30-07-2026
İsmet Berkan

Odyssey’e Giden 700 Bin Kişi Keşke Platon da Okusa…

Odyssey’e Giden 700 Bin Kişi Keşke Platon da Okusa…

Lise çağındayken babam benimle iddialaştı; ikimiz aynı gün Platon’un (o zamanlar adı Eflatun’du) Devlet’ini okumaya başladık.

Bugün aradan 40 yıldan fazla zaman geçtikten sonra düşünüyorum, Platon’un Devlet’inden bende kalan esas olarak “iyi insan” ve “erdem” kavramları. Bir de tabii Antik Yunan’ın filozoflarının bugünümüz için söylenmesi gereken neredeyse her şeyi söylediğini görüp onların önünde saygıyla eğilme duygusu.

Sokrates, Platon ve Aristo sadece büyük filozoflar değil, Batı’da yaygın biçimde inanıldığı gibi sadece “Batı uygarlığının kurucuları” da değil, bundan da öte, bir insanın kendine sorması gereken bütün soruları bundan binlerce yıl önce bulup soran, sadece Batı değil Doğu’da da insanların hayatlarını belirleyen büyük düşünürler.

Platon’u çocuk sayılabilecek yaşımda okuduktan yıllar sonra siyasal düşünce tarihi ile ilgilenirken fark ettim: Aslında Sokrates-Platon-Aristo üçlüsü yalnız değildi, yegâne de değildi.

Onlarla neredeyse aynı dönemlerde çok ama çok uzaklardaki Çin’de ve yine pek de yakın olmayan Hindistan’da çok benzer sorular soran, çok benzer sonuçlara ulaşan başka düşünürler olmuştu.

Hindistan’da Buddha ve Chanakya, Çin’de Konfüçyüs, sonra “ikinci bilge” diye adlandırılan Mengzi, Lao Tse, Taoizm’in kurucularından Zhuang Zhou aynen Eski Yunan’ın büyük düşünürleri gibi aynı soruları sormuşlar, cevapların peşine düşmüşlerdi.

10Haber yazarı Alper Hasanoğlu, 22 Temmuz’dan beri ardı ardına yayımladığımız son beş yazısıyla bize Platon’u mükemmel diyebileceğim biçimde anlattı.

Platon’un Devlet adlı kitabının merkezinde “iyi insan olmak”, “erdemli olmak” kavramlarının yattığını söyledim az önce; Alper Hasanoğlu yazılarını “adalet” kavramı üzerinden yazdı. (Okumayanlara bu linkte bütün listesi olan yazıları şiddetle tavsiye ediyorum, okumakla kalmayın bir kenara saklayın da bence.)

Hasanoğlu, daha ilk yazısında, insanda olması gereken temel değer olan erdemin “adalet” olması gerektiğini söylüyor.

Çünkü Platon’a göre ancak adil insan mutlu bir insan olabilir.

Üstelik adalet öyle tek tek bireyler arası bir mesele değildir. “Devlet”in temeli de adalettir. (“Adalet mülkün temelidir.”)

Çok da ilginç değil belki… Onunla aynı zamanlarda Çin’de ve Hindistan’da da düşünürler aynı kanıya varıyor: İnsan için en yüce değer erdem, erdemli olmanın yolu da adil olmak.

Biz günümüzde “Doğu kültürü, Batı kültürü” ayrımları yapmaya bayılıyoruz. Evet, elbette yerel özellikler ve kültürler birbirinden farklı. Bugün bir Trabzonlu ile bir Muğlalının arasında da yerel özelliklerden kaynaklanan farklar var. Ama aslında farklardan daha önemlisi ortak yanlar.

Sonunda hepimiz insanız. İster Antik Çağ Atina’sında yaşayın, ister Hindistan’ın İndüs Vadisi’nde yaşayın, ister Çin’de; insan her yerde insan ve işte binlerce yıl önce düşünürler söylemiş, hepimizin ortak amacı mutlu, dolayısıyla erdemli bir hayat sürebilmek. O hayata da ancak adaletle ulaşabiliriz.

***

Bugünlerde sinemalarda oynayan The Odyssey filmini henüz izlemedim, o yüzden filmle ilgili yazıları okumaktan mümkün olduğunca kaçınıyorum.

Homeros’un destanının birinci bölümünü (İlyada) lise çağımda büyük bir heyecanla okumuştum, Odysseus’u ise hiç tam metin okumadım, benim eksiğim.

Filmin yönetmeni Christopher Nolan’ın biliyorsunuz bir önceki filmi Oppenheimer’dı.

Amerika’nın 2. Dünya Savaşı’ndaki atom bombası yapan ekibinin başına geçirilen Robert Oppenheimer, Hint düşüncesinin, Gita’ların çok iyi bir okuyucusuydu.

