
Olağan ve Sıradan Olan ile Tuhaf Olanın Kıyaslaması
Sir unvanı da bulunan Keir Starmer, hiç bizim alıştığımız siyasetçilere benzemiyordu. Birincisi, pek “halk adamı” sayılmazdı. Seçkin bir eğitimden geliyordu; hukuk mesleğinde genç yaşta yükselmiş, Kraliyet Başsavcılığına kadar gelmişti.
Onu “sıkıcı” diye nitelemek mümkündü. Ama o; Tony Blair – Gordon Brown sonrası derin bir iç krize düşen, sadece iktidardan uzaklaşmakla kalmayıp Jeremy Corbyn döneminde muhalefette marjinalleşme tehlikesi de yaşayan İşçi Partisi’ne lider seçildi. Partiyi içine düştüğü derin kuyudan çıkaran ve onu yeniden iktidar yapan isim oldu.
Gelin görün ki, iktidarda daha iki yılını yeni doldurmuşken parti liderliğinden istifa etti. Sebebi; partisi içinden aldığı eleştiriler ve ağır bir yenilgiyle kaybedilen yerel seçimdi.
Bildiğimiz bütün Türk politikacılar gibi direnmeyi seçebilirdi; aslında başarısız olmadığını anlatmaya çalışabilirdi, rakiplerini ve kendisini eleştirenleri suçlayabilirdi. Bunların hiçbirini yapmadı.
Partisinden bir milletvekili milletvekilliğinden istifa etti; Starmer bunu sabırla izledi. O istifa eden vekilin yerine yapılacak seçime, partisinde lider adayı olarak görülen Andy Burnham’ın katılmasına da ses çıkarmadı. Onu ne disiplin kuruluna yollayıp partiden atmaya kalkıştı ne de adaylığını engelledi. Burnham yapılan ara seçimde ezici bir zafer kazanınca da Starmer parti liderliğini bıraktı.
Tabii bıraktığı yegâne koltuk bu değil. Başbakanlık koltuğunu da partinin yeni liderine verecek. Zaten o yüzden Burnham’ın milletvekili seçilmesini bekledi.
Biz bunları burada şaşkınlık içinde okuyoruz ama İngiltere’de Starmer’ın bu davranışlarına şaşıran tek bir kişi bile yok. Çünkü onun yaptığı, olağan ve sıradan bir şey. Kimse partisine rağmen siyaset yapamaz, kimse partisini kendi kişisel siyasi örgütüne dönüştüremez.
Ama bir de bizim yakın veya uzak siyasi tarihimize bakın.
Bizim bütün siyasi partilerimiz lider partisidir. Lider partisi demek, partinin o liderin sözünden çıkmaması, onun kişisel siyasi partisi olması demektir. O liderler değişmezdir. Partiler; liderin akrabaları, yakın çevresi ve diğer sadık taraftarları tarafından yönetilir. Lidere sadakat çok önemlidir, en ufak bir ayrı düşme hâli ise ihanettir.
İngiltere’de İşçi Partisi ile Muhafazakâr Parti’nin lider belirleme süreçleri farklı. Muhafazakârlarda lideri partinin Meclis grubu belirler, milletvekillerinin ağırlığı çok fazladır. İşçi Partisi’nde ise lideri parti üyeleri bir genel kurulla seçer.
Türkiye’de ise lider gider kendi partisini kurar. Bir bakın, bizde bunca parti enflasyonu olmasının sebeplerinden biri de budur: Kişisel partiler.
İngiliz İşçi Partisi ile bizde Cumhuriyet Halk Partisi “kardeş partiler.” Kardeşlikleri Sosyalist Enternasyonal’den geliyor.
CHP’de parti üyeleri ve delege tarafından seçilmediği hâlde partiye çöreklenen, milyonlarca insanın siyasi örgütünü elinden alan Kemal Kılıçdaroğlu, Keir Starmer’a hiç benzemiyor. Bugüne kadar aldığı yenilgilerin hiçbirinin hesabını vermedi; aynen kendisinden önceki lider Deniz Baykal gibi. Onun yerine bahanelere sığındı.
Şimdi, uzun on yıllar sonra ilk kez partinin başında kazanan bir ekip vardı; bir mahkemenin o ekibi tasfiye etmesine imkân tanıdı, TV’ye çıkıp o tasfiye operasyonunda aktif bir pazarlıkçı olarak rol aldığını söyledi, tasfiye ettiği insanların dokunulmazlıklarının kaldırılmasını ve onların hapse atılmasını istedi…
O CHP ki, Sivas Kongresi’nde Türkiye’nin birliğinin sağlanmasıyla kurulmuş bir siyasi örgüt; onu parçalamayı, hatta belki de tasfiye etmeyi başardı Kemal Kılıçdaroğlu.
Meşhur bir söz vardır: “Toplumlar layık oldukları şekilde yönetilirler.”
Biz sahiden buna mı layığız? Hiç sanmıyorum.
DÜNYA KUPASI 2026

