçındığı bir şey, bize insan Atatürk’ü anlatmak.

***

Şunu düşünün: Harbiye’den mezun olan Atatürk, subaylık stajı için sürgün yeri sayılabilecek Suriye’ye gönderiliyor. Burada durmak istemiyor, o zamanlar imparatorluğun ekonomik ve entellektüel merkezi olan Selanik’e, Rumeli’ye gelmek istiyor. Nitekim staj bitince ilk tayini de oraya çıkıyor.

Birkaç yıl sonra da ikinci tayin olarak İstanbul’a, genelkurmay karargahına atanıyor. Yıl 1911.

Mustafa Kemal İstanbul’a geldiğinde İtalya Osmanlı toprağı kabul edilen Libya’ya saldırmış durumda. Dönemin Savunma Bakanı Mahmut Şevket Paşa “Biz burayı savunamayız” demiş; çünkü Libya ile kara bağlantısı yok Osmanlı’nın, denizden savaşacak asker taşımak ise imkansıza yakın riskli bir şey.

Onun bu tutumu bir kısım milliyetçi genç subayın hoşuna gitmemiş. İleride “Enver Paşa” olacak olan Enver Bey dahil bir grup, gönüllü olmuş ve Libya’daki minik Osmanlı askeri birliğine gitmiş, orada Libya’yı savunacaklar.

Mustafa Kemal İstanbul’a geldiğinde, o da aynı şeye gönüllü oluyor, hatta bir miktar yardım parası da toplayıp Libya’ya gidiyor.

Libya’daki savaşını ve başarılarını anlatmayacağım, zamanı atlıyorum, derken Balkan Savaşı’nın çıkacağı anlaşılıyor. Mustafa Kemal hemen İstanbul’a dönmek ve bu savaşta çarpışmak istiyor, Libya’dan ayrılıyor dönüş yoluna geçiyor.

Ama İstanbul’a geldiğinde çok geç kalmış durumda. Bir yıl önce ayrıldığı, doğduğu, annesinin kız kardeşinin akrabalarının yaşadığı şehir olan Selanik dahil bütün Balkanlar kaybedilmiş durumda.

İstanbul’da bir mülteci durumunda olan annesine ve kız kardeşine ev bulmak, akrabalarını bir yerlere yerleştirmekle uğraşıyor savaşmak yerine. Çünkü savaş çoktan kaybedilmiş.

Şimdi bu travmayı, genç, ülkesi için yanıp tutuşan, idealleri olan bir adamın tam da eleştirdiği sebeplerle doğduğu şehrin artık başka bir ülkeye ait olmasını kabul etmek zorunda kalması travmasını nedense kimse hiç konuşmuyor, konuşanlar da alçak sesle konuşuyor.

Bir travma daha anlatacağım…

1. Dünya Savaşı’nın artık sonları. Mustafa Kemal Filistin Cephesine tayin ediliyor. Oradaki ordular grubunun (Yıldırım Ordular Grubu) komutanı Alman generali Liman von Sanders.

İngilizlerin saldırıya geçmek üzere olduklarını seziyor Mustafa Kemal ve von Sanders’i uyarıyor ama uyarıları dinlenmiyor. İngilizler, daha önce burada başka bir vesileyle anlattığım Megiddo Savaşıyla Osmanlı ordularını yarıp geçiyor, düzensiz biçimde geri çekilen koca osmanlı orduları İngiliz uçakları tarafından yok ediliyor, muazzam bir kayıp.

Atatürk emrindeki orduyu mümkün olduğunca düzenli olarak geri çekmeye çalışıyor, önce Şam’a, sonra Halep’e çekiliyor. Savaşın artık kaybedildiğini en net gören ve bunu söylemeye cesaret eden isim olarak İstanbul’a telgraf çekiyor, mütareke aranmasını istiyor.

O sırada Liman von Sanders görevi bırakıyor, Yıldırım Ordular Grubuna Atatürk komutan oluyor. Ordularını daha fazla yok olmadan toparlamaya çalışarak Adana’ya çekiliyor.

Yine o sırada Mondros Mütarekesi imzalanıyor. Atatürk mütarekenin kimi maddelerine şiddetle karşı çıkıyor ama İstanbul’a kendini dinletemiyor.

Silahların susmasından çok kısa süre sonra, tam da Atatürk’ün en çok itiraz ettiği mütareke maddesine dayalı olarak İngilizler İskenderun’u işgal etmek istiyor, gerekçeleri “Bize liman lazım.” Oysa ellerinde Doğu Akdeniz’de Hayfa’dan Tartus’a ve Beyrut’a kadar pek çok liman var.

Mustafa Kemal bu girişime itiraz ediyor, “İşgale kalkışırsanız ordumla direnirim” diyor. Ama İstanbul araya giriyor, Mustafa Kemal’e emir geliyor, “Direnme” deniyor, İngilizler Hatay’ı da işgal ediyor. Mustafa Kemal de istifa edip İstanbul’a dönüyor, hemen Kurtuluş Savaşı’nı planlamaya başlıyor.

Bu Hatay-İskenderun travması, Mustafa Kemal’in ömrünün son döneminde Hatay’ı geri almak için gösterdiği muazzam çabayı açıklayan bir arka plan bilgisi olarak bile söylenmez nedense.

***

Aslında Atatürk özelinde uygulanan ama bizim 1. Dünya Savaşı ile ilgili bütün tarih anlatımızda da etkili olan sansürü, Cumhuriyet rejiminin ilk on yılları için anlamak mümkün.

Balkan Savaşıyla bu ülke ana yurdu sayılabilecek toprakları kaybetmiş. Arap topraklarının kaybıyla “din kardeşliği”nin de hiçbir anlam taşımadığını görmüş ve bu travmalarla bir negatif anlatı kurup bütün dünyaya düşmanlık beslemek yerine onları bilinçaltına gömmüş bir ulus yaratılmak istenmiş. 

Bir yerde gerçekten kaçılmış ve bu yolla tedavi aranmış.

Bu tutumun en abartılı hali bizim tarih kitaplarında geçen “Aslında 1. Dünya Savaşı’nda Osmanlı yenilmedi, Almanlar yenildiği için biz de yenilmiş sayıldık” palavrasıdır. Oysa Osmanlı coğrafyasının önemli bölümü savaşlarla işgal edildi ve imparatorluktan koptu.

Osmanlı’nın yenilgisi, Almanya’nın yenilgisinden çok daha ağırdı.

Birkaç hafta boyunca alternatif tarih konuşmak ister misiniz?

Birkaç hafta boyunca alternatif tarih konuşmak ister misiniz?

Pazar günleri bu köşede daha çok bilim ve teknoloji yazmaya çalışıyorum ama bu haftadan başlayarak birkaç hafta boyunca, bizim yakın sayılabilecek tarihimizden, 20. yüzyıl başlarından söz edip “Öyle değil böyle olsaydı” yazıları yazmayı düşünüyorum.

Malum, önümüz yaz, milyonlarca Türk Ege’de Türkiye kıyılarına yakın Yunan adalarına tatile gidecek ve hayıflanacak: “Buradalar eskiden bizimdi.”

Gelin gelecek hafta 12 Adalar nasıl ve neden kaybedildi mevzusuyla başlayalım spekülatif tarih yazılarına.

Sahiden bu adaları İsmet Paşa mı hediye etti Yunanistan’a, yoksa bu adalar o daha yüzbaşı rütbesindeyken çoktan tek kurşun atmadan teslim edilmiş miydi?

Atatürk, hiç istemeden ve bilmeden de olsa 12 Adalar’ın kaybında bir rol oynadı mı?