Kaçan Heykeller: Menon’da Erdem, Bilgi ve Doğru Kanı

8 Ağustos 2026

Phaidon üzerine yazdığımız yazıda, hatırlama argümanı anlatılırken Kebes’in şöyle bir hatırlatma yaptığını görmüştük. İnsanlara doğru sorular sorulduğunda kendiliklerinden doğruyu söylüyorlar, özellikle geometrik şekiller söz konusu olduğunda. Bu, açıkça başka bir metne göndermeydi ve o metin de Menon’du. Şimdi oraya bakalım.

Ama Menon’a girerken şunu baştan söylemek gerekiyor. Bu diyalog, hatırlama kuramının kanıtlandığı yer olarak bilinir ve o bölüm gerçekten ünlü. Ne var ki metnin asıl kazancı orada değil, sonunda ortaya çıkan bir ayrımda. Bilgi ile doğru kanı arasındaki ayrımda ve doğru kanının niçin tek başına yetmediğinin açıklanmasında.

Bu ayrım, bu yazı dizisi boyunca defalarca karşımıza çıkan bir insan tipine kuramsal adını verir. Devlet’in sekizinci kitabındaki oligarşik insan, kötü arzularını inançla değil malını kaybetme korkusuyla bastırıyordu. Onuncu kitaptaki Er mitinde, yeryüzüne çıkarken hangi bedene gireceğini seçen ruhlar arasında birinci sırada olan, erdeme felsefesiz, yalnızca alışkanlıkla katıldığı için en kötü hayatı seçiyordu. Phaidon’da sıradan erdem, hazları hazlarla değiş tokuş etmek olarak, para bozdurmaya benzetiliyordu. Menon, bütün bu tariflerin ortak adını koyar. Bağlanmamış doğru kanı.

Diyalog, Platon’un yazdığı en ani açılışla başlar. Ne bir sahne kurulur ne selamlaşılır. Menon doğrudan sorar: “Söyleyebilir misin Sokrates, erdem öğretilebilir mi? Yoksa öğretilemez de alıştırmayla mı edinilir? Yoksa ne alıştırmayla ne öğrenmeyle, insanlara doğadan mı gelir, yoksa başka bir yolla mı?” Diyalog Anytos’un evinde geçer.

Bu açılışın kendisi bir karakter tarifi gibidir. Menon sonuç ister, hem de üç şıkkı önceden hazırlamış olarak. Konuşmanın nasıl kurulacağını değil, cevabın hangi kutuya konacağını merak eder. Diyalog boyunca aynı sabırsızlık sürecek.

Menon’un kim olduğunu bilmek de metni daha iyi anlamamızı sağlayacaktır. O, Thessalialı varlıklı bir soylu ve Gorgias’ın öğrencisi, üstelik Platon’un okurları onun sonraki hayatını da biliyor. Ksenophon’un anlattığına göre Menon, Pers seferinde paralı asker komutanı olmuş, açgözlülükle ve döneklikle anılmış, sonunda Persliler tarafından esir alınmış ve zindana atılmıştır. Yani erdemin öğretilip öğretilemeyeceğini soran adam, erdemi edinememiş olmakla bilinen biri.

Diyaloğun ortasında sahneye çıkacak öteki muhatap ise Anytos, yani birkaç yıl sonra Sokrates’i mahkemeye verecek olan üç kişiden biri. Yani erdem öğretilebilir mi sorusunu tartışan diyalog, erdemi edinememiş bir öğrenciyle, erdemi öğretmeye çalışan adamı öldürecek bir yurttaş arasında geçer. Bu çerçeve, Platon’un kurduğu en acı çerçevelerden biri. Anytos kendisini erdemi bilen kişi olarak görür. Ama ilerleyen satırlarda göreceğimiz üzere, erdemi bağlanmamış doğru kanı üzerindendir, bu da Sokrates’in eksik bulduğu ve uyardığı durumdur. 

Sokrates cevabında önce iltifat eder, sonra onu bir eleştiriye çevirir: “Thessalia eskiden atçılıkla ve zenginlikle ünlüydü, şimdi bilgelikle de ünlü,” der, “hem de Gorgias sayesinde. Çünkü o, orada herkese, bilenlere yakışır biçimde, korkusuzca ve görkemle cevap verme alışkanlığı kazandırdı. Bizde ise, Atina’da, bir bilgelik kuraklığı var. Ben, erdemin öğretilebilir ya da öğretilemez olduğu hakkında hiçbir şey söyleyemem, çünkü erdemin ne olduğunu hiç bilmiyorum.”

Buradan asıl ilke çıkar. Bir şeyin ne olduğunu bilmeyen, onun nasıl bir şey olduğunu, öğretilip öğretilemeyeceğini nasıl bilebilir? Menon’un kim olduğunu bilmeyen biri, onun güzel mi, zengin mi, soylu mu olduğunu bilebilir mi?