Filmi seyrettiğimde, evet Bhagavad Gita’dan meşhur “Artık ölüm oldum, dünyaların yok edicisiyim” lafı aklımda kaldı ama Oppenheimer öyküsü bana daha çok İlyada Destanı’nı çağrıştırdı.

Oppenheimer’ı nedense Aşil’e benzettim.

Bir savaş hedefine kilitlenen insanlar, onların tutkuları, mücadeleleri, amaca ulaşma isteğinin gözleri kör etmesi ve sonra amaca ulaşılmasının ardından yaşanan derin pişmanlık, boşluk hissi…

O yüzden Christopher Nolan’ın bir sonraki projesi olarak The Odyssey’i, Odysseus’un bu savaşın ardından evine dönmek için çıktığı yolculuğu anlatmayı seçmesi bana hiç de yadırgatıcı gelmedi.

Büyük destanın ikinci bölümünü de yapmak istemişti. (Güzel yapıp yapmadığına filmi izledikten sonra karar vereceğim.)

***

Konudan konuya atlıyor gibiyim ama son olarak bir de Aristo’dan söz edip her şeyi birbirine bağlamayı deneyeceğim.

Aristo’nun onca eseri arasında bir tanesi de Poetika’dır. Bu eserinde edebi eserlerin, mesela tragedyanın ve komedinin kurallarını anlatır Aristo.

Bugün okuduğunuz her öykü, seyrettiğiniz her film veya dizi bundan binlerce yıl önce yazılmış bu kitaptaki temel kurallara uyar. O kuralları kırıp kural dışı bir şey yazmak isteyenler bile sonunda döner Aristo’nun kurallarının içinde kalır.

***

Çok hızlı değişen, geçmişe göre belki çok daha acımasız bir dünyada yaşıyoruz. Biz yavaşlamak istesek de dünyanın ritmi yüzünden çok hızlı hayatlar yaşıyoruz ve hep yeni bir şey yaşadığımızı düşünüyoruz.

Ama bir düzeyde baktığınızda en azından Homeros veya Platon zamanından beri pek az şeyin değiştiği de ortada.

İnsan aynı insan. Bundan 2 bin 500 yıl öncenin adalet sorunu bugün hâlâ sorunumuz. Kahraman da olsanız, savaşlar da kazansanız, atom bombası da yapsanız sonunda evinizi özlüyor, ona dönüyor, kendinizle baş başa kalıyorsunuz.

Soruşturulan şey Ahbap mı, tefecilik ağı mı?

Soruşturulan şey Ahbap mı, tefecilik ağı mı?

Haluk Levent ve Ahbap derneği için başlayan soruşturmayı, ortaya saçılan bilgileri elimden geldiğinde yakından izlemeye çalışıyorum.

Şu ana kadar anladığım iç içe geçmiş iki konu var. Bunlardan birincisi ahbap derneğinin topladığı bağışların Haluk Levent’in kişisel borçlarını kapatmasında kullanılıp kullanılmadığı; ikincisi ise Haluk Levent’e yıllar içinde verilen muazzam borç miktarı ve onun bu borçları ödemek için katlandığı muazzam faizler.

Haluk Levent herhalde paranın ağaçta yetişen bir şey olduğunu, canı istediğinde ağacı silkeleyip eline para alabileceğini düşünüyor ve kendisinin de itiraf ettiği kumar ve bahis bağımlılığına dünyanın parasını kaybediyor.

Ama aynı Haluk Levent bir yandan il il, ilçe ilçe dolaşıp konserler veren, bunlardan ciddi paralar kazanan bir müzisyen.

Ve yine aynı Haluk Levent Ahbap derneği adına bağış toplayan, özellikle deprem döneminde gözde bir bağış verme kuruluşu haline gelip hayal edemediği paralara ve sorumluluklara ulaşan bir insan.

Kamuoyu açısından en önemli konu, özellikle deprem döneminde toplanan bağışların doğru yere harcanıp harcanmadığı, burada bir yolsuzluk olup olmadığı. O dönem İçişleri Bakanlığı’nın yaptığı mali denetimlerde dernekte bir usulsüzlük görülmemiş.

Ama daha sonra, depremden sonra anlaşılıyor ki, dernek adına kesilen çekler, Haluk Levent’e verilen paralardan söz ediliyor. Anlaşılan bir noktada Haluk Levent’in kişisel cüzdanı ile derneğin cüzdanı birbirine dolanmış.

Ama daha çarpıcısı, Haluk Levent’e verilen borçlar. Bunca insan ona borç vermiş. Verilen paralar küçük paralar da değil. Yine anlaşılıyor ki bir noktada Levent borçlarını borçla kapatmaya başlamış, silkeleyip para topladığı ağaçtan para düşmemeye başlamış.

Gözardı edilmesin, ortada Haluk Levent’in dışında suçlanacak başka isimler de var. Bunlar ciddi tefecilik yapmışlar ve şimdi mağdur olarak ortaya çıkıyorlar.