İkna Etmek ya da İtaat Etmek: Apologia ve Kriton Üzerine

3 Ağustos 2026

Gorgias üzerine yazdığımız yazı, Kallikles’in bir tehdidiyle ve Sokrates’in o tehdide verdiği cevapla kapanmıştı. Kallikles şöyle demişti: “Biri seni yakalayıp mahkemeye çıkarsa kendini savunamazsın, ağzın açık kalır, isteyen yüzüne tokat atar ve seni öldürebilirler.” Sokrates de, “Evet savunamayacağım,” demiş ve eklemişti: “Asıl sefil olan kendini savunamayan değil, ruhu bozulmuş olarak ölen kişidir.”

Apologia, o tehdidin gerçekleştiği durumu anlatır. Kriton ise, tehdit gerçek olduktan sonra ne yapılacağını sorar. İkisi birlikte okunduğunda ortaya, tek bir metnin veremeyeceği bir şey çıkar. Çünkü Apologia’da Sokrates, şehre boyun eğmeyeceğini söyler. Kriton’da ise şehrin hükmünden kaçmayı reddeder. Bu ikisi ilk bakışta birbirini tutmaz. İkisi arasındaki ilişkiyi çözmek, bu yazının asıl işi olacak.

Sıralamayı da baştan belirtmek gerekiyor. Kriton’dan önce Apologia’yı okumak gerekiyor, çünkü Kriton’daki bütün tartışma, mahkemede söylenmiş sözlere gönderme yapar. Yasalar konuşmaya başladığında, Sokrates’e mahkemede sürgün yerine ölümü tercih ettiği hatırlatılacak. Yani ikinci diyalog, birincinin tutanağını delil olarak kullanır.

Bir de şunu söylemek gerekiyor. Bu iki metin, adalet temasının dışına çıkmıyor ama onu bambaşka bir yere taşıyor. Devlet ve Gorgias, adaletin ne olduğunu ve niçin kişinin kendi hayrına olduğunu tartışıyordu. Burada soru değişiyor. Adaletin ne olduğunu biliyorsan ve şehir sana adil davranmıyorsa ne yaparsın? Yani mesele, adaletin tanımından adaletin uygulanmasına, kuramdan bir insanın hayatına geçiyor. O hayat, bu iki metinde sona eriyor.

Apologia, mahkeme dilinin dışında bir cümleyle başlar. Sokrates, “Ey Atinalılar, beni suçlayanların, üzerinizde nasıl bir etki bıraktığını bilmiyorum, ama ben kendimi neredeyse unutacaktım, o kadar inandırıcı konuştular,” der. “Oysa söyledikleri arasında neredeyse hiçbir doğru yoktu.”

Bu açılış, bütün savunmanın tonunu belirler. Sokrates, karşısındakilerin sözünü çürütmeye değil, sözün kendisinin nasıl işlediğini göstermeye başlar. Ardından hemen bir uyarı yapar. “Beni size, sözü muazzam kullanan biri diye tanıttılar ve bunu söylerken bir tek doğruyu söylediler, yeter ki muazzam sözden doğruyu söyleyeni anlıyor olsunlar.”

Sonra jüriden bir şey ister: “Yetmiş küsur yaşındayım ve ilk kez mahkemedeyim, buranın diline yabancıyım. Bir yabancı olsaydım ve kendi lehçemle konuşsaydım bana müsamaha gösterirdiniz. Şimdi de aynı şeyi rica ediyorum, alışık olduğum gibi konuşmama izin verin.”

Bu istek, biçimsel bir nezaketten ibaret değil. Sokrates burada, mahkeme dilinin, yani retoriğin dilini kullanmayacağını ilan ediyor. Bunu yaparken kendini mahkemede bir yabancı olarak konumlandırıyor. Gorgias’ta, aşçının önünde yargılanan hekim imgesi vardı. Burada aynı durum, dil farkı olarak tarif ediliyor. İki ayrı dil konuşuluyor ve biri ötekini anlamıyor.

Sonra Sokrates, iki tür davacısı olduğunu söyler ve asıl tehlikeli olanların, karşısında duranlar değil, yıllardır onlarla konuşanlar olduğunu belirtir. “Bunlar bir çoğunuzu daha çocukken cezbettiler ve ikna ettiler,” der, “ve onların karşılarına çıkıp sorgulayamadığım için gölgeyle dövüşmek gibi bir şey bu.”

Bu noktada, metnin susarak geçtiği siyasi arka planı anmak gerekiyor, çünkü onsuz bu duruşma anlaşılmaz. Sokrates yargılanmadan önceki dönemde Atina büyük bir savaş kaybetmiş, kentin duvarları yıkılmış ve Otuzlar diye anılan bir tiranlık dönemi yaşanmıştı. O rejimin önde gelen adamlarından ikisi, Kritias ve Kharmides, zamanında Sokrates’in çevresinde bulunmuş kişilerdi. Ayrıca yıllar önce Atina’dan ayrılıp düşman tarafına geçen Alkibiades de öyle. Rejim devrildikten sonra bir genel af ilan edilmiş ve geçmiş siyasal suçların dava konusu yapılması yasaklanmıştı.

Bu durum, suçlamanın niçin gençleri bozmak biçiminde kurulduğunu açıklar. Siyasal suçlama yasaktı, ahlaki suçlama yasak değildi. Dinleyen herkes, gençleri bozmak dendiğinde hangi gençlerin kastedildiğini biliyordu. Sokrates savunmasında bu isimleri hiç anmaz. Bunun yerine, kendisinin hiç kimsenin öğretmeni olmadığını, kimseye özel bir şey öğretmediğini söyler ve o iki örneği, Arginusai ile Salamisli Leon olayını anlatır. İki örnek de, hem demokrasi hem tiranlık döneminde kalabalığa karşı durduğunu gösterir. Yani savunma, doğrudan cevap veremeyeceği bir suçlamaya, kendi siyasal siciliyle cevap verir.

Bunu bilmek, metnin tonunu da değiştirir. Sokrates yalnızca bir düşünce özgürlüğü davasında yargılanmıyor. Yenilgi sonrası bir şehirde, felaketin sorumlusu aranırken yargılanıyor. Böyle zamanlarda aranan sorumlu, çoğu zaman en görünür ve en tuhaf olan kişi oluyor.

Suçlamanın içeriğini de okur: “Sokrates gereksiz işlere karışıyor, yer altındakileri ve gökyüzündekileri araştırıyor, haksız olan sözü haklı kılıyor ve bunları başkalarına da öğretiyor.” Ayrıca Aristophanes’in bir oyununda adıyla anıldığını, orada sahneye çıkarılıp havada asılı bir sepette dolaştırıldığını, güneşte yürüdüğünün söylendiğini de hatırlatır.

Sokrates bunların hiçbirini yapmadığını söyler. Ne doğa araştırmasıyla uğraşır ne de para karşılığı ders verir. Ardından ücret alan öğretmenleri sayar. Gorgias, Prodikos, Hippias. Sonra da o güzel Kallias anekdotunu anlatır. Eğer iki oğlun tay ya da buzağı olsaydı, onları yetiştirecek bir at bakıcısı ya da çiftçi tutardın ve o kişi kendi alanının ustası olurdu. Ama insan oldukları için, kimi tutacaksın? İnsanlık ve yurttaşlık erdeminin ustası kim? Kallias, Paroslu Euenos’u gösterir, ücreti beş mina. Sokrates, “Eğer böyle bir bilgim olsaydı bununla övünürdüm,” der. “Ama yok.”

Bu anekdot, bu yazı dizisinin baştan beri yanıtlamaya çalıştığı soruyu sorar. Erdemin bir uzmanı var mı, varsa kim? Gorgias’ta bu soru, sanat ile dalkavukluk ayrımı olarak kurulmuştu. Devlet’te, filozofun devleti yönetmesi gerektiği tezine dönüşmüştü. Burada Sokrates, o uzmanlığa kendisinin sahip olmadığını söylüyor. Savunmanın en kritik cümlelerinden biri de bu. Çünkü bütün Platoncu siyaset o uzmanlığın varlığı üzerine kuruluyor, oysa Sokrates kendisinin bu uzmanlığa sahip olmadığını söylüyor.

Peki Sokrates’e atfedilen bu ün nereden çıktı? Sokrates bununla ilgili, o meşhur kehanet hikâyesini anlatır. Arkadaşı Khairephon Delphoi’ye gitmiş ve Sokrates’ten daha bilge biri olup olmadığını sormuş. Pythia, daha bilge birini tanımadığını söylemiş.

Sokrates bunu duyunca bir çıkmaza düşmüş. Kendisinin ne az ne de çok bilge olmadığını biliyor ama Pythia’nın yalan söylemeyeceğini de biliyor. Bu yüzden kehaneti çürütmek üzere yola çıkmış. Kendisinden daha bilge birini bulup tanrıya, işte bu adam benden daha bilge diyecekmiş.

Önce siyasetçilere gitmiş. Bilge sanılan ve kendini bilge sanan bir adamla konuşmuş ve onun bilge olmadığını görmüş. Sonra bunu ona anlatmaya çalışmış ve hem onun hem oradakilerin düşmanlığını kazanmış. Şu sonuca varmış. Ben bu adamdan bilgeyim, çünkü ikimiz de güzel ve iyi olan hakkında bir şey bilmiyoruz ama o bilmediği şeyi bildiğini sanıyor, ben ise ne biliyorum ne de bildiğimi sanıyorum.

Sonra şairlere gitmiş. Onların en güzel şiirlerini alıp ne demek istediklerini sormuş ve neredeyse orada bulunan herkesin, onlardan daha iyi konuştuğunu görmüş. Anlamış ki şairler, yazdıklarını bilgiyle değil, bir tür doğal yetenekle ve coşkuyla yazıyorlar, tıpkı kâhinler gibi, çok güzel şeyler söylüyorlar ama söylediklerini bilmiyorlar. Üstelik şiir yazabildikleri için, öteki konularda da en bilge kişi olduklarını sanıyorlar.

Sonra zanaatkârlara gitmiş ve burada bir fark bulmuş. Onlar gerçekten kendi işlerini biliyorlarmış, kendi işlerini bildiklerini de biliyorlarmış ve bu bakımdan Sokrates’ten daha bilgeymişler. Ama aynı hatayı onlar da yapıyormuş. İşlerini iyi yaptıkları için, en büyük şeyler hakkında da bilge olduklarını sanıyorlarmış. Bu yanılgı, bilgilerini gölgede bırakıyormuş.

Sokrates şu sonuca varır, tanrının söylemek istediği aslında başka bir şey. En bilge olanınız, tıpkı Sokrates gibi, bilgelik bakımından gerçekte pek bir değer taşımadığını anlamış olanınız.

Burada bir şeyi kesin biçimde belirtmek gerekiyor, çünkü sık sık yanlış aktarılır. Sokrates hiçbir yerde hiçbir şey bilmediğimi biliyorum demez. Söylediği şey daha ince: “Bilmediğim şeyi bildiğimi sanmıyorum.” Bu, bir bilgi iddiası değil, bir yanılgıdan uzak durma iddiası. Dahası, Sokrates savunmasının başka bir yerinde bir şeyi bildiğini açıkça söyler. “Haksızlık etmenin ve kendinden iyi olana, o ister tanrı olsun ister insan, itaatsizlik etmenin kötü ve utanç verici olduğunu biliyorum,” der. Yani bilgisizliği, en büyük şeyler hakkındaki bilgisizlik, ahlaki alanda ise kesin olarak gördüğü, bildiği şeyler var.

Bütün Sokratik konumu ayakta tutan şey de bu ayrım. Erdemin ne olduğunu bilmiyorum ama haksızlık etmenin kötü olduğunu biliyorum. Birincisi araştırmayı gerektirir, ikincisi eylemi yönetir. İkisi arasında bir çelişki yok, çünkü bir şeyin tanımını bilmemek, onun bazı özelliklerini bilmemek anlamına gelmez.

Kehanet hikâyesinden bir de görev çıkar. Sokrates, sorgulamayı tanrıya hizmet olarak tarif eder ve bu yüzden ne kamu işlerine ne de kendi işlerine vakti kaldığını, büyük bir yoksulluk içinde yaşadığını söyler.

Sonra kendisine yönelik düşmanlığın nasıl büyüdüğünü de açıklar. Varlıklı ailelerin boş vakti olan gençleri onu izlemekten hoşlanır, çünkü bilge sanılan insanların sorgulanmasını dinlemek hoşa gider. Sonra kendileri de aynısını denerler ve daha çok insanı kızdırırlar. Kızanlar, Sokrates gençleri bozuyor der. Ne öğrettiği sorulduğunda söyleyecek bir şey bulamazlar ve filozoflara karşı hazırda duran klişelere, bu davada da kendisine yöneltilen suçlamalara sarılırlar.

Bu açıklama, iftiranın nasıl işlediğine dair keskin bir gözlem içerir. Suçlama, bir gözlemden değil, bir mahcubiyetten doğar. Sorgulandığı için küçük düşen insan, küçük düşüren kişiye bir sıfat bulur ve bulduğu sıfat, hazır kalıplardan gelir.

Sonra resmi suçlamaya geçilir. Meletos, Anytos ve Lykon. Suçlama iki maddeden oluşur. Sokrates, gençleri bozmak ve şehrin tanrılarını kabul etmeyip yeni daimonlar icat etmek yoluyla kutsal olana saygısızlık ediyor.

Burada, Apologia’nın tek çürütme sahnesi gelir, Sokrates’in Meletos’u sorgulaması. Üç adımda ilerler.

Birinci adım. Gençleri ne daha iyi yapar? Meletos, yasalar der. Sokrates, yasaları bilen kişi kim diye sorar ve Meletos sırayla yargıçları, sonra dinleyicileri, sonra meclisi sayar. Yani Sokrates dışında herkes gençleri iyileştiriyor, yalnızca o bozuyor. Sokrates atlar örneğini verir. Atları bir ya da birkaç kişi ıslah eder, geri kalan herkes onlarla uğraştıkça bozar. İnsanlar için bunun tersinin geçerli olduğunu düşünmek saçma olur.

İkinci adım. İyi yurttaşlar arasında yaşamak mı iyi, kötüler arasında mı? Meletos, iyiler arasında der. Öyleyse kimse kendi çevresindekiler tarafından zarar görmek istemez. Öyleyse Sokrates gençleri bozuyorsa, ya bilmeden bozuyor, o zaman kendisine mahkeme değil öğretmen gerekir, ya da bile bile bozuyor, o zaman da kendine zarar veriyor olur ki bu saçma.

Üçüncü adım. Meletos, Sokrates’in hiçbir tanrıya inanmadığını, güneşin taş, ayın toprak olduğunu söylediğini iddia eder. Sokrates cevap verir: “Bunlar Anaksagoras’ın görüşleri ve tiyatroda bir drahmiye satın alınabilir.” Asıl güçlü savunması bunun ardından gelir. Sokrates, çocukluğundan beri içinden gelen ilahi bir sese, yani daimoniona kulak verdiğini söyler. Mahkemeye şu soruyu sorar: “Eğer daimoniaya inanıyorsam, bu varlıkların kaynağı olan tanrılara nasıl inanmıyor olabilirim?” Daimonik şeylere inanan birinin, doğası gereği tanrılara da inanması gerektiğini belirterek suçlamayı çürütür. Meletos’un mantık hatasını da gösterir. Sokrates, Meletos’a iki zıt suçlamayı aynı anda yaptığını gösterir. “Meletos,” der, “hem hiçbir tanrıya inanmadığımı hem de yeni tanrılar icat ettiğimi iddia ediyorsun. Bir insan, hem katırların varlığına inanıp hem de atların ve eşeklerin varlığını reddedemez.” Tanrıların çocukları ya da elçileri olan daimonlara inanan biri, tanrıların kendisini de reddedemez. Daimonlara inanan, daimonların tanrıların çocukları olduğunu kabul eder. Öyleyse tanrılara da inanıyor. Suçlama kendi içinde çelişiyor.

Sokrates bu sorguyu bitirirken, Meletos’un suçlamayı bir bilmece gibi kurduğunu, onları sınamak için yazdığını söyler. Gerçekten de bu sorgu, bir hukuki savunmadan çok bir mantık gösterisine benziyor. Sokrates de suçlamanın içeriğini değil, biçimini çürütür.

Ardından, savunmanın asıl bölümü gelir. Sokrates, hukuki savunmayı bırakıp bir hayatı savunmaya başlar.

Önce şu ilkeyi koyar: “Azıcık da olsa bir şeye faydası olan insan, bir işi yaparken yaşayacak mıyım, ölecek miyim diye mi hesap etmeli, yoksa yalnızca yaptığı şeyin adil mi adaletsiz mi olduğuna mı bakmalı?” Örnek olarak Akhilleus’u verir. Hektor’u öldürürse öleceği söylendiğinde, tehlikeyi hiçe saymış, arkadaşının öcünü almayan korkak biri olarak yaşamaktan daha çok korkmuştu.

Sonra asker imgesini kurar. Bir insan, ister kendi seçmiş, ister komutanı yerleştirmiş olsun, olması gereken yerde kalmalı. Ben Poteidaia’da, Amphipolis’te ve Delion’da komutanların koyduğu yerde durdum. Şimdi tanrı beni felsefe yapmakla, kendimi ve başkalarını sınamakla görevlendirdi. Ölüm korkusuyla yerimi terk edersem, işte o zaman gerçekten suçlu olurum.

Ölüm korkusu hakkında da şunu ekler. Ölümden korkmak, bilge olmadığı halde kendini bilge sanmaktan başka bir şey değil. Çünkü kimse ölümün insan için iyiliklerin en büyüğü olup olmadığını bilmez, oysa herkes ondan kötülüklerin en büyüğüymüş gibi korkar.

Sonra o meşhur cümle gelir: “Diyelim ki beni beraat ettireceksiniz ama bir şartla, bundan böyle felsefe yapmayacaksın, yaparsan ölürsün. Böyle bir şart koysaydınız şöyle derdim. Atinalılar, size saygı duyuyorum ve sizi seviyorum ama tanrıya sizden daha çok itaat edeceğim. Nefesim olduğu sürece felsefe yapmaktan, sizi uyarmaktan vazgeçmeyeceğim.”

Bu cümlenin ne dediğine dikkat etmek gerekiyor, çünkü Kriton’la kurulacak bütün ilişki buna bağlı. Sokrates, şehrin bir emrine uymayacağını söylüyor. Bunu gizlice değil, mahkemenin ortasında, açıkça söylüyor. Yani itaatsizliğini ilan ediyor ve bedelini kabul ediyor. Bu ayrım, birazdan göreceğimiz gibi, her şeyi belirler.

O uyarının içeriği de verilir: “Ey iyi insan, en büyük ve en bilge şehrin yurttaşı, para, ün ve onur peşinde koşmaktan utanmıyor musun, sağduyu, hakikat ve ruhunun olabildiğince iyi olması için neden hiç uğraşmıyorsun ve bu konuda neden düşünmüyorsun?” Ardından şu ünlü cümle gelir: “Ben gençlere ve yaşlılara, bedenlerine ve paraya, ruhtan önce ve ruha olduğu kadar hevesle özen göstermemelerini söylemekten başka hiçbir şey yapmıyorum. Çünkü erdem paradan gelmez, paranın ve bütün öteki iyi şeylerin insanlara gelmesi erdemden olur.”

Sonra Sokrates kendini şehir için ne saydığını söyler ve o meşhur atsineği imgesini kurar: “Şehir, büyük ve soylu bir ata benziyor, iriliği yüzünden ağırlaşmış ve uyandırılmayı bekleyen bir ata. Tanrı beni bu şehre bir atsineği olarak yerleştirdi ve ben bütün gün her yerde sizi dürtüyor, uyandırıyor, azarlıyorum. Beni öldürürseniz, tanrı size acıyıp bir başkasını göndermezse, ömrünüzün geri kalanını uyuyarak geçirirsiniz.”

Bu imgeyi, Platon’un halk için kullandığı öteki iki hayvan imgesiyle yan yana koymak öğretici oluyor. Devlet’in birinci kitabında Thrasymakhos, yönetenleri kendi sofrası için hayvan besleyen çobanlara benzetmişti. Altıncı kitapta Sokrates, kalabalığı huylarını öğrendiğimiz büyük bir hayvana benzetmişti ve o hayvanın hoşuna gideni bilmeye bilgelik dendiğini söylemişti. Burada ise şehir soylu ama ağırlaşmış bir at, filozof da onu ısıran sinek. Üç imgede de halk bir hayvan ama tavır tümüyle farklı. Birincisinde sömürülür, ikincisinde okşanır, üçüncüsünde uyandırılır. Üçüncüsü, en sevecen olanı.

Sonra çok önemli bir şey gelir, o iç ses meselesi. Sokrates, çocukluğundan beri içinden bir sesin geldiğini, o sesin onu hep bir şeyden alıkoyduğunu ve hiçbir zaman bir şeye yöneltmediğini söyler. Bu ses, onun siyasete girmesine de karşı çıkmış.

Niçin karşı çıktığını da açıklar ve bu açıklama, bu yazı dizisinin en çok üzerinde durduğu meseleye doğrudan dokunur: “Şunu iyi bilin, eğer ben siyasete atılsaydım çoktan yok olmuş olurdum ve ne size ne kendime bir yararım olurdu. Çünkü size ya da başka bir kalabalığa gerçekten karşı çıkan ve şehirde birçok haksız ve yasaya aykırı şeyin olmasını engelleyen hiç kimse hayatta kalamaz. Adalet için gerçekten mücadele edecek olan, kısa bir süre için kalıcı olması amaçlansa bile, kamusal olandan biraz uzak özel bir hayat yaşamak zorunda.”

Bu cümle, bu yazı dizisinin bulgusunu Sokrates’in kendi ağzından doğrular. Devlet’in dokuzuncu kitabı, filozofun yalnızca kendi içindeki şehri yöneteceğini söyleyerek kapanıyordu. Onuncu kitapta en bilge ruh, siyasetten uzak bir özel hayatı seçiyordu. Gorgias’ta siyaset, insanları daha iyi kılma uğraşı olarak yeniden tanımlanıyordu. Şimdi görüyoruz ki bu geri çekilme, Platon’un geç dönem bir ruh hali değil, Sokratik konumun kendi çekirdeğinde duran bir şey. Adalet için mücadele eden, kamusal alanda yaşayamaz.

Ama hemen bir iki ayrıntı eklemek gerekiyor, yoksa Sokrates’in bu cümlesi yanlış anlaşılır. Sokrates bunu söyledikten sonra iki örnek verir ve iki örnek de kamusal siyasal edim. Birincisi, Arginusai savaşından sonra on komutanın toplu olarak yargılanması istendiğinde, o gün meclise başkanlık eden kurulda görevli olan ve buna karşı çıkan tek kişi oydu ve bunu, kalabalık onu tutuklamakla tehdit etmesine rağmen yaptı. Bu, yönetimde halk varken gerçekleşen bir olaydı. İkincisi, Otuzlar döneminde, Salamisli Leon’u idam edilmek üzere getirmesi emredildiğinde oldu. Sokrates kendisine söyleneni yapmayıp evine gidip yattı. O sırada hüküm süren rejim kısa sürede düşmeseydi bunun bedelini büyük ihtimalle canıyla ödeyecekti.

Öyleyse kamusal olmayan bir hayat yaşamak, siyasetten kaçmak demek değil. Görevden kaçmak da değil. Kastedilen şey, siyasal bir kariyer peşinde koşmamak. Sokrates görev aldığında doğru olanı yapmış ve bedelini göze almış. Yapmadığı şey, iktidara talip olmak. Yani ayrım, siyasal eylemle siyasal meslek arasında geçiyor ve metnin en ince yerlerinden birini kuruyor.

Savunmanın sonunda Sokrates, hiç kimsenin öğretmeni olmadığını söyler. Kimseye bir şey vaat etmedim, kimseye özel olarak bir şey öğretmedim ve kimse benden başkalarının duymadığı bir şey duymadı der. Sonra da, bozduğu iddia edilen gençlerin ya da yakınlarının hiçbirinin kendisine karşı tanıklık etmeye gelmediğini, tersine, o yakınların salonda kendisini desteklediğini belirtir. İsim sayarken kendi adını da anan bir kişi var, Platon. Platon kendi metninde kendini iki kez adlandırıyor, biri burası, öteki de yine bu diyalogda, para cezasına kefil olanların arasında.

Bu ayrıntıyı anmaya değer. Platon, kendini duruşma salonuna koyar. Phaidon’da ise, Sokrates’in öldüğü gün orada bulunmadığını, hasta olduğunu söyler. Yani yazar, kendini yargılamaya koyar, ölüme koymaz. Bunun bilinçli bir yerleştirme olduğunu düşünmek için yeterli sebep var.

Son olarak, Sokrates çocuklarını mahkemeye getirip ağlatmayı reddeder. Üç oğlum var der, biri delikanlı, ikisi küçük. Ama böyle bir şey yapmak hem şehir için utanç verici olurdu hem de adaletsiz. Çünkü yargıç, hoşuna gidene göre değil, yasaya göre karar vereceğine yemin etmiş. Bir yargıcı yalvararak ikna etmeye çalışmak, ona yeminini bozdurmaya kalkmak demeye gelir. Bunu yapan kişi, dinsizlikle suçlanırken bizzat dinsizlik yapmış olur.

Sokrates suçlu bulunur ve bu arada oy farkı da oldukça az. Sokrates de bunu görmüş ve şöyle demiştir: “Otuz oy öbür tarafa geçseydi kurtulacaktım.”

Karşı ceza önerisi gelir, ki bu, bütün savunmanın en provokatif anı: “Hangi cezayı hak ediyorum?” diye sorar ve kendi cevap verir: “Yoksul, size iyilik yapan ve sizi uyarmak için boş vakte ihtiyacı olan bir adama ne yakışır? Prytaneion’da bedava yemek. Olimpiyat şampiyonlarına verilen onur. Çünkü o size mutlu olduğunuzu sandırır, ben ise gerçekten mutlu olmanızı sağlarım.”

Sonra hapsi ve sürgünü de reddeder. Sürgünü niçin reddettiğini de açıklar ve bu açıklama Kriton’da tekrar karşımıza çıkacak. Kendi yurttaşlarımın katlanamadığı konuşmalara başkaları niçin katlansın? Susarak yaşamayı da reddeder. “Susarsam tanrıya itaatsizlik etmiş olurum dersem inanmazsınız,” der ve ekler: “Sorgulanmamış bir hayat, insan için yaşanmaya değmez.”

Bu cümlenin hangi bağlamda söylendiği çoğu zaman unutulur. Bir hayat felsefesi sloganı olarak değil, bir teklifin reddi olarak söylenir. Sokrates’e sus ve yaşa deniyor, o da böyle bir hayatın insan hayatı olmayacağını söyleyerek reddediyor. Yani cümle, soyut bir övgü değil, somut bir seçimin gerekçesi.

Ölüm cezasından sonra iki kısa konuşma yapar. Mahkûm edenlere, “Bilge bir adamı öldürdüğünüz için ün kazanacaksınız,” der ve “biraz bekleseydiniz bu iş kendiliğinden olacaktı,” diye ekler. “Ölümden kaçmak zor değil, asıl zor olan kötülükten kaçmak, çünkü kötülük ölümden hızlı koşar.” Ardından bir kehanette bulunur: “Benden sonra sizi sorgulayacak olanlar daha sert olacak.”

Burada durup bir soru sormak gerekiyor, çünkü bu metni okuyan hemen herkes soracaktır. Sokrates gerçekten kendini savunmaya mı çalışıyordu, yoksa mahkemeyi kışkırtıp bu sonucu kendisi mi belirledi?

Metinde iki yönde de kanıt var. Kışkırtma yönünde olanlar açık. Prytaneion’da bedava yemek önerisi, bir ceza teklifi değil bir onur talebi jüriyi ancak öfkelendirebilirdi. Sürgünü reddetmesi de öyle, çünkü sürgün büyük olasılıkla kabul edilecek bir teklifti. Susmayı reddetmesi de. Bunların hiçbiri beraat isteyen bir adamın davranışı değil.

Öte yandan tersi yönde de kanıt var. Oy farkının küçük olduğunu ve otuz oy değişseydi beraat edeceğini söylerken, bunu bir kayıp olarak anlatır. Biraz bekleseydiniz bu iş kendiliğinden olacaktı cümlesi, gereksiz bir ölüm olduğunu ima eder. Dostları otuz minaya kefil olduğunda bunu kabul eder, yani para cezasını reddetmez.

Bence doğru okuma şu. Sokrates ölmek istemiyordu ama beraat için ödenmesi gereken bedeli ödemek de istemiyordu. O bedel, hayatının ne olduğu konusunda yalan söylemekti. Yani bu bir intihar değil, bir pazarlığın reddi. Metin, bir sanığın savunması değil, bir hayatın savunması ve iki şey aynı anda yapılamadığı için ikincisi seçilmiş.

Bu ayrım, Kriton’da yeniden karşımıza çıkacak. Orada da Sokrates ölümü seçmez, kaçmayı reddeder. Aradaki fark küçük görünüyor ama değil.

Beraat oyu verenlere ise başka bir şey söyler. O gün boyunca bahsettiği iç sesin hiçbir noktada kendisini durdurmadığını, bunun da olan şeyin iyi olduğuna işaret sayılabileceğini belirtir. Ölüm hakkında iki ihtimal olduğunu söyler: “Ya ölüm hiçbir şey ve hiçbir duyum yok, o zaman rüyasız bir uyku gibi bir şey ve böyle bir gece, Büyük Kralın bile birçok gününden ve gecesinden daha iyi olurdu. Ya da bir göç, bir yer değiştirme ve bütün ölülerin bulunduğu yere gidiliyor. O zaman da, Orpheus’la, Musaios’la, Hesiodos’la, Homeros’la konuşmaktan daha büyük ne olabilir. Orada, haksız yere mahkûm edilmiş olanları, Palamedes’i ve Aias’ı bulup kendi başına gelenle karşılaştırmak, hatta oradaki büyük adamları sorgulamayı sürdürmek. Orada bunun için kimseyi öldürmüyorlar.”

Bu son ayrıntı, bütün Apologia’nın hem en ince mizahını hem de en acı cümlesini taşıyor. Sokrates öteki dünyayı, sorgulamanın cezasız olduğu yer olarak tarif eder. Yani bu dünyanın kusurunu, öteki dünyanın tarifiyle söyler.

Kapanış şu: “İyi bir insana, ne yaşarken ne öldükten sonra kötülük dokunmaz ve onun işleri tanrılar tarafından ihmal edilmez.” Sonra oğulları için bir istekte bulunur: “Erdemden önce paraya değer verirlerse onları azarlayın, benim sizi azarladığım gibi.” Ardından son cümle:

“Artık gitme vakti geldi, ben ölmeye, siz yaşamaya. Hangimizin daha iyi bir yere gittiğiyse, tanrıdan başka kimse için açık değil.”

Şimdi Kriton’a geçelim. Sahne hapishanede geçiyor, henüz şafak sökmemiş. Kriton içeri girmiş ve Sokrates’i uyandırmadan bir süre oturup onu izlemiş. Sokrates uyandıktan sonraki ilk sözü, ne kadar rahat uyuduğuna dair duyduğu şaşkınlık olur.

Bu küçük sahne, diyaloğun bütün gerilimini önceden kurar. Bir adam ölüm gününü beklerken rahat rahat uyuyor. Bir başkası, onun ölümünü bekliyor ve uyuyamıyor. Konuşacak olan da uyuyamayan olacak.

Kriton’un kim olduğunu da belirtmek gerekiyor. O bir filozof değil, Sokrates’in gençlik arkadaşı, aynı demostan gelen yaşlı ve varlıklı bir dost. Apologia’da salonda oturanlar arasındadır ve para cezasına kefil olanların başında gelir. Yani karşımızda bir kuram temsilcisi değil, bir dost var. Getirdiği gerekçeler de kuramsal değil, bir dostun getireceği gerekçeler. Seni kaybedeceğim, insanlar bizim hakkımızda kötü konuşacak, çocukların ortada kalacak.

Kriton’u okumanın en verimli yolu da bu. Diyalog, bir felsefi rakiple değil, seven biriyle yapılan bir tartışma. Tam da bu yüzden zor. Thrasymakhos’a ya da Kallikles’e karşı argüman kurmak, bir bakıma kolay, çünkü karşı taraf yanlış bir görüşü savunur. Burada karşı taraf, hiçbir görüşü savunmuyor, yalnızca dostunun ölmesini istemiyor. Sokrates’in ona karşı kullanacağı tek araç, ikisinin de daha önce üzerinde anlaştığı ilkeler.

Sokrates bir rüya gördüğünü söyler. Beyazlar giymiş güzel bir kadın gelmiş ve şöyle demiş: “Ey Sokrates, üçüncü gün bereketli topraklı Phthia’ya varırsın.” Bu dize İlyada’dan geliyor, Akhilleus’un savaşı bırakıp yurduna dönmekten söz ettiği yerden. Yani Sokrates, ölümünü eve dönüş olarak simgeleyen bir rüya görmüş. Apologia’da da Akhilleus örnek gösterilmişti. İki metin, aynı kahramanı iki farklı yönden kullanır. Orada ölümü göze almanın örneği oluyor, burada eve dönüşün.

Kriton’un kaçış önerisi birkaç gerekçeye dayanır ve gerekçeleri sıralamak, birazdan verilecek cevabı anlamak için gerekiyor.

Birincisi en kişisel olanı. Seni kaybedeceğim ve bir daha böyle bir dost bulamayacağım.

İkincisi itibarla ilgili. İnsanlar, senin dostlarının parayı dostlarından çok sevdiğini ve seni kurtarmadıklarını söyleyecek.

Sokrates bu gerekçeye hemen itiraz eder ve niçin çoğunluğun ne düşündüğüne aldırmamız gerekiyor diye sorar. Kriton’un cevabı basit ve güçlü. Çünkü çoğunluk, en büyük kötülükleri yapabilir. İşte bu başımıza gelen de bunu gösteriyor.

Sokrates’in karşılığı, diyaloğun en tuhaf ve en çok tartışılan cümlelerinden biri: “Keşke yapabilselerdi Kriton,” der. “O zaman en büyük iyilikleri de yapabilirlerdi ve bu güzel olurdu. Oysa ikisini de yapamazlar. Bir insanı akıllı ya da akılsız kılamazlar, ne yaparlarsa rastgele yaparlar.”

Bu cevap ilk bakışta gerçeğe aykırı görünür, çünkü çoğunluk o gün gerçekten bir insanı ölüme mahkûm etmişti. Ama söylenen şey daha ince. Kötülüğün en büyüğü, Sokrates için, ruhun bozulması. Bir kalabalık bir insanı öldürebilir ama onun ruhunu bozamaz, çünkü ruhun bozulması ancak kişinin kendi ediminden gelir. Öyleyse çoğunluğun elindeki güç, en büyük kötülüğe ulaşmaz.

Bu, Gorgias’taki güç tartışmasının aynısı. Orada da tiranların en az güce sahip olduğu söylenmişti. Buradaki hali daha da net. Başkaları ancak bedenine ve mallarına ulaşabilir. Ruhuna yalnızca sen ulaşabilirsin. Bu, hem son derece güçlü bir teselli hem de son derece dar bir güç tanımı.

Bir insanın öldürülmesini, ona yapılabilecek en büyük kötülük saymamak, ancak ölümün kötü olduğunu bilmediğimizi kabul edersek anlamlı olur. Yani Kriton’un bu cevabı, Apologia’nın ölüm hakkındaki bilgisizlik tezine bağlı duruyor. O tez kabul edilmezse, cevap havada kalır.

Üçüncü gerekçe pratik. Para yeterli, muhbirler ucuz, dışarıda dostlar var, Thessalia hazır. Dördüncüsü ahlaki bir suçlama ve en ağırı. Kendine ihanet ediyorsun, düşmanlarının istediğini yapıyorsun. Oğullarına ihanet ediyorsun, onları öksüz bırakıyorsun. Ya çocuk yapmayacaktın ya da onları büyütme zahmetini paylaşacaktın. En kolay yolu seçiyorsun, oysa erdemli insanın seçeceği yol cesaret yolu. Bütün bu iş, mahkemeye hiç gelmeyebilirken gelmesi, duruşmanın yürütülüş biçimi ve şimdi bu gülünç son, bizim korkaklığımız gibi görünüyor.

Sokrates’in cevabı önce bir yöntem uyarısı getirir ve diyaloğun asıl felsefi katkısı da burada. “Duyguyla değil, düşünerek karar vermeliyiz,” der. Sonra şunu ekler: “Ben yalnızca şimdi değil, hep, içimdeki hiçbir şeye değil, düşündüğümde bana en doğru görünen akıl yürütmeye uyan biriyim. Şimdi başıma bu geldi diye, daha önce savunduğum düşünceleri bir kenara atacak değilim.”

Bu, bir felsefi karakter tarifi. Bir ilke, ancak bedeli ödenmesi gerektiğinde de geçerliyse ilke sayılır. Koşullar değiştiğinde terk edilen şey ilke değil, tercih olur. Kriton’un getirdiği bütün gerekçeler de koşulların değiştiğini söyleyen gerekçeler.

Sonra ilkeler tek tek geri çağrılır. Her kanıya değil, yalnızca iyi kanılara, yani bilenin kanısına değer vermek gerekir. Beden eğitimi yapan biri, herkesin değil hekimin ve eğitmenin sözünü dinler. Eğer bilenin sözünü dinlemeyip bedeni bozarsak, hayat yaşanmaya değmez. Öyleyse, adaletsizliğin bozduğu ve adaletin iyileştirdiği o şey bozulursa, hayat çok daha az yaşanmaya değer olur.

Sonra ikinci ilke gelir. Önemli olan yaşamak değil, iyi yaşamak. İyi yaşamak ise güzel ve adil yaşamakla aynı şey.

Sonra üçüncü ve en ağır ilke. Hiçbir biçimde haksızlık edilmemeli. Haksızlığa haksızlıkla karşılık verilmez, kötülüğe kötülükle karşılık verilmez, insanın kendisine ne yapılmış olursa olsun.

Bu ilke, Gorgias’ta uzun uzun tartışılmış ve orada Polos ile Kallikles’e karşı savunulmuştu. Burada bir sonuç olarak, hatırlatılarak geçilir. Ama Sokrates buna çok önemli bir not düşer. Biliyorum ki bu görüşe pek az kişi inanıyor, bundan sonra da pek az kişi inanacak. Buna inananlarla inanmayanlar arasında ortak bir görüşme zemini yok. Birbirlerinin kararlarını gördüklerinde, birbirlerini küçümsemekten başka bir şey yapamazlar.

Bu cümlenin ağırlığını görmek gerekiyor, çünkü Gorgias’ın kapanışının kuramsal ifadesini veriyor. Orada Kallikles susmuş ve ikna olmadan çekilmişti. Burada Sokrates, bunun neden böyle olduğunu söylüyor. Bazı ayrılıklar, tek tek argümanların altında değil, en temel kabullerin düzeyinde duruyor. O düzeyde ortak bir zemin yoksa, tartışma da olmaz. Burada elenkhos yönteminin sınırı, yöntemi kullanan kişi tarafından açıkça kabul ediliyor.

Son olarak dördüncü ilke. Adil olan anlaşmalara uyulmalı.

Bundan sonra, diyaloğun en ünlü bölümü gelir ve Sokrates, Yasaları konuşturur.

Yasalar gelip şöyle sorarlar: “Ne yapmaya kalkıyorsun? Elinden geldiğince bizi ve bütün şehri yok etmeye mi? Mahkeme kararlarının hiçbir gücü kalmadığı, özel kişiler tarafından geçersiz kılındığı bir şehir ayakta kalabilir mi?”

Sonra dört ayrı argüman sunulur.

Birincisi, doğuş ve yetiştirme argümanı. Evlilik yasaları seni var etti, yetiştirme ve eğitim yasaları seni büyüttü. Öyleyse sen bizim çocuğumuz ve kölemizsin, ataların da öyleydi. Bizimle senin aranda eşit hak yok. Babana karşılık verme hakkın olmadığı gibi, yurduna karşılık verme hakkın hiç yok.

İkincisi, ikna ya da itaat ilkesi. Yurt, anadan babadan daha değerli, daha saygın ve daha kutsal. Ona ya boyun eğeceksin ya da doğası gereği adil olanın ne olduğu konusunda onu ikna edeceksin. Zorlamaksa dinsizlik sayılır.

Üçüncüsü, anlaşma argümanı. Biz kimseyi zorlamıyoruz. Reşit olan ve şehri ve yasalarını gördükten sonra bizden hoşnut olmayan her Atinalı, malını alıp dilediği yere gidebilir. Kim kaldıysa, bizim nasıl yargıladığımızı ve şehri nasıl yönettiğimizi gördüğü halde kaldıysa, edimiyle bize razı olmuş oluyor. Sen, herkesten çok. Yetmiş yıl boyunca şehirden çıkmadın, bayramlar dışında hiçbir yere gitmedin, başka şehirleri merak etmedin, burada çocuk sahibi oldun. Üstelik mahkemede sürgünü önerebilirdin ve önermedin, ölümü sürgüne tercih ettiğini söyledin. Şimdi o sözlerinden utanmıyor musun?

Dördüncüsü, sonuçlar argümanı. Kaçarsan, en az zarar vermen gereken kişilere zarar verirsin. Dostların sürgün ve mal kaybı tehlikesine girer. İyi yönetilen bir şehre gidersen, oranın düzeninin düşmanı olarak gidersin. Thessalia gibi düzensiz bir yere gidersen, kaçışının hikâyesi orada eğlence olur. Bir çoban kılığına ya da post giyip nasıl kaçtığın anlatılır. Orada adalet ve erdem üzerine söylediklerin ne olacak? Ziyafetlere mi gitmiş olacaksın?

Son olarak çocuklar. Onları Thessalia’ya götürürsen yabancı yaparsın. Burada bırakırsan, sen Hades’te olduğunda dostların onlara bakmayacaksa, Thessalia’da olduğunda bakacaklar mı?

Yasalar konuşmasını şöyle bitirir: “Şimdi haksızlığa uğramış olarak gidiyorsun ama bize değil, insanların haksızlığına uğradın.”

Bu son cümle, bütün konumun anahtarını verir ve dikkatle okunmayı hak eder. Hüküm adaletsizdi ama yasalar adaletsiz değildi. Sokrates’e haksızlık eden yasalar değil, o yasaları o gün uygulayan insanlar oldu. Bu ayrım olmadan, bütün Kriton diyaloğu çöker. Çünkü ayrım yapılmazsa, Sokrates açıkça adaletsiz bir hükme boyun eğmiş olur.

Şimdi asıl soruya gelelim. Apologia ile Kriton birbiriyle çelişiyor mu?

Apologia’da Sokrates, felsefe yapmayı bırakmasını emreden bir şehre boyun eğmeyeceğini söylüyordu, Kriton’da ise, şehrin hükmünden kaçmayı reddediyor. İlk bakışta bu ikisi bir arada duramaz gibi gözüküyor. Ama dikkatle bakıldığında aralarında bir ayrım beliriyor ve bu ayrım son derece ince, ama son derece önemli.

Apologia’daki itaatsizlik açık. Mahkemenin ortasında ilan edilir. Bedeli de kabul edilir. Sokrates, felsefe yapmaya devam edeceğini söylerken, bunun ölüm anlamına geleceğini de kabul eder. Yani yasayı gizlice çiğnemez, açıkça karşı çıkar ve cezayı üstlenir.

Kriton’daki kaçış ise gizli. Geceleyin, kılık değiştirerek, rüşvetle, cezayı kabul etmek yerine ondan kurtulmak için kaçmak.

Öyleyse ayrım şu. Bir yasaya ya da emre açıkça karşı çıkıp bedelini ödemek ile gizlice sıyrılmak, aynı şey değil. Birincisinde şehrin hüküm verme yetkisi tanınır, yalnızca hükmün içeriğine itiraz edilir. İkincisinde şehrin hüküm verme yetkisinin kendisi geçersiz kılınır.

Bu ayrım, sonraki iki bin yılda, sivil itaatsizlik dediğimiz şeyin tanımı haline gelecek. Yasaya hayır derken açık ol, gerekçeni kamuya açıkla, ama cezayı kabul et. Bu üçlüyü Apologia ile Kriton birlikte üretiyor, iki metni ayrı ayrı okuyan biri ise onu göremez.

Yine de gerilim tümüyle çözülmüş değil ve dürüstlük gereği bunu söylemek gerekiyor. Yasaların birinci argümanı, yani çocuk ve köle argümanı, gerekenden çok daha fazlasını söyler. Eğer yurttaş, yasaların kölesiyse ve aralarında eşit hak yoksa, o zaman ikna etme seçeneği içi boş bir seçenek olur. İkna edebilmek için, karşı tarafla konuşacak bir konum sahibi olmak gerekir. Köleye ikna hakkı tanımak, kendi içinde çelişir.

Bu aşırılığı nasıl okumalı? Bir okuma şu. Yasalar burada bir hatip gibi konuşuyor, dialektik değil retorik yapıyorlar. Metnin kendisi de buna bir işaret veriyor. Sokrates, konuşmanın sonunda şöyle diyor: “Sevgili Kriton, ben bunları, Korybantların flüt seslerini duyduğunu sandığı gibi duyuyorum ve bu sözlerin uğultusu içimde çınlıyor, başka hiçbir şeyi duyamaz hale getiriyor.”

Bu benzetme çarpıcı, çünkü Korybant töreninde flüt sesi bir esrime aracı olarak iş görür, akıl yürütme aracı olarak değil. Sokrates, Yasaların konuşmasından ikna olduğunu değil, o konuşmanın sesinin içini doldurduğunu söylüyor. Bütün diyalog boyunca duyguyla değil akılla karar vermek gerektiğini savunmuş bir adamın, kapanışta böyle bir imge kullanması, en azından bir soru işareti bırakır. Yasaların konuşması, diyaloğun kendi ölçütüne göre bir argüman mı, yoksa bir uğultu mu?

Bunu kesin bir yorum olarak öne sürmek doğru olmaz, çünkü metin kapalı ve iki yönde de okunabilir. Ama sorunun kendisini görmezden gelmek de doğru olmaz. Platon, en kritik anda, yüksek perdeden konuşan bir sesi devreye sokuyor ve o sesin nasıl duyulduğunu tarif ederken akıl dışı bir benzetme seçiyor.

Anlaşma argümanı üzerine de birkaç şey söylemek gerekiyor, çünkü bu argüman, siyaset felsefesinde çok uzun süre etkin olacak. Burada söylenen şu. Kalmakla razı olduğunu söylemiş oldun. Bu, sonraki yüzyıllarda zımni rıza kuramı olarak karşımıza çıkacak ve toplum sözleşmesi geleneğinin temel taşlarından biri olacak.

Argümanın klasik zayıflığı da bilinir. Kalmak, ancak gitmek gerçekten mümkünse rıza sayılır. Yoksulun gidecek yeri yok, bağı olanın gitmesi bedelsiz değil ve hiç kimse doğduğu yeri seçmiyor. Bir yolculuğun ortasında gemiden inmenin tek yolu denize atlamaksa, gemide kalmak rıza sayılmaz.

Ama Sokrates’in kendi durumu, bu itirazın en zayıf kaldığı yer oluyor ve bunu teslim etmek gerekiyor. O gerçekten kalmayı seçti, gerçekten de hiç seyahat etmedi, mahkemede sürgünü önerebilecekken önermedi ve ölümü tercih ettiğini kendi ağzıyla söyledi. Yani argüman, genel bir siyaset kuramı olarak zayıf kalıyor ama bu tek adam için olağanüstü güçlü.

Belki de metni doğru okumanın yolu bu. Kriton, bir siyasal itaat kuramı değil, bir tutarlılık sınavı. Sokrates ömrü boyunca haksızlık edilmemesi gerektiğini söylemişti. Şimdi kendisine haksızlık edilmiş ve kaçmak, ona göre, şehrin hükümlerini geçersiz kılarak bir anlamda haksızlık etmek olur. Öyleyse kaçarsa, kendi söylediğinin tersini yapmış olur ve o zaman bütün ömrü boşa gitmiş sayılır.

Kriton’un son sözü, bunu doğrular. “Söyleyecek bir şeyim yok,” der. Sokrates, “Öyleyse bırakalım Kriton, böyle yapalım, çünkü tanrı bu yöne götürüyor,” diyerek bitirir.

İki metni birlikte okuduğumuzda geriye ne kalıyor?

Birincisi, insan bilgeliğinin tanımı. Bilmediğini bildiğini sanmamak. Bu, bir alçakgönüllülük gösterisi değil, bir yöntem. Dikkat edilirse, ahlaki alanda kesinlik iddiasını dışlamaz. Sokrates erdemin ne olduğunu bilmez ama haksızlık etmenin kötü olduğunu bilir. Bu ikisinin bir arada durabilmesi, bütün Sokratik konumun mimarisini kurar.

İkincisi, ölüm karşısındaki tutumu. Ölümden korkmak, bilmediğini bildiğini sanmanın en yaygın hali. Bir insanın hesabı, yaşayacak mıyım sorusundan değil, yaptığım adil mi sorusundan yürümeli. Bu da Gorgias’ta kuramsal olarak savunulan tezin uygulanmış hali.

Üçüncüsü, adalet için mücadelenin kamusal alanda sürdürülemeyeceği tespiti. Bu, bu yazı dizisinin baştan beri izlediği geri çekilme çizgisinin en açık ve en erken ifadesi. Ama ona eşlik eden incelikle birlikte. Kamusal bir kariyer kurmamak, kamusal bir edimden kaçmak değil. Sokrates görev aldığında iki kez, canı pahasına, doğru olanı yapmış.

Dördüncüsü, itaatsizliğin biçimi. Yasaya karşı çıkmak ile yasadan kaçmak aynı şey değil. Açık karşı çıkış, bedelin kabulüyle birlikte, şehrin yetkisini tanır. Gizli kaçış ise bu yetkiyi tanımaz. Bu ayrımı iki metin birlikte üretir, tek başlarına üretemezlerdi.

Beşincisi, en zor olanı. Yasaların kendisi adaletsizse ne olacak? Kriton buna cevap vermez. İkna ya da itaat formülü, ikna kanalının açık olduğunu varsayar. O kanal kapalıysa, formül yalnızca itaate indirgenir. Sokrates’in kendi durumunda kanal açıktı, o mahkemede konuştu ve dinlendi, ama ikna edemedi. Elbette her durumda böyle olmayabilir.

Bu soru, Platon’u ömrünün sonuna kadar meşgul edecek. Devlet, bu sorunu, bilenlerin yönetmesi yoluyla çözmeye çalışmış ve kimin bildiğine kimin karar vereceği sorusunu açık bırakmıştı. Politikos, yasa yönetimi ile bilenin yönetimi arasındaki gerilimi doğrudan ele alacak. Yasalar ise, ikna kanalını anayasanın içine yerleştirmeyi, yani her yasanın başına niçin öyle olduğunu anlatan bir önsöz koymayı deneyecek. Yani ikna ya da itaat formülündeki ikna, geç Platon’da bir kuruma dönüşmeye çalışacak.

Son bir söz. Apologia’nın kapanış cümlesi, bu iki metnin birlikte söylediği her şeyi bir arada taşır. “Artık gitme vakti geldi, ben ölmeye, siz yaşamaya. Hangimizin daha iyiye gittiği ise tanrıdan başka kimse için açık değil.”

Bu cümlede iki şey birden var. Bir yandan, ölümün kötü olduğunu bilmediğimizi söyleyen o bilgisizlik iddiası. Öte yandan, konuşmanın bütünü boyunca savunulan tezin sessiz bir tekrarı. Çünkü eğer ruhun bozulması ölümden kötüyse ve orada oturanlardan bazılarının ruhu o gün bozulduysa, hangisinin daha iyiye gittiği aslında o kadar da belirsiz değil. Sokrates son cümlesinde bile, hem bilmediğini söyler hem de bildiğini ima eder. İki metin boyunca yaptığı şey de tam olarak bu.

10Haber bültenine üye olun, gündem özeti her sabah mailinize gelsin.