Bu ilke, bu yazı dizisini takip eden okur için artık tanıdık. Devlet’in birinci kitabı tam olarak bu itirafla bitiyordu. Sokrates orada, bir şölende obur bir adam gibi öncekinin tadına doymadan bir sonraki yemeğe geçen adam gibi davrandığını söylemiş ve şunu eklemişti: “Adaletin ne olduğunu bilmeden, onun bir erdem olup olmadığını ve sahibinin mutlu olup olmadığını tartıştım, oysa bir şeyin ne olduğunu bilmeden nasıl olduğunu araştırmak boşunadır.” Menon, o itirafla açılır. İkinci kitabın yerine getirmeye çalıştığı şey, Devlet’te dokuz kitap boyunca sürer, Menon’da ise hiç yerine getirilmez.

Bu ilkeye tanım önceliği ilkesi deniyor ve bu tartışmalı bir ilke. Gerçekten de, bir şeyi tanımlayamadan onun hakkında hiçbir şey bilemez miyiz? Gündelik hayatta durum böyle değil. Bir insan, adaleti tanımlayamadan da bir kararın adaletsiz olduğunu görebilir. Bir hekim, sağlığın tanımını veremeden de hastayı iyileştirebilir. Sokrates’in kendisi de, erdemin ne olduğunu bilmediğini söylerken, onun yararlı bir şey olduğunu, iyi bir şey olduğunu, adaletsizliğin kötü olduğunu rahatça söyler.

Öyleyse ilkeyi, olduğu gibi değil, sınırlandırarak okumak gerekir. Sokrates’in istediği şey, her tür bilgi için bir tanım şartı değil. İstediği şu. Bir konuda sistemli bir soru soruluyorsa, mesela erdem öğretilebilir mi diye soruluyorsa, o soruya cevap verebilmek için sorunun konusunun ne olduğunu belirlemiş olmak gerekir. Çünkü öğretilebilirlik, konunun ne tür bir şey olduğuna bağlıdır. Bu haliyle ilke makul ve metnin bütün seyri de bunu doğrular. Ama metnin sonunda, tanım yapılmadığı için hiçbir sonuca varılamaz.

Menon’un ilk cevabı bir tanım değil bir liste: “Erkeğin erdemi şehrin işlerini yönetmek, dostlarına iyilik düşmanlarına kötülük etmek ve zarar görmemektir. Kadının erdemi evi iyi yönetmek ve kocasına itaat etmektir. Çocuğun, yaşlının, kölenin, özgür insanın erdemi ayrıdır. Erdem çoktur, her iş ve her yaş için ayrıdır.”

Bu cevaptaki dostlara iyilik düşmanlara kötülük ifadesi, Devlet’in birinci kitabında Polemarkhos’un verdiği tanımın aynısıydı ve orada uzun uzun çürütülmüştü. Burada Sokrates o yönden gitmez, ipin ucunu başka bir yerden tutar.

“Ben sana bir arının doğasını sordum ve sen bana bir sürü arı saydın,” der. “Oysa ben, arıların arı olmak bakımından birbirinden farklı olmadığını, hepsinde ortak olan bir şey olduğunu biliyorum ve o ortak şeyi soruyorum. Erdemler de çok ve çeşitli olsa bile, hepsinde ortak olan tek bir eidos (eski Yunanca öz, biçim, şekil) vardır ve tanım onu vermelidir.”

Bir ekleme de yapar ki üzerinde durmaya değer: “Sağlık, erkekte ve kadında farklı bir şey midir? Büyüklük, güç? Elbette hayır. Öyleyse erdem niçin farklı olsun? Üstelik ev yönetmek de şehir yönetmek de, iyi yönetilecekse, ölçülülük ve adalet ister. Öyleyse kadın da erkek de, çocuk da yaşlı da, köle de özgür de, iyi olmak için aynı şeylere ihtiyaç duyar.”

Bu son cümle, metnin içinde küçük bir yer tutar ama söylediği şey büyük. Erdem, toplumsal konuma göre değişmez. Kölenin erdemi ile özgür insanın erdemi aynı. Platon bunu burada bir tanım tartışmasının parçası olarak söyler ve siyasal bir sonuç çıkarmaz. Ama söylenmiş olması, kayda değer.

Menon ikinci denemeyi yapar: “Erdem, insanlara hükmedebilmektir.”

Sokrates hemen sıkıştırır. Çocuğun erdemi de hükmetmek mi? Kölenin de? Bir ekleme daha ister. Hükmetmek dedin ama adilceyi eklemeyecek miyiz? Menon ekler. O zaman Sokrates yakalar. Adalet erdemin kendisi mi, yoksa bir erdem mi? Bir erdem. Öyleyse yine bütün yerine parçayı verdin.

Burada Sokrates, tanımın nasıl yapılacağını göstermek için küçük bir ders verir ki bu bölüm çoğu zaman atlanır, oysa oldukça öğreticidir. Şekil örneğini alır. Yuvarlaklık bir şekil, şeklin kendisi değil. Peki şekil nedir? İlk denemesi şu: Var olan şeyler arasında yalnızca renge eşlik eden şey. Menon buna itiraz eder, peki renk nedir bilmiyorsan? Sokrates ikinci bir tanım verir: Şekil, katının sınırıdır.

Sonra renk için de bir tanım verir, hem de Gorgias’ın çevresinden gelen bir dille. Renk, şekillerden çıkan, görmeyle ölçüşen ve duyulur olan bir akıştır. Menon bu tanımı çok beğenir. Sokrates de şunu söyler. Bunu beğendin çünkü gösterişli. Oysa öteki daha iyiydi.

Bu küçük alışveriş, tanım üzerine bir ders olduğu kadar Menon’un neyi beğendiğine dair bir teşhis de. O, açık ve yalın olanı değil, kulağa iyi gelen ve etkileyici olanı beğenir. Gorgias’ın öğrencisi olduğu, tanımı seçerken belli olur.

Üçüncü deneme gelir ve Menon bu kez bir şairden alıntı yapar: “Erdem, güzel şeyleri arzulamak ve onları edinebilmektir.”

Sokrates önce arzulamak kısmını ele alır ve o meşhur tezi kurar: “Kimse kötü şeyleri arzulamaz. Kötü olduğunu bilmediği için iyi sanarak arzulayanlar vardır ama onlar da aslında iyi sandıklarını arzularlar. Kötü olduğunu bilerek arzulayanlar ise, o şeyin kendilerine zarar vereceğini de bilirler ve kimse zarar görmek ve mutsuz olmak istemez.”

Bu tez, Gorgias üzerine yazdığımız yazıda tartışılmıştı. Orada tiranların en az güce sahip olduğu, çünkü istediklerini değil uygun gördüklerini yaptıkları söylenmişti ve o argüman aynı ilkeye dayanıyordu. Aynı zayıflık burada da geçerli. Arzulamak kelimesi, iyiyi arzulamak anlamına indirgeniyor ve indirgeme yapıldıktan sonra sonuç kendiliğinden geliyor. Platon’un kendisi de bu modeli sonradan terk edecek. Devlet’in dördüncü kitabındaki üç parçalı ruh, arzunun iyiye yönelen tek bir yeti olmadığını göstermek üzere kurulur.

Bu ilkeye yöneltilen en bilinen itiraz ise Aristoteles’ten gelir. İnsan, neyin iyi olduğunu bilerek de kötüyü seçebilir ve buna irade zayıflığı denir. Aristoteles bunu gündelik bir olgu sayar ve Sokratik ilkenin bu olguyu inkâr ettiğini söyler. Bilmek ile yapmak arasında bir boşluk vardır ve o boşluğu bilgi doldurmaz, karakter doldurur.

İlginç olan şu ki, Menon’un kendi sonucu da bu itirazın bir biçimini içerir. Diyalog, erdemin bilgi olduğu tezinden başlar ve sonunda, iyi insanların bilgiyle değil doğru kanıyla iyi olduğunu söyler. Yani doğru davranmak için bilgi gerekmiyor. Aristoteles’in itirazı bunun tersi yöndedir, bilgi de doğru davranmaya yetmiyor. İkisi birlikte alındığında, bilmek ile yapmak arasındaki ilişkinin Sokratik tezin varsaydığından çok daha gevşek olduğu ortaya çıkar.

Neyse, argüman burada bir sonuç verir. Madem herkes iyi şeyleri arzular, arzulama bakımından kimse kimseden üstün değil. Öyleyse fark, edinebilme gücünde. Erdem, iyi şeyleri edinebilmektir.

Ama Sokrates hemen sorar. Altın ve gümüş edinmek mi? Peki bunlar adaletsizce edinilirse, yine erdem mi olur? Menon hayır der. Öyleyse edinmeye adalet ya da ölçülülük ya da dindarlık eşlik etmelidir. Bunların hepsi erdemin parçalarıdır. Yani yine erdemin tanımına erdemin bir parçası girmiş oldu.

Şimdi diyaloğun en canlı anı gelir ve Menon patlar. “Sokrates,” der, “senin hakkında daha tanışmadan önce şunu duymuştum. Sen kendin de sürekli çıkmaza düşersin ve başkalarını da çıkmaza düşürürsün. Şimdi bana büyü yapıyor, ilaç veriyor, efsunluyor gibisin, öyle ki iyice çıkmaza düştüm. Bana kalırsa sen, hem görünüşünle hem de öteki bakımlardan, şu denizdeki yassı torpil balığına benziyorsun. O da kendisine yaklaşan ve dokunan kişiyi uyuşturur. Sen de bana böyle bir şey yaptın. Ruhum ve ağzım gerçekten uyuştu ve sana cevap veremiyorum. Oysa erdem üstüne binlerce kez, birçok kişiye, çok güzel konuşmuşumdur. Şimdi ise ne olduğunu bile söyleyemiyorum. Bence sen, başka bir şehirde bunları yapsaydın, bir büyücü olarak tutuklanırdın.”

Sokrates’in cevabı kısa ve incelikli: “Eğer torpil balığı, kendisi uyuşmuş olmadan başkalarını uyuşturuyorsa, ben ona benzemem. Ama kendisi uyuşuk olduğu için başkalarını uyuşturuyorsa, o zaman benzerim. Çünkü ben, kendim bilerek başkalarını çıkmaza düşürmüyorum. Herkesten çok kendim çıkmazdayım ve bu yüzden başkalarını da çıkmaza düşürüyorum.”

Bu cevap, bütün Sokratik yöntemin dürüst bir tarifi. Çürütme, bilenin bilmeyene yaptığı bir şey değil, bilmeyenin, bilmediğini bilerek, bildiğini sanana yaptığı bir şey.

Ardından felsefe tarihinin en ünlü sorularından biri gelir, Menon’un çıkmazı. “Peki Sokrates,” der Menon, “ne olduğunu hiç bilmediğin bir şeyi nasıl araştıracaksın? Bilmediğin şeyler arasından hangisini araştırma konusu yapacaksın? Diyelim ki tam da onunla karşılaştın, bilmediğin şeyin o olduğunu nereden bileceksin?”

Sokrates bunu daha keskin bir biçime sokar: “Bir insan, bildiğini de bilmediğini de araştıramaz. Bildiğini araştırmasına gerek yoktur, çünkü zaten bilir. Bilmediğini araştıramaz, çünkü neyi arayacağını bilmez.”

Bu çıkmazın gerçek bir sorun olduğunu görmek gerekiyor. Bir soruya cevap arayan insan, cevabı bulduğunda onu tanıyabilmelidir. Tanıyabilmesi için de, cevabın nasıl bir şey olacağına dair bir şeye önceden sahip olması gerekir. Yani araştırma, bütünüyle boş bir zeminden başlayamaz.

Bu sorunun felsefe tarihinde çözülmeden devam ettiğini de eklemek gerekir. Her araştırma, aradığı şeyi henüz bilmez ama bulduğunda tanıyacak bir ölçüt taşımak zorundadır. Bir matematikçi, ispatı görmeden ispatı arar ama gördüğünde tanır. Bir hekim, tanıyı koymadan tanıyı arar ama doğru olanı bulduğunda ayırt eder. Bir çevirmen, doğru karşılığı bilmeden arar ve bulduğunda oturduğunu anlar. Her seferinde, aramanın kendisi bir ön-kavrayışa yaslanır ve o ön-kavrayışın nereden geldiği sorusu açık kalır.

Platon buna hatırlama diyerek cevap verir ve cevabı bir mit biçiminde vermeye çalışır. Sonraki filozoflar başka adlar koydu. Kimi doğuştan gelen yapılar dedi, kimi sorunun kendisinin taşıdığı yönlendirme dedi, kimi de yeterlilik ölçütü. Adlar değişti ama sorunun yapısı değişmedi. Menon’un birkaç cümlelik itirazı, bir sorunu kalıcı biçimde formüle ettiği için ayakta kaldı.

Sokrates’in cevabı da tam olarak buradan gelir. Bilmek ile bilmemek arasındaki keskin ikiliği reddeder. İnsan, bir şeyi ne bütünüyle bilir ne de bütünüyle bilmez durumdadır. İçinde, uyuklayan, uyandırılmayı bekleyen bir şey vardır ve araştırma, onu uyandırmaktır.

Platon, bu cevaba varmak için Sokrates’e önce bir öğreti anlattırır ve kaynağını da söyletir. Rahiplerden ve rahibelerden, ayrıca Pindaros’tan ve öteki tanrısal şairlerden duymuş. Ruh ölümsüzdür, kimi zaman sona erer, buna ölmek denir, kimi zaman yeniden doğar ama hiçbir zaman yok olmaz. Madem ruh ölümsüzdür ve birçok kez doğmuştur, hem burada hem öteki dünyada her şeyi görmüştür, öğrenmediği hiçbir şey yoktur. Öyleyse erdemi ve öteki şeyleri hatırlayabilmesinde şaşılacak bir yan yoktur. Bütün doğa birbiriyle akraba olduğu için de insan tek bir şeyi hatırladığında, yani insanların dediği gibi öğrendiğinde, cesur olur ve araştırmaktan yılmazsa geri kalan her şeyi de bulmasında da engel yoktur. Çünkü araştırmak ve öğrenmek, bütünüyle hatırlamaktır.

Burada Phaidon ile arasındaki farkı görmek önemli ve fark da yön bakımından. Phaidon’da hatırlama, ruhun ölümsüzlüğünü kanıtlamak için kullanılan bir argümandı. Eşitliğin kendisini bilmeden eksikliği fark edemeyeceğimiz gösteriliyor ve buradan ruhun doğmadan önce var olduğu sonucu çıkarılıyordu. Menon’da ise ters yönde gidilir. Ruhun ölümsüzlüğü baştan kabul edilir ve hatırlama, ondan çıkarılır.

Kabul edilirken de bir kanıta değil bir kaynağa dayanılır. Rahiplerden, rahibelerden ve Pindaros gibi tanrısal şairlerden duydum der Sokrates. Yani Menon’da ölümsüzlük, kanıtlanan değil devralınan bir şey. Phaidon’da ise dört ayrı argümanla kurulmaya çalışılır ve hiçbiri tam kapanmaz.

Bu fark, iki metnin niyetini de ayırır. Phaidon’da mesele ölümsüzlüğün kendisi. Menon’da mesele öğrenmenin nasıl mümkün olduğu ve ölümsüzlük, o soruya verilecek cevabın çerçevesi olarak alınıyor. Nitekim Sokrates de birazdan, bu anlattıklarının ayrıntılarında ısrar etmeyeceğini söyleyecek.

Şimdi burada durup metnin en önemli cümlelerinden birine bakmak gerekiyor. Çünkü Sokrates bu öğretiyi anlatırken ona nasıl bağlandığını da söyler ve söylediği şey, bu yazı dizisi açısından önemli. Der ki, “Bu anlattıklarımın öteki noktalarında ısrar edecek değilim. Ama bilmediğimizi araştırmamız gerektiğine inanırsak daha iyi, daha yürekli ve daha az tembel olacağımızı, bilmediğimizi bulmanın mümkün olmadığına ve araştırmaya gerek olmadığına inanırsak da tersinin olacağını düşünürsek, işte bunun için elimden geldiğince, sözle de eylemle de savaşırım.”

Bu, bir öğretinin nasıl benimsendiğine dair olağanüstü açık bir ifade. Sokrates hatırlama kuramını kanıtlamıyor, hatta onun ayrıntılarında ısrar etmeyeceğini söylüyor. Savunduğu şey, o kuramın taşıdığı pratik sonuç. Araştırmanın mümkün olduğuna inanmak, insanı araştırmaya devam ettirir. Mümkün olmadığına inanmak, tembelliğe götürür.

Bu tavır, Phaidon üzerine yazdığımız yazıda gördüğümüz iki şeyle doğrudan akraba. Orada Sokrates, argümanlardan nefret etme tehlikesini anlatmış ve suçun argümanlarda değil, onları sınamayı bilmeden onlara güvenmemizde olduğunu söylemişti. Mitin sonunda da anlattığının böyle olduğunda ısrar edilmeyeceğini ama böyle bir şeye güvenmenin alınmaya değer bir risk olduğunu belirtmişti. Menon’daki bu cümle, aynı tavrın en erken ve en açık hali. Bazı inançlar, kanıtlandıkları için değil, insanı ayakta tuttukları için savunulur. Platon da bunu gizlemez.

Şimdi o meşhur gösteriye geliyoruz. Sokrates, Menon’dan yanındaki kölelerden birini çağırmasını ister. Çocuk evde doğmuştur, Yunanca konuşur ve geometri öğrenmemiştir. Sokrates kuma bir kare çizer, kenarı iki ayak, alanı dört ayak kare. Sonra sorar. Alanı bunun iki katı, yani sekiz ayak kare olan bir karenin kenarı kaç olur?

Çocuk hemen cevap verir. İki katı, yani dört. Sokrates onu çizdirir. Kenarı dört ayak olan bir kare. Alanı ne olur? On altı. Yani sekiz değil, on altı. Çocuk yanılmıştır. Çocuk yeniden dener. Üç olsun der. Üç kere üç dokuz. Yine yanlış.

Şimdi çocuk bilmediğini bilir hale geldi. Sokrates burada Menon’a döner ve şunu söyler. Bak, şimdi daha iyi durumda. Önce de bilmiyordu ama bildiğini sanıyordu. Şimdi çıkmazda ve bildiğini sanmıyor, üstelik öğrenmeyi arzuluyor. Sence, çıkmaza düşüp bilmediğini fark etmeden ve bilmeyi istemeden önce, bildiğini sandığı bir şeyi araştırmaya ya da öğrenmeye kalkışır mıydı?

Bu ara sahne, gösterinin asıl felsefi çekirdeği. Çünkü söylenen şu. Öğrenmenin ilk koşulu, bilmediğini bilmektir, bunu sağlayan da çürütmedir. Yani elenkhos, yıkıcı bir oyun değil, öğrenmenin ön hazırlığı. Uyuşturma, tedavinin ilk adımı.

Sokrates sonra ilk karenin köşegenini çizer ve köşegen üzerine kurulan karenin, ilk karenin tam iki katı olduğunu çocuğa adım adım gösterir. Çocuk her adımda kabul eder ve sonunda cevabı kendisi söyler. Sokrates Menon’a döner. Ben ona hiçbir şey öğretmedim, yalnızca sordum. Kanılar onun içindeydi. Bir de şunu ekler. Bu kanılar şimdilik bir rüya gibi kımıldandı. Ama ona aynı şeyler birçok kez ve birçok farklı biçimde sorulursa, sonunda bu konularda hiç kimseden aşağı olmayan, kesin bir bilgiye sahip olacaktır. Üstelik bunu kimse öğretmeden, yalnızca sorularla, bilgiyi kendi içinden çıkararak edinecektir. Sonra sonuç gelir. Madem bu bilgiyi bu hayatta edinmedi, öyleyse başka bir zamanda edinmiş ve o zaman öğrenmiş olmalıdır.

Şimdi bu gösterinin ne kanıtladığını dikkatle söylemek gerekiyor, çünkü hem iddia edilenden az hem de küçümsenenden fazla. İtiraz açık. Sokrates öğretmediğini söylüyor ama kritik adımı kendisi atıyor. Köşegeni o çiziyor. Çocuğa hangi çizgiye bakması gerektiğini o gösteriyor. Sorularının çoğu da cevabı içinde taşıyan sorular. Buna, öğretmemek değil, iyi öğretmek diyebiliriz.

Bu itiraz haklı ve bu da gösterinin hatırlama kuramının kanıtı olmadığını ortaya koyar. Çocuğun içinde köşegen bilgisi hazır bulunuyor olsaydı, Sokrates’in çizmesine gerek kalmazdı.

Ama gösteri başka bir şeyi gerçekten kurar ve o şey değersiz değil. Çocuk, her adımda kendi kabulüyle ilerler. Kendisine söylenen bir şeyi otoriteye dayanarak kabul etmez, doğruluğunu görerek kabul eder. Yanlış cevabı da kendi görür, Sokrates ona yanlış demez, hesabı yaptırır ve çocuk kendisi anlar. Yani ortaya çıkan şey, belirli bir bilginin depolanmış olması değil, doğruyu yanlıştan ayırt edebilme yetisinin orada bulunmasıdır.

Menon’un çıkmazına verilebilecek asıl cevap da bu. Araştıran insan, aradığı şeyi bulduğunda tanıyabilir, çünkü içinde bir tanıma yetisi vardır. Bilgiyi taşımıyor olabilir ama bilgiyi tanıma ölçütünü taşır. Bilmek ile bilmemek arasındaki keskin ikilik, tam da burada kırılır.

Bir de şunu belirtmek gerekiyor. Sokrates bu gösteriyi bir köleyle yapar ve bu seçim rastlantı değil. Gösterilmek istenen şey, bu yetinin eğitime, soya ya da toplumsal konuma bağlı olmadığı. Hiç geometri görmemiş, evde doğmuş bir köle çocuğu, matematiksel doğruyu tanıyabiliyor.

Gösteriden sonra Menon ilk sorusuna dönmek ister. Sokrates onu bir yöntemle karşılar ve bu yöntem, bu dizide daha önce iki kez karşımıza çıkmıştı. Der ki, “Erdemin ne olduğunu bilmeden onun öğretilebilir olup olmadığını araştırmak doğru olmaz ama madem sen ısrar ediyorsun, geometricilerin yaptığı gibi, bir varsayımdan yola çıkarak inceleyelim. Onlar da, şu alan şu daireye üçgen olarak yerleştirilebilir mi diye sorulduğunda, henüz bilmiyorum ama şöyle bir varsayımla ilerleyebilirim derler.”

Uygulanan varsayım şu. Eğer erdem bir tür bilgiyse, öğretilebilir. Değilse, öğretilemez. Bu yöntem, Phaidon’daki ikinci yolculuğun ve Devlet’in altıncı kitabındaki Çizgi benzetmesinin aynısı. Orada da en sağlam görünen söz varsayılıyor, onunla uyuşan doğru sayılıyor ve gerektiğinde daha yukarıdaki bir varsayıma çıkılıyordu. Üç metin, aynı yöntemi üç ayrı dilde anlatır ve Menon’daki hali, en açık biçimde geometrik olanı.

Sonra varsayımın kendisi sınanır. Erdem bilgi midir? Argüman şöyle yürür. Erdem iyi ve yararlı bir şey. Peki bize yararlı olan şeyler neler? Sağlık, güç, güzellik, zenginlik. Ama bunlar bazen bize zarar da verir. Neye bağlı bu? Doğru kullanıma. Doğru kullanılırsa yararlı, yanlış kullanılırsa zararlı. Doğru kullanımı sağlayan şey de kavrayıştır.

Aynısı ruhun nitelikleri için de geçerli. Ölçülülük, adalet, yüreklilik, çabuk öğrenme, bellek, yüce gönüllülük. Bunlar bilgi değil ve kavrayış olmadan bulunduklarında zarar verirler, kavrayışla bulunduklarında yarar getirirler. Cesaret bile böyle. Akılsız bir cesaret, atılganlıktan başka bir şey değildir ve insana zarar verir. Öyleyse ruhun bütün girişimleri, kavrayışın önderliğinde mutluluğa, akılsızlığın önderliğinde tersine varır. Madem erdem yararlıdır, erdem ya bütünüyle ya kısmen kavrayıştır, yani bilgidir.

Buradan da iki sonuç çıkar. Birincisi, erdem öğretilebilir. İkincisi, hiç kimse doğuştan iyi değil. Sokrates ikinci sonuca ilginç bir ek yapar. Eğer insanlar doğuştan iyi olsaydı, böyle çocukları tanıyanlar olurdu ve biz onları akropolise kapatır, altın gibi mühürler, kimse bozmasın diye korurduk. Ama tam bu noktada diyalog kendi sonucunu bozmaya başlar. Sokrates şöyle der: “Erdem öğretilebilirse, öğretmenleri ve öğrencileri olmalıdır. Ben bunu çok aradım ve bulamadım.” 

Tam o sırada da Anytos sahneye girer. Platon onu tanıtırken bir de arka plan verir. Babası Anthemion, zenginliğini şansla ya da bağışla değil, kendi becerisi ve emeğiyle kazanmıştır ve oğlunu iyi yetiştirmiştir, bu yüzden Atinalılar onu en yüksek görevlere seçmiştir. Yani karşımızda bir sofist ya da bir kuramcı değil, saygın ve başarılı bir yurttaş var.

Sokrates sorar: “Menon’u erdem öğrenmesi için kime göndermeliyiz? Erdemi öğrettiklerini söyleyen ve bunun için ücret alan insanlar var, sofistler. Onlara mı gönderelim?”

Anytos patlar: “Ağzını hayra aç. Ne akrabalarımdan ne dostlarımdan ne yurttaşlarımdan ne yabancılardan hiçbiri böyle bir çılgınlığa kapılmasınlar. Onlar, kendileriyle düşüp kalkanların apaçık bozulmasına ve mahvına neden olurlar.”

Sokrates’in karşılığı sakin ve öldürücü: “Protagoras, bilgeliğinden, Pheidias’ın ve öteki on heykeltıraşın kazandığından çok kazandı. Kırk yıl boyunca da iyi bir ün taşıdı, hâlâ da taşıyor. Şimdi, kırk yıl boyunca öğrencilerini bozup da bunu kimsenin fark etmemesi mümkün mü? Bütün Yunanistan mı bunu fark etmedi?” Sonra sorar: “Sen hiçbir sofistle bir araya geldin mi?” Anytos, “Asla!” der. “Peki başkalarının onlarla bir araya geldiğini gördün mü?” Hayır. “Öyleyse,” der Sokrates, “hiç deneyimin olmadığı bir şeyi nasıl bu kadar iyi biliyorsun? Bir kâhin misin?”

Bu alışveriş, bütün diyaloğun en sert yeri ve söylediği şey basit. Bir insan, hiç tanımadığı bir şey hakkında kesin bir yargıya varabiliyorsa, o yargının kaynağı bilgi değil. Bu da birkaç yıl sonra bir mahkemede oy kullanacak insanların durumunun tarifi.

Anytos bir alternatif sunar. Menon, karşılaştığı herhangi bir düzgün Atinalıya gitsin, o onu sofistlerden daha iyi kılar. Sokrates bu öneriyi dört büyük adı sayarak çürütür. Themistokles iyi bir adamdı ve oğlu Kleophantos’u iyi bir binici olarak yetiştirdi, öyle ki çocuk at üstünde ayakta durup cirit atardı, yani öğretilebilir olan şeyi öğretti. Ama kimse Kleophantos’a bilge ya da iyi demedi. Aristeides, Atina’nın en adil adamıydı ve oğlu Lysimakhos’u, öğretmenlerin öğretebileceği her şeyde en iyi yetiştirdi. Ama oğlu hiç kimseden iyi olmadı. Perikles, iki oğlunu ata binmede, müzikte, güreşte en iyi biçimde yetiştirdi ve hiçbir masraftan kaçınmadı. Ama erdemde hiçbir şey aktaramadı. Thoukydides de iki oğlunu, şehrin en iyi güreşçileri olacak biçimde yetiştirdi ve elinde imkân vardı. Yine de aynı sonuç.

Sokrates şu sonuca varır. Eğer bu adamlar erdemi kendi oğullarına bile aktaramadıysa, erdem öğretilebilir değildir.

Anytos’un cevabı bir argüman değil bir uyarı ve metnin en soğuk cümlesi:” Sokrates, bana kalırsa sen insanlar hakkında kolayca kötü konuşuyorsun. Beni dinlersen, sana dikkatli olmanı öğütlerim. Başka şehirlerde de insanlara iyilikten çok kötülük etmek kolaydır, bu şehirde ise özellikle. Sanırım bunu sen de biliyorsun.”

Anytos sahneden çekilir. Sokrates, onun kendisi hakkında kötü düşündüğünü ve bunu bir gün göstereceğini söyler. Sonra tartışmaya devam eder. Bu sahne, Platon’un yaptığı en açık dramatik ironi. Erdemin öğretilip öğretilemeyeceğini tartışan bir diyaloğun ortasına, erdemi öğretmeye çalışan adamı öldürtecek olan kişi girer, öfkelenir, tehdit eder ve çıkar.

Tartışma Menon’la sürer. Sofistler gerçekten öğrettiklerini iddia ediyor mu? Menon, Gorgias’ın bu iddiada bulunanlara güldüğünü ve kendi işinin insanları usta konuşmacı yapmak olduğunu söylediğini belirtir. Sonra şair Theognis’ten iki karşıt alıntı yapar: “Bir yerde erdemin öğretilebileceğini söyler, iyilerle düşüp kalkarsan iyi olursun der. Başka bir yerde, akıl yapılıp insana konabilseydi büyük ücretler kazanılırdı ve bilge bir babadan asla kötü bir oğul doğmazdı der. Sonuç şu. Ne öğretmen var ne öğrenci. Öyleyse erdem öğretilemez. Öyleyse erdem bilgi değil.”

Şimdi diyaloğun asıl katkısı geliyor. Sokrates şöyle sorar: “Peki iyi insanlar nasıl ortaya çıkıyor?” Sonra da şu ihtimali önerir. “Belki doğru yola götüren tek şeyin bilgi olduğunu söylerken yanılmıştık.” Larisa yolu örneğini verir. “Bir adam Larisa yolunu bilir, gitmiştir. Bir başkası ise gitmemiştir, bilmez ama doğru bir kanısı vardır. İkisi de yolu doğru gösterir. Öyleyse doğru kanı, eylem bakımından bilgiden daha kötü bir kılavuz değil.”

Menon şaşırır. Öyleyse bilgi niçin daha değerli sayılıyor? İşte cevap, bu diyaloğun kalıcı imgesi. Sokrates, Daidalos’un heykellerini anar. O heykeller o kadar canlıdır ki bağlanmazlarsa kaçarlar, bağlanırlarsa dururlar. “Doğru kanılar da böyledir,” der. “Kaldıkları sürece güzel şeydirler ve her işi iyi görürler. Ama uzun süre kalmazlar, insanın ruhundan kaçarlar. Bu yüzden, biri onları nedenin hesabıyla bağlamadıkça çok değerli değildirler. Bağlandıklarında ise önce bilgi olurlar, sonra da kalıcı hale gelirler. İşte bu yüzden bilgi doğru kanıdan daha değerlidir ve ondan bağlanmayla ayrılır.” Yazının başında italik olarak andığımız bağlanmamış doğru kanı bu işte. 

Bu imgenin ne kadar güçlü olduğunu ve bu yazı dizisinde ne kadar çok şeyi bir araya topladığını görmek gerekiyor. Bir insan doğru olanı yapabilir ve niçin doğru olduğunu bilmeyebilir. O anda, dışarıdan bakan biri onunla bilen kişiyi ayırt edemez. İkisi de yolu doğru gösterir. Fark, koşullar değiştiğinde ortaya çıkar. Bilenin kanısı yerinde durur, ötekininki kaçar.

Şimdi bu dizide gördüğümüz bütün o insan tiplerinin ortak adı beliriyor. Devlet’in sekizinci kitabındaki oligarşik insan, kötü arzularını korkuyla bastırıyordu ve başkasının parasını yönetme fırsatı bulduğunda içindeki yaban arısı görünüyordu. Onun erdemi, bağlanmamış bir doğru kanıydı ve koşul değişince kaçtı. Onuncu kitaptaki Er mitinde, erdeme felsefesiz, yalnızca alışkanlıkla katılmış ruh, yeni ve alışılmadık bir seçim anında çöküyordu. Onunki de bağlanmamış bir kanıydı. Phaidon’daki sıradan erdem, hazları hazlarla değiş tokuş ediyordu ve doğru para birimi olan kavrayıştan yoksundu. Sonuç aynı.

Yani Menon, öteki metinlerin anlattığı olguyu adlandırır ve mekanizmasını verir. Alışkanlıkla erdem, doğru kanıdır. Doğru kