DÜNYA KUPASI 2026 72 Maç 48 Takım 12 Grup ⚽ Canlı Sonuçlar Fikstür 🏟️ Stadyumlar Hikayeler Keşfet → Dünya Kupası 2026 DÜNYA KUPASI 2026 Keşfet →

Adalet Ne Değildir?

19 Temmuz 2026

Platon’un Türkçeye Devlet olarak çevrilen Politeia kitabı günümüzde insan ilişkileri açısından da siyaset felsefesi açısından da el altında bulundurulup tekrar tekrar okunması gereken bir kitap. Neden derseniz, iki insan arasındakinden bir toplumdaki insanlar arasındaki ilişkilere, oradan toplumlar arasındaki ilişkilere kadar her yerde en temel değerin, erdemin adalet olması gerektiğinin hatırlaması gerekiyor çünkü. Günümüzde Thrasymakhos’un (MÖ 459 – 400) adalet anlayışı bütün dünyayı yönetiyor. Ve Devlet kitabına baktığımızda, bence Platon’un adaletin ne olduğuyla ilgili olarak en fazla zorlandığı diyalog Thrasymakhos’la olanı ve bunun neden böyle olduğunu bugün dünyanın içinde bulunduğu duruma bakarak anlayabiliyoruz. 2025 martında bu sayfalarda Thrasymkaos’un Adaleti başlıklı bir yazı yayınlamıştım. Şimdi adalet konusunu biraz daha ayrıntılı incelemek istiyorum.

Devlet adlı eser, hem birey hem de devlet düzeyinde adaletin ne olduğunu, nasıl sağlanacağını ve adil bir insanın neden adaletsiz bir insandan daha mutlu olduğunu temellendirmeye çalışır. Platon’un bütün diyaloglarında olduğu gibi burada da ana kahraman, hocası Sokrates’tir. Sokrates, kitabın daha başlarında, adaletin küçük bir harfle yazılmış bir yazı gibi bireyde okunmasının zor olduğunu söyler. Devleti ise aynı yazının çok daha büyük harflerle yazılmış haline benzetir. Büyük resmi görerek küçüğü çözmeyi amaçlar.

Bunu böyle yapmasının çok önemli bir nedeni vardır. Ruhun üç parçası (akıl, cesaret, arzular) ile devletin üç sınıfının (yöneticiler, askerler, üreticiler) aynı düzende çalıştığını düşünmektedir. Devletin işleyişini anlamak, insan ruhunun işleyişini çözmeyi sağlar ve vice versa.

Kephalos ya da adaletin gündelik yüzü

Kitap, Peiraieus limanında, bir bayram alayının ardından, varlıklı bir evde açılır. Ev sahibi Kephalos yaşlı bir adamdır ve Sokrates ona önce yaşlılığı sorar. Bu masum görünen soru, aslında bütün eserin gizli kapısıdır. Kephalos, yaşlılığın en büyük kazancının arzuların yatışması olduğunu söyler. Gençken insanın efendisi olan o azgın efendilerden, bedenin doymak bilmez iştahlarından kurtulmak, ona bir tür huzur vermiştir. Henüz hiçbir kuram kurulmadan, bütün Devlet’in taşıyacağı sezgi burada belirir. İyi bir hayat, arzunun dizginlendiği bir hayattır ve insan iç düzeni sayesinde huzur bulur.

Ama Kephalos bu sezgiyi taşıyacak durumda değildir. Sokrates ona bu huzuru karakterine mi yoksa varlığına mı borçlu olduğunu sorduğunda, yaşlı adam varlığın işe yaradığını söyler. Çünkü ölüme yaklaşan insan, geçmişte kimseye haksızlık edip etmediğini düşünmeye başlar, bir insana borçlu kalmış olmak, bir tanrıya kurban borcunun kalması korku verir. Ve tanım buradan doğar. Adalet, doğruyu söylemek ve alınanı geri vermektir. Bu felsefi bir tanım değil, bir tüccar dürüstlüğünün, bir dinsel borç bilincinin, bir hayat pratiğinin özetidir. Adalet, hesabın temiz tutulmasıdır.

Sokrates bu tanımı tek bir örnekle yıkar. Bir dostundan silah emanet almış olsan ve o dost aklını yitirmiş halde silahını geri istese, geri vermek adalet olur mu? Elbette olmaz. Öyleyse alınanı geri vermek her koşulda adalet değildir. Örnek basittir ama yaptığı iş büyüktür. Adaleti bir kurala uymaktan ibaret sayan her anlayışı sarsar. Kural, koşulu hesaba katmaz, oysa adalet koşulu hesaba katmak zorundadır. Aynı edim bir durumda doğru, başka bir durumda felaket olabilir. Adalet, bir davranış listesi değil, o listenin ne zaman uygulanacağını bilen bir şeydir. Ne olduğu ise henüz karanlıktadır.

Ve Kephalos tam bu noktada, kurban işlerini bahane ederek tartışmayı bırakır, yerini oğluna devreder. Bu ayrılış Platon’un en ince dramatik hamlelerinden biridir. Geleneksel, alışkanlıkla edinilmiş, hiç sorgulanmamış adalet anlayışı ilk ciddi soruda sahneden çekilir. Kephalos tartışmaz, çünkü tartışacak zemini yoktur. Onun adaleti bir düşünce değil bir görenektir ve görenek sorgulandığı anda savunmasız kalır. Bütün eser boyunca karşımıza çıkacak olan o ayrım, alışkanlıkla edinilen erdem ile bilgiyle edinilen erdem arasındaki ayrım, sessizce burada kurulur.

Polemarkhos ve Simonides’in mirası

Polemarkhos babasının bıraktığı yerden devam eder ama tanımı biraz inceltir. Şair Simonides’e dayanarak adaletin herkese hakkı olanı vermek olduğunu söyler. Bu bir adımdır, çünkü artık alınanı geri vermek değil, hak edileni vermek söz konusudur ve hak edilen kişiye göre değişir. Sokrates hemen sorar, hak edilen tam olarak nedir? Polemarkhos’un cevabı, Yunan ahlakının en yaygın ve en köklü ilkesidir. Dostlara iyilik, düşmanlara kötülük etmek.

Bu ilkenin ne kadar doğal göründüğünü fark edebiliyoruz. Bir kahramanlık kültüründe, bir savaşçı toplumunda adaletin bundan başka anlamı olması zordur. İyi insan, kendi tarafına sadık, hasmına acımasız olandır. Homeros’tan tragedyaya kadar bütün Yunan dünyası bu ilkeyle yaşar. Polemarkhos bir görüş uydurmuyor, bütün bir kültürün ahlakını dile getiriyor. Ve Sokrates’in bu ilkeyi yıkması, bir gencin çürütülmesi değil, bütün bir geleneğin sarsılmasıdır.

Zanaat analojisi ya da tartışmanın gizli motoru

Sokrates, Polemarkhos’u çürütmek için bir araç kullanır ve o araç bütün birinci kitabın, hatta bütün eserin gizli motorudur. Zanaat analojisi, yani adaleti bir tekhnē, bir sanat ya da uzmanlık gibi düşünmek. Bu analojinin nasıl işlediğini dikkatlice anlamaya çalışmak gerekir, çünkü hem çok güçlüdür hem de sonunda Platon’un başına iş açacaktır.

Her zanaatın bir alanı, bir nesnesi ve bir işi vardır. Hekimlik bedenle uğraşır ve sağlığı üretir. Kaptanlık deniz yolculuğuyla uğraşır ve güvenli seyri üretir. Ayakkabıcılık ayakla ve deriyle uğraşır. Her zanaat kendi alanında bir iyilik üretir ve o alanda uzmandır. Öyleyse, der Sokrates, adalet de bir zanaatsa onun da bir alanı, bir işi olmalıdır. Adalet neyi üretir, hangi alanda uzmandır. Polemarkhos cevap veremez. Savaşta mı faydalıdır, orada generallik daha faydalıdır. Hastalıkta mı, orada hekim gerekir. Denizde mi, orada kaptan. Adaletin uzman olduğu bir alan bulunamaz.

Sonunda Polemarkhos adaletin ortaklıklarda, sözleşmelerde işe yaradığını söyler. Sokrates onu daha da sıkıştırır. Parayı kullanmak gerektiğinde ortak olarak bir tüccar, bir uzman gerekir, adil adam değil. Adil adam ancak parayı saklamak, kullanılmayan şeyi korumak gerektiğinde işe yarar. Buradan alaycı ama yıkıcı bir sonuç çıkar. Adalet, ancak işe yaramayan şeylerin korunmasında işe yarayan bir şeydir. Bir şey kullanıldığında adalet gereksizdir, atıl kaldığında değerlidir. Bu, adaleti neredeyse gülünç bir konuma düşürür.

Asıl darbe bundan sonra gelir ve analojinin çift keskinliğini gösterir. Sokrates sorar, bir şeyi en iyi koruyabilen kişi aynı zamanda onu en iyi çalabilen kişi değil midir? Hastalığı en iyi bilen hekim, en iyi zehirleyendir. Vuruştan en iyi korunan boksör, en iyi vurandır. Her zanaat karşıtını da içerir, çünkü bir şeyi bilmek hem yapmayı hem bozmayı bilmektir. Öyleyse adalet bir koruma zanaatıysa, adil insan aynı zamanda en usta hırsız olmalıdır. Adalet, bir tür hırsızlık sanatı haline gelir.

Bu sonuç saçmadır ve tam da bu yüzden aydınlatıcıdır. Ortaya çıkan şey şudur. Adaleti bir beceri, bir teknik ustalık gibi düşünürsek onu ahlaki içeriğinden boşaltmış oluruz. Beceri nötrdür, iyiye de kötüye de kullanılabilir. Hekim iyileştirebilir de öldürebilir de. Ama adalet böyle olamaz. Adil bir insanın istese adaletsizliği de aynı ustalıkla yapabileceğini söylemek, adaletin ne olduğunu tümüyle kaçırmaktır. Adalet, kullanıma göre yön değiştiren bir teknik değil, insanın kendisine ait bir nitelik olmalıdır. Zanaat analojisi Polemarkhos’u devirirken kendi sınırını da ilan eder.

Ve bu, ileride Platon’un başına iş açacaktır. Çünkü Sokrates analojiden vazgeçmez, onu Thrasymakhos’a karşı da kullanır. Analojiyi kullandığı sürece adaleti bir uzmanlık olarak düşünmeye devam eder ve adaletin niçin kötüye kullanılamayacağını gösteremez. Bu sorun ancak dördüncü kitapta, adalet ruhun bir düzeni ve sağlığı olarak tanımlandığında çözülür. Sağlık kötüye kullanılamaz, çünkü o bir beceri değil bir durumdur. Birinci kitabın zanaat analojisi, bir bakıma kendi yetersizliğiyle bütün eserin yolunu açar.

Sokrates, dostlara iyilik düşmanlara kötülük ilkesini de ayrıca yıkar ve bu yıkım ahlak tarihinin dönüm noktalarından biridir. İki adımda ilerler. Önce kimin dost kimin düşman olduğunu bilmenin zorluğunu gösterir. İnsan çoğu zaman yanılır, kötü birini dost, iyi birini düşman sayabilir. O zaman ilke, iyilere kötülük etmeyi buyurur hale gelir. Polemarkhos ilkeyi düzeltir, gerçekten iyi olan dosta iyilik, gerçekten kötü olan düşmana kötülük. Ama asıl darbe ikinci adımdadır. Sokrates sorar, bir şeye zarar vermek ne demektir? Bir ata zarar vermek onu at olarak kötüleştirmek, atlığının erdemini bozmaktır. Bir köpeğe zarar vermek onu köpeklikte kötüleştirmektir. Öyleyse bir insana zarar vermek, onu insan erdeminde bozmaktır. Ama insanın erdemi adalettir. Demek ki bir insana zarar vermek onu daha adaletsiz kılmaktır. Şimdi soru şudur. Adil bir insan, adaletiyle birini daha adaletsiz kılabilir mi? Müzik ustası müzikten anlamayan mı yetiştirir, sıcaklık soğutur mu, kuruluk ıslatır mı? Elbette hayır. Öyleyse adil insan adaletiyle kimseyi kötüleştiremez, kimseye zarar veremez.

Bu sonucun büyüklüğü gözden kaçmamalı. Yunan ahlakının en temel ilkesi tersine çevrilmiştir. Adalet artık düşmana zarar vermek değil, hiç kimseye zarar vermemektir. Zarar vermek adaletin işi olamaz, çünkü zarar vermek bozmaktır ve adalet bozamaz. Bu, sonraki bütün Batı ahlak düşüncesinin, misillemeyi reddeden damarının kaynağıdır. Ve Sokrates bunu hiçbir vahye, hiçbir dinsel buyruğa başvurmadan, sadece erdem ile zarar arasındaki mantıksal ilişkiden çıkarır.

Thrasymakhos’un öfkeli girişi

Tam bu noktada Platon sahneye bir fırtına sokar. Thrasymakhos tartışmayı bir süredir dinlemektedir, birkaç kez araya girmeye çalışmış, çevresindekiler tarafından tutulmuştur. Ve artık dayanamaz. Platon onun girişini olağanüstü bir imgeyle anlatır. Bir yaban hayvanı gibi üstlerine atılır, sanki onları parçalayacakmış gibi. Sokrates korkudan dilinin tutulduğunu, Thrasymakhos’a ilk bakan kendisi olmasaydı sesini çıkaramayacağını söyler.

Bu sahne bir süs değildir. Platon burada, adalet tartışmasının artık nazik bir kavram alıştırması olmaktan çıkıp bir varoluş çatışmasına dönüştüğünü gösterir. Kephalos ve Polemarkhos Sokrates ile aynı ahlaki dünyayı paylaşıyorlardı, sadece o dünyayı doğru dile getiremiyorlardı. Thrasymakhos ise başka bir dünyadan gelir. O, Sokrates’in tanımını düzeltmeye değil, bütün girişimi çürütmeye ve alaya almaya gelmiştir. Öfkesi bir sabırsızlıktan değil, gerçek bir karşıtlıktan doğar.

İlk sözleri de bunu gösterir. Bu ne saçmalık, diye çıkışır, niçin böyle birbirinize nazikçe boyun eğip duruyorsunuz? Sokrates’i hep soru sorup hiç cevap vermemekle, çürütmekten haz alıp kendi görüşünü ortaya koymamakla suçlar. Bu suçlama, dürüst olmak gerekirse haksız değildir ve eser boyunca zaman zaman geçerliliğini korur. Sokrates kendisi bir tanım vermeden başkalarının tanımlarını yıkmaktadır. Thrasymakhos ondan cevap ister ve alışılmış kaçamaklarla yetinmeyeceğini söyler. Sokrates ise bilmediğini, öğrenmeye çalıştığını söyleyip ironisine sığınır. Thrasymakhos bu ironiyi de yüzüne vurur. İşte Sokrates’in o meşhur numarası, der, bilmiyorum diyecek ve kimseye cevap vermeyecek.

Adalet, güçlünün işine gelendir

Sonunda Thrasymakhos tezini ortaya koyar ve bu tez, felsefe tarihinde adalete yöneltilmiş en ciddi meydan okumalardan biridir. Adalet, güçlünün işine gelenden başka bir şey değildir. Formül kısadır ama içeriği yıkıcıdır. Thrasymakhos bunu açar. Her şehirde iktidar bir kesimin elindedir. Kimi yerde tiran, kimi yerde soylular, kimi yerde halk yönetir. Ve her yönetim yasaları kendi çıkarına göre koyar. Demokrasi demokratik yasalar yapar, tiranlık tiranca yasalar. Sonra bu yasalara uymayı adalet ilan eder, uymayanı adaletsiz sayıp cezalandırır. Öyleyse adalet dediğimiz şey, her yerde ve her zaman, kurulu iktidarın çıkarının yasa kılığına girmiş halidir.

Bu tezin gücü, betimleyici olmasındadır. Thrasymakhos ahlaki bir öneride bulunmuyor, bir olgu bildiriyor. Ona bakılırsa adalet hakkında yüce sözler edenler, kimin işine yaradığını görmeyecek kadar saf insanlardır. Yasalara uymak, iyi bir yurttaş olmak, adil davranmak, hepsi sonuçta iktidardakilerin işini kolaylaştırır. Adalet, yönetilenlerin kendi aleyhlerine işleyen bir düzene gönüllü rıza göstermelerinin adıdır.

Sokrates ilk itirazını yapar. Yöneticiler yanılabilir. Bazen kendi çıkarlarına olmayan yasalar koyarlar. O zaman yönetilenler o yasalara uyduklarında güçlünün zararına davranmış olurlar. Öyleyse adalet güçlünün işine gelen olamaz. Bu itiraz zekicedir ama biçimseldir ve Thrasymakhos onu, tezini sertleştirerek karşılar. Der ki, tam anlamıyla, yönetici hata etmeyendir. Nasıl ki hekim, hekim olduğu sürece hata etmezse, yanıldığı anda hekimliğinden çıkarsa, yönetici de yönetici olduğu sürece hata etmez. Öyleyse tez en kesin haliyle şudur. Gerçek yönetici kendi çıkarını doğru bilen ve dayatandır, adalet de tam olarak budur.

Dikkat edilmesi gereken şey, Thrasymakhos’un burada Sokrates’in kendi silahını, zanaat analojisini kullanmasıdır. Zanaatın kesin anlamına, uzmanın uzman olduğu sürece hata etmemesine başvurur. Yönetim bir zanaattır ve zanaat kendi kesin anlamında kusursuzdur. Tartışmanın niçin bu kadar dolaşık ilerlediği de buradan anlaşılır. İki taraf da aynı analojiyi kullanır ama zıt sonuçlar çıkarır.

Thrasymakhos’un tezi bugünün dünyasında

Thrasymakhos’un tezini bugünün diliyle okumak, onu daha da rahatsız edici kılar. Çünkü uluslararası düzenin kurucu belgelerine bakıldığında, kuralın gücü nasıl dağıttığından çok, gücün kuralı nasıl yazdığı görülür. ‘Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin daimî üyeliği ve veto hakkı, 1945’teki güç dağılımının hukuk diline çevrilmiş halidir. Bağlayıcı her karar, o beş devletten birinin tek başına engellemesiyle düşer. Yani sistem, kurucularının aleyhine işleyemeyecek biçimde tasarlanmıştır ve bu tasarım hukuka aykırı değil, tam da hukukun kendisidir. Thrasymakhos bunu duysa, tezimin kanıtı için başka bir şey aramaya gerek yok derdi.

Aynı yapı, uluslararası ceza yargısında da görülür. ‘Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin yetkisi, büyük güçlerin çoğunun taraf olmamasıyla en baştan sınırlanmıştır ve mahkeme, kurulduğundan bu yana ağırlıklı olarak görece zayıf devletlerin yurttaşlarını yargılamıştır. Savaş suçu kavramı evrenseldir ama uygulanışı evrensel değildir. Benzer biçimde, ekonomik yaptırım rejimlerini kimin kime uygulayabildiğine bakmak, o rejimlerin hukuki gerekçelerine bakmaktan daha çok şey söyler. Yaptırım koyabilmek için haklı olmak yetmez, koyabilecek güçte olmak gerekir.

Thrasymakhos’un en sarsıcı sözü ise burada karşılığını bulur. Adaletsizlik yeterince küçükse suçtur, yeterince büyükse adı değişir. Bir toprak parçasını izinsiz alan kişi işgalcidir, bir ülkeyi alan devlet birkaç on yıl sonra fiilî tanınmayla ödüllendirilir. Kimi sınırlar bugün, kuruluşlarındaki zorbalık unutulduğu için değil, yeterince uzun sürdüğü için meşru sayılıyor. Zamanın kendisi bir meşrulaştırma aygıtına dönüşüyor. Bu, Thrasymakhos’un tiran örneğinin modern hali. Küçük hırsız hapse girer, büyük fatih tarih kitabına.

Bu tespitin, Platon’un yaşadığı çağa da yabancı olmadığını eklemek gerekir. Thukydides’in aktardığı Melos diyalogu, aynı yılların ürünüdür ve Atinalıların ağzından hemen hemen aynı şeyi söyler. Güçlü yapabileceğini yapar, zayıf katlanmak zorunda olduğuna katlanır. Yani Thrasymakhos bir aykırı ses değil, çağının siyasal deneyimini felsefi bir teze çeviren kişidir.

Uluslararası hukukun tümüyle güçlünün aracı olduğu iddiası, elbette yüzde yüz doğru değildir. Zayıf tarafın kazandığı davalar, sınır uyuşmazlıklarında küçük devletlerin lehine çıkan hakem kararları, güçlü devletlerin bile ihlallerini gizleme, kılıf bulma, meşrulaştırma ihtiyacı duymaları bunun kanıtıdır. Eğer kural sadece gücün adıysa, gücün kurala bu kadar ihtiyaç duyması tuhaftır. İkiyüzlülük, erdemin kötülüğe ödediği haraçtır sözünün işaret ettiği şey budur. Norm, ihlal edildiği yerde bile bir direnç yaratır ve o direnç ölçülebilir bir şeydir. Yine de bu itirazlar, Thrasymakhos’u çürütmekten çok sınırlandırır. Onun tezi, adalet hiç yoktur değil, adalet dediğimiz şeyin büyük ölçüde iktidarın kendi çıkarını genelgeçer bir dille söylemesi olduğudur. Ve bugünün dünyasına bakan bir insanın bu tezi kolayca reddedebilmesi zordur.

Çoban itirazı

Sokrates karşı hamlesini yine zanaat üzerinden yapar ve ilk bakışta ezici görünür. Her zanaat, der, kendi çıkarını değil üzerinde çalıştığı şeyin çıkarını gözetir. Hekimlik hekimin değil hastanın yararını arar. Kaptanlık kaptanın değil gemidekilerin yararını. Binicilik atların yararını. Hiçbir sanat kendi çıkarını gütmez, çünkü sanatın kendisi eksiksizdir, kendine bir şey aramaz. Öyleyse yönetim de, gerçek bir zanaat olduğu sürece yöneticinin değil yönetilenlerin yararını gözetir. Adalet, güçlünün değil zayıfın çıkarınadır.

Ve işte tam burada Thrasymakhos, bütün birinci kitabın en güçlü, en unutulmaz anını yaşar. Sokrates’e çocuk kadar saf olduğunu söyler ve o meşhur çoban imgesini kurar. Sokrates, çobanların ve sığırtmaçların koyunların ve sığırların iyiliğini düşündüğünü, onları besleyip semirttiğini sanmaktadır. Oysa çoban hayvanları efendisinin ve kendi sofrası için besler. Onları semirtmesi iyiliklerini istediğinden değil, etlerinden yararlanacağındandır. Aynı şekilde yöneticiler de yönetilenlere, kesim için beslenen hayvanlara bakar gibi bakar. Onların refahını düşünüyor gibi görünmeleri, ilerideki hasadın hazırlığıdır.

Bu imgenin gücü nereden geliyor, bunu görmek gerekiyor. Çünkü Thrasymakhos burada Sokrates’in analojisini reddetmiyor, onu kabul edip içeriden çeviriyor. Evet, diyor, yönetim bir zanaattır ve evet, çobanlık da bir zanaattır. Ama zanaatın nesnesinin iyiliğini gözetmesi, o iyiliğin nihai amaç olduğu anlamına gelmez. Çoban koyunu gerçekten besler, gerçekten iyileştirir, gerçekten kurttan korur. Yani zanaat olarak çobanlık, koyunun iyiliğini üretir. Ama bütün bu iyilik, çobanın kendi amacına bağlı bir ara amaçtır. Koyun, kendisi için değil, yün ve et için semirtilir.

Bu, Sokrates’in argümanının kalbini deler. Çünkü Sokrates zanaatın kavramsal yapısından ahlaki bir sonuç çıkarmaya çalışıyordu, zanaat nesnesinin iyiliğini gözetir, öyleyse yönetim yönetilenin iyiliğini gözetir. Thrasymakhos ise şunu gösteriyor. Bir zanaatın nesnesine iyilik yapması, o zanaatın nesnesi için var olduğunu kanıtlamaz. İyi bakılan hayvan, iyi niyetin değil iyi hesabın kanıtıdır. Bir yönetim de yurttaşlarını besleyebilir, eğitebilir, sağlığını koruyabilir ve bunların hiçbiri o yönetimin yurttaş için var olduğunu göstermez. Verimli bir sürü, çobanın kârıdır.

İmgenin bugüne bakan yüzü de bu yüzden bu kadar keskindir. Bir iktidarın halkının refahını gözetmesi, o refahın kendi devamlılığının koşulu olmasıyla açıklanabilir. Çalışan sağlıklı olmalıdır, çünkü hasta çalışan üretmez. Yurttaş eğitimli olmalıdır, çünkü cahil nüfus rekabet gücünü düşürür. Vergi verecek olanın kazanması gerekir. Bütün bunlar hem gerçek iyilikler hem de araçsal iyilikler olabilir ve dışarıdan bakan biri ikisini ayırt edemez. Çoban imgesinin dehşeti buradadır. İyi muamele, iyi niyetin kanıtı değildir.

Ardından Thrasymakhos tezinin ikinci ve daha derin katmanına geçer. Adalet, der, başkasının iyiliğidir. Yunanca söyleyişiyle allotrion agathon. Adil olan, kendi çıkarından vazgeçip başkasının çıkarına hizmet edendir. Adaletsizlik ise kişinin kendi iyiliğidir. Adil insan her yerde kaybeder, adaletsiz insan her yerde kazanır. Ortaklıkta adil olan az alır, vergide adil olan çok verir, kamu görevinde adil olan kendi çıkarını ihmal eder ve yakınlarını kayırmadığı için de sevilmez. Adaletsiz insan bunların tersini yapar ve hep kârlı çıkar.

Sonra adaletsizliğin en saf halinin tiranlık olduğunu söyler ve bu konuşmasının doruğudur. Küçük çaplı adaletsizlikler yakalanır ve cezalandırılır, hırsız aşağılanır. Ama adaletsizlik yeterince büyük olursa, insanların malını, canını, özgürlüğünü topluca gasp edip bütün bir şehri ele geçirirse adı değişir. Artık suçlu değil, mutlu ve kutlu sayılır. İnsanlar adaletsizliği, onu yapmaktan çekindikleri için değil, ona uğramaktan korktukları için kınarlar. Öyleyse adaletsizlik, yeterince büyük ölçekte, adaletten daha güçlü, daha özgür, daha efendicedir.

Son olarak Thrasymakhos ahlaki dilin kendisini tersine çevirir. Adaletsizliği bir kusur değil bir erdem ve bilgelik, adaleti ise soylu bir saflık, bir tür iyi huylu budalalık sayar. Adil insan iyi niyetlidir ama aptaldır. Adaletsiz insan akıllı, hesabını bilen kişidir. Bu, Sokrates’in bütün ahlak dilini kökünden söker, çünkü artık erdem ile kusur yer değiştirmiştir.

Sokrates’in üç argümanı

Sokrates buna üç argümanla karşılık verir ve üçü eşit güçte değildir. Bu eşitsizliği görmek, birinci kitabın niçin bir zaferle değil bir hoşnutsuzlukla bittiğini anlamak için gereklidir.

Birinci argüman, ücret sanatı ayrımıdır. Sokrates her zanaatın iki yönü olduğunu söyler. Zanaatın kendisi kendi nesnesinin iyiliğini üretir. Ama zanaatkârın kazanç sağlaması ayrı bir sanata, ücret alma sanatına aittir. Hekim, hekimlikle sağlığı üretir, ücret alma sanatıyla para kazanır. İkisi karıştırılmamalıdır. Öyleyse yönetim, zanaat olarak yönetilenin iyiliğini üretir ve yöneticiler bu yüzden ücret, onur ya da ceza korkusu gibi bir karşılık ister. İyi insanlar yönetmeye ancak kendilerinden kötülerin yönetimi altına girmemek için razı olurlar. Bu argümanın zayıflığı açıktır. Thrasymakhos yöneticilerin fiilen ne yaptığını anlatıyordu, Sokrates ise yönetimin kavramsal olarak ne olması gerektiğini söylüyor. Yani sorunun yanından geçiyor. Üstelik çoban itirazı tam da bu ayrımı önceden çürütmüştü, çünkü çoban da koyunculuk sanatını kusursuz uygular ve yine de kendi kârı için uygular.

İkinci argüman, benzerini aşmama üzerinedir. Sokrates, adil insanın yalnızca kendisine benzemeyeni geçmeye çalıştığını, adaletsiz insanın ise hem benzerini hem benzemezini, yani herkesi geçmeye çalıştığını gösterir. Uzman, kendi alanında başka bir uzmanı aşmaya çalışmaz. Hekim, başka bir hekimin verdiği ölçüden fazlasını vermeye kalkmaz, ama hekim olmayanı aşmak ister. Sınırsızca herkesi geçmek isteyen ise uzman değil cahildir. Öyleyse adaletsiz insan uzman değil, bilgisizdir. Bu argüman biçimsel bir zarafet taşır ama sorunun ahlaki ağırlığını karşılamaz. Adaletsiz insanın hesap hatası yaptığını göstermeye çalışır, oysa Thrasymakhos onun hesabının çok iyi olduğunu iddia ediyordu.

Üçüncü argüman en verimlisidir ve bütün eserin tohumunu taşır. Sokrates şunu gösterir. Bir şehir, bir ordu, hatta bir haydut çetesi bile tümüyle adaletsiz olsaydı hiçbir iş göremezdi, çünkü adaletsizlik aralarında düşmanlık ve kavga doğurur, ortak eylemi imkânsız kılar. Bir soyguncu çetesinin bile birbirine karşı asgari bir adaleti olmalıdır, yoksa dağılır. Ve aynı şey tek bir insanın içinde de geçerlidir. Adaletsizlik insanın içinde de bölünme, kendine karşı çatışma, kararsızlık yaratır. Adaletsiz insan kendisiyle kavgalıdır ve bu yüzden hiçbir işi tam yapamaz. Buna Sokrates işlev ve erdem argümanını ekler. Her şeyin kendine özgü bir işi vardır, gözün görmek, kulağın işitmek. Ve her şeyin, o işi iyi yapmasını sağlayan bir erdemi vardır. Ruhun da kendine özgü bir işi vardır, yaşamak, karar vermek, yönetmek. Öyleyse ruhun da bir erdemi olmalıdır ve o erdem adalettir. Erdemi bozulmuş ruh işini iyi yapamaz, öyleyse adaletsiz insan iyi yaşayamaz, mutlu olamaz.

Bu üçüncü argüman, bütün eserin varış noktasını önceden haber verir. Adalet, ruhun erdemidir, ruhun sağlığıdır ve bu yüzden adil insan mutludur. Ama birinci kitapta bu bir iddiadır, bir kanıt değil, çünkü ruhun yapısı henüz incelenmemiştir. Ruhun parçaları, o parçaların düzeni, o düzenin bozulmasının ne anlama geldiği, hiçbiri henüz elimizde yoktur. Sokrates ruhun bir erdemi olduğunu varsayıp o erdemin adalet olduğunu söylemektedir, oysa kanıtlanması gereken tam da budur.

İkna olmamış bir geri çekiliş ve hoşnutsuz bir galip

Kitabın sonunda Thrasymakhos susar. Ama nasıl sustuğu çok önemlidir. Kızarır, terler ve alaycı bir teslimiyetle geri çekilir. Peki Sokrates, bu senin ziyafetin olsun, der. Ben katılmıyorum ama sen bu tartışmayı kendine ziyafet edindin. Bu cümle bir kabul değil, bir vazgeçiştir. Thrasymakhos susmuştur çünkü tartışmada mağlup olmuştur, ikna olduğu için değil. Platon bunu gizlemez, tersine özellikle gösterir.

Ve Sokrates de zaferden söz etmez. Tersine olağanüstü dürüst bir itirafta bulunur. Bir şölenden doymadan kalkmış gibiyim, der. Adaletin ne olduğunu bilmeden adaletin bir erdem mi olduğunu, adil insanın mutlu mu olduğunu tartıştım. Oysa bir şeyin ne olduğunu bilmeden nasıl olduğunu araştırmak boşunadır. Yani Sokrates kendi galibiyetini kabul etmez. Üç tanım yıkılmıştır ama hiçbir tanım kurulmamıştır ve tartışma, sorusundan uzaklaşarak ilerlemiştir.

Bu iki hoşnutsuzluk, yenilenin ikna olmaması ile galibin doymaması, birinci kitabı bir aporia (çıkmaz) ile bitirir ve ikinci kitabın niçin gerekli olduğunu açıklar. Thrasymakhos’un tezi çürütülmemiş, sadece susturulmuştur. Ve susturulmuş bir tez, bir süre sonra daha güçlü döner. Nitekim döner de, üstelik bu kez onu savunmayan insanların ağzından.

Glaukon ve Adeimantos’un köşeye sıkıştırması

İkinci kitap, Glaukon’un itirazıyla açılır. Thrasymakhos çok kolay pes etti, der, sen bizi ikna etmiş değilsin. Ve Thrasymakhos’un tezini, kendisi ona inanmadığı halde, en güçlü haliyle yeniden kurar. Bu, felsefede ender rastlanan bir dürüstlüktür. Glaukon adaleti sever, adaletin savunulmasını ister ve bunun için önce ona karşı en iyi davayı bizzat açar. Karşı tarafı zayıf haliyle sunup yenmenin bir işe yaramadığını bilir.

Önce iyi olan şeyleri üçe ayırır ve bu ayrım bütün tartışmanın ölçütünü belirler. Kimi şeyler yalnızca kendileri için istenir, sonuçlarından bağımsız olarak, mesela zararsız hazlar, sevinç. Kimi şeyler hem kendileri için hem sonuçları için istenir, mesela görme, sağlık, düşünme. Bunlar hem yaşarken iyidir hem de iyi sonuçlar doğurur. Kimi şeyler ise yalnızca sonuçları için istenir, kendileri zahmetlidir, mesela tedavi görmek, para kazanmak için çalışmak. Kimse ameliyatı kendisi için istemez, sağlık için ister.

Şimdi soru şudur. Adalet bunlardan hangisidir? Çoğunluk onu üçüncü sınıfa koyar, kendisi zahmetli ama itibarı ve ödülleri için katlanılan bir şey. Sokrates ise onu ikinci ve en güzel sınıfa koyduğunu söyler, hem kendisi hem sonuçları için istenen. Glaukon işte tam bunun kanıtlanmasını ister. Adaletin sonuçlarını, itibarını, ödüllerini bir yana bırak ve bana adaletin kendisinin ruha ne yaptığını göster. Bu talep, bütün Devlet’in programıdır ve son derece ağır bir taleptir, çünkü adaleti savunmanın en kolay yolunu, yani işe yaradığını göstermeyi baştan yasaklar.

Sonra Glaukon adaletin kökenine dair bir hikâye anlatır. İnsanlar doğaları gereği haksızlık etmeyi iyi, haksızlığa uğramayı kötü sayarlar. Ama haksızlığa uğramanın kötülüğü, haksızlık etmenin iyiliğinden ağır basar. Bu yüzden ne haksızlık edebilecek kadar güçlü ne de kaçabilecek kadar becerikli olanlar bir araya gelip anlaşırlar. Kimse haksızlık etmesin, kimse haksızlığa uğramasın. Yasalar buradan doğar ve adalet bu anlaşmanın adıdır. Yani adalet iyi olduğu için değil, ikinci en iyi çözüm olduğu için seçilmiştir. En iyisi cezasız haksızlık edebilmektir, en kötüsü karşılık veremeden haksızlığa uğramaktır, adalet ikisinin arasındaki uzlaşmadır. Doğal değil sözleşmeseldir ve zayıflığın ürünüdür.

Gyges’in yüzüğü

Glaukon bunu, felsefe tarihinin en ünlü düşünce deneylerinden biriyle destekler. Lydialı bir çoban olan Gyges, depremle açılan bir yarıkta, bir cesedin parmağında bir yüzük bulur. Yüzüğün taşını içe doğru çevirdiğinde görünmez olduğunu, dışa çevirdiğinde yeniden göründüğünü fark eder. Peki, görünmez olabildiğini anlar anlamaz ne yapar? Saraya giden elçiler arasına katılır, kraliçeyi baştan çıkarır, onunla birlikte kralı öldürür ve tahtı ele geçirir.

Glaukon’un sorusu şudur. İki böyle yüzük olsa, birini adil insana birini adaletsize versek, adil insan farklı davranır mıydı? Ona göre hayır. Hiç kimse, yakalanma korkusu ortadan kalktığında adil kalacak kadar demir iradeli değildir. İkisi de aynı yola sapar, çünkü ikisini de yerinde tutan şey adaletin kendisi değil, görülme ihtimalidir.

Bu örneğin niçin bu kadar güçlü olduğunu, niçin 2400 yıldır tazeliğini koruduğunu görmek gerekiyor. Birkaç nedeni var ve her biri ayrı bir felsefi iş yapıyor.

Birincisi, yüzük bir yalıtma aracıdır. Adaleti savunan bütün gerekçeler arasından, dışsal olanları tek bir hamlede devre dışı bırakır. Ceza korkusu, itibar kaybı, dostların kınaması, toplumsal dışlanma, hepsi görünürlüğe bağlıdır ve görünmezlik bunların tümünü birden siler. Geriye yalnızca tek bir soru kalır. Kimse bilmeyecekse, adil olmanın kendisi sana ne kazandırır? Bu, laboratuvar koşulu yaratmaktır. Deneyde tek bir değişken bırakılmıştır, adaletin kendi değeri.

İkincisi, örnek adaleti bir iç durum olarak sınar. Eğer adalet gerçekten ruhun bir niteliğiyse, bir sağlık haliyse, görünmezlik onu etkilememelidir. Sağlıklı bir insan, kimse görmüyor diye hastalanmaz. Ama eğer adalet dışarıdan dayatılmış bir kısıtlamaysa, bir korku disipliniyse, gözetim kalktığı anda çözülür. Yüzük, tam olarak bu iki ihtimali birbirinden ayırt eden bir sınavdır. Adaletin içeriden mi dışarıdan mı geldiğini ölçer.

Üçüncüsü, Gyges’in bir çoban olması rastlantı değildir. Sıradan bir insandır, kötü biri değildir, hiçbir suç geçmişi yoktur. Yüzüğü bulana kadar da kimseye bir zarar vermemiştir. Yani hikâye, kötü bir insanın kötülüğünü değil, sıradan bir insanın imkân bulduğunda ne olduğunu anlatır. Glaukon’un iddiası, insanların kötü olduğu değil, adil görünenlerin çoğunun aslında sadece adil görülüyor olduğudur. Bu çok daha rahatsız edici bir iddiadır, çünkü suçluları değil bizi konu alır.

Dördüncüsü, örnek adaletin bir tercih değil bir zorunluluk olduğunu ima eder. Glaukon açıkça söyler, kimse adaleti gönüllü olarak seçmez, ona zorla katlanır. İnsan haksızlık edememekten dolayı adildir, adaleti sevdiğinden değil. Adalet, güçsüzlüğün erdem kılığına girmiş halidir. Bu, Thrasymakhos’un tezinin daha soğukkanlı, daha psikolojik bir ifadesidir ve bu haliyle daha da tehlikelidir, çünkü artık kızgın bir sofistin sözü değil, adaleti seven bir gencin serinkanlı gözlemi olarak konuşur.

Beşincisi ve belki en önemlisi, örnek bugün hâlâ işlemektedir. Görünmezlik yüzüğü artık bir masal nesnesi değil, gündelik bir teknik koşuldur. Anonim bir hesabın ardından yazılanlar, kimliğin gizlendiği yerde ortaya çıkan dil, denetimin ulaşmadığı bir alanda dönen para, kimsenin bakmadığı bir kayıtta yapılan değişiklik. Gyges’in yüzüğü, insanların gözetlenmediklerini bildikleri her yerde yeniden takılıyor ve sonuç, Glaukon’un öngörüsünü çoğu zaman doğruluyor. Örneğin dayanıklılığı, kurgusallığından değil, sürekli gerçekleşmesinden geliyor.

Ardından Glaukon karşılaştırmayı en saf haline getirir ve bu, kitabın en zalim ama en dürüst hamlesidir. İki hayatı, bütün dışsal etkenlerden arındırarak yan yana koyar. Bir yanda eksiksiz adaletsiz insan. Öyle ustadır ki hiç yakalanmaz, yaptığı her haksızlığı örter, yanlışa düşerse düzeltir, ikna gücü, serveti, dostları vardır ve herkes onu son derece adil sanır. Yani adaletsizliğin bütün kârını, adaletin bütün itibarını toplar. Öte yanda eksiksiz adil insan. Hiçbir itibarı yoktur, tersine en adaletsiz insan olarak tanınır. Adil olduğu halde ömür boyu adaletsiz sanılır, aşağılanır. Ve Glaukon buna hiç unutulmayacak o korkunç tabloyu ekler. Bu adam kırbaçlanacak, işkence görecek, gözleri oyulacak ve sonunda kazığa geçirilecektir. Bütün bunlardan sonra bile adil olmanın adaletsiz olmaktan daha iyi olduğunu söyleyebilir misin?

Bu kurgunun amacı adaleti bütün ödüllerinden soymaktır. Çünkü ancak o zaman adaletin kendinde taşıdığı iyiyi görebiliriz. Eğer adaletin savunusu itibarı, dostları, tanrıların ödülü ya da toplumsal yararı üzerinden yapılıyorsa, o savunu Glaukon’a göre yetersizdir, çünkü adaleti değil sonuçlarını övmüş olur.

Adeimantos’un eki

Kardeşi Adeimantos, Glaukon’un bıraktığı yerden başka bir cepheden ekleme yapar ve bu ek en az meydan okuma kadar önemlidir. Der ki, adaleti övenler bile aslında onu değil sonuçlarını övüyor. Babalar oğullarına adil ol derken adaletin kendi güzelliğinden değil, iyi bir ün kazandıracağından, iyi mevkiler ve evlilikler getireceğinden söz ederler. Şairler adil olanların tanrılarca ödüllendirileceğini, öteki dünyada şölenlerde ağırlanacağını anlatır. Yani adalete verilen bütün övgü, bir ücret hesabı üzerinden yürür.

Sonra daha ağır bir noktaya gelir. Aynı şairler adaletin zor, adaletsizliğin kolay ve tatlı olduğunu da anlatır. Dahası tanrıların kurbanlarla, dualarla, arınma ayinleriyle yatıştırılabileceğini öğretirler. Öyleyse genç bir insan bütün bunları duyduğunda ne düşünür? Adaletsiz ol, kâr et, sonra o kârın bir kısmıyla tanrıları yatıştır. Böylece hem bu dünyada hem öteki dünyada kazançlı çık. Adeimantos’un işaret ettiği şey şudur. Geleneksel ahlak eğitimi, farkında olmadan adaletsizliği öğretmektedir. Çünkü hep adaletin görünüşünü ve itibarını öne çıkarır ve böylece asıl gerekli olanın adil olmak değil adil görünmek olduğunu ima eder.

Bu tespit bugün de yerinde durur. Bir kurumun etik ilkeler metni yayımlaması ile o ilkelere uyması arasındaki fark, bir siyasetçinin dürüstlük söylemi ile hesap verebilirliği arasındaki fark, bir şirketin sürdürülebilirlik raporu ile fiilî pratiği arasındaki fark, hep aynı yerden beslenir. Görünüşün, kendisinden daha kolay ve daha kârlı olduğu her yerde, Adeimantos’un uyarısı geçerlidir. İtibar yönetimi, erdemin yerini alabilecek kadar ucuzdur.

Ve Adeimantos talebini koyar. Bize adaletin ödüllerini değil, adaletin kendisinin ruhta ne yaptığını, adaletsizliğin ruhta ne yaptığını göster. Adaleti, tanrılardan ve insanlardan gizli kalsa bile iyi olan bir şey olarak savun. İki kardeşin birlikte kurduğu talep, Sokrates’i tam anlamıyla köşeye sıkıştırır. Çünkü elindeki bütün kolay araçları elinden almışlardır.

İkinci kitabın bıraktığı yer

Sokrates bu talebin ağırlığını kabul eder ve bir yöntem önerir. Adalet hem tek bir insanda hem bütün bir şehirde bulunur. Şehir büyüktür, insan küçük. Öyleyse önce adaleti şehirde arayalım, orada büyük harflerle görelim, sonra insana dönüp ruhunda aynı şeyi arayalım. Ve şehri kurmaya başlar. İnsanların kendi kendine yetmemesinden, iş bölümünden, herkesin doğasına en uygun tek işi yapmasından yola çıkar. Önce yalın ve sağlıklı bir şehir çıkar ortaya. Glaukon buna domuzlara şehir kuruyorsun diye itiraz eder, lüksü ister. Sokrates kabul eder ve o şehre hummalı şehir adını verir. Lüks büyüdükçe toprak yetmez, komşunun toprağı istenir ve savaş doğar. Savaşan bir şehrin koruyucularına ihtiyacı olur, koruyucuların eğitilmesi gerekir, eğitim öykülerle başladığı için hangi öykülerin anlatılacağı mesele haline gelir. Kitap, şairlerin denetlenmesi ve tanrı anlatılarının ahlaki ölçütlere bağlanmasıyla, yani tanrının iyi olduğu ve değişmediği ilkeleriyle kapanır.

Ama bütün bu inşaatın ortasında, sorulan soru hâlâ cevapsızdır. İki kitabın sonunda elimizde bir adalet tanımı yoktur. Elimizde olan şey, sorunun bütün keskinliğiyle kurulmuş olmasıdır. Adaletin gündelik ve geleneksel savunuları yıkılmıştır. Borcu ödemek değildir, dosta iyilik düşmana kötülük değildir, güçlünün işine gelen olduğu iddiası ise susturulmuş ama çürütülmemiştir. Ve şimdi Glaukon ile Adeimantos, cevabın hangi ölçütü karşılaması gerektiğini belirlemişlerdir. Adalet, bütün sonuçlarından ve itibarından soyulduğunda bile, adil insanın kendisi için iyi olduğu gösterilmelidir.

Bu, bilerek kurulmuş bir aporiadır. Platon burada okuru rahatlatmayı reddeder. Adaletin işe yaradığını, toplumu ayakta tuttuğunu, güveni sağladığını söylemek kolaydır ve hepsi doğrudur, ama hiçbiri sorulan soruya cevap değildir. Çünkü bunların hepsi adaletin sonuçlarıdır ve sonuçlarla savunulan bir adalet, sonuçların ortadan kalktığı yerde savunmasız kalır. Gyges yüzüğü taktığı anda bütün bu gerekçeler buharlaşır. Geriye tek bir soru kalır ve o soru, iki kitabın sonunda, hiçbir cevabı olmadan ortada durmaktadır.

Belki de bu aporianın kendisi, bir eksiklik değil bir kazançtır. Çünkü adaletin niçin savunulması gerektiğini bilmeden onu savunmaya kalkmak, Kephalos gibi ilk ciddi soruda sahneden çekilmek demektir. Thrasymakhos’un adaleti bugün dünyayı yönetiyorsa, buna verilecek cevap, adaletin işe yaradığını hatırlatmak olamaz. Çünkü Thrasymakhos da adaletin işe yaradığını biliyor, sadece kimin işine yaradığını soruyor. Cevap ancak başka bir yerden gelebilir, adaletin kişinin kendi ruhuna ne yaptığından. Ve o yere varmak için, önce bu çıkmazda gerçekten durmak gerekiyor. Devlet’in geri kalanı, bu durmanın ardından atılan adımlardır. O adımların yeterli olup olmadığı ise, eserin sonunda bile tartışmaya açık kalır.

10Haber bültenine üye olun, gündem özeti her sabah mailinize gelsin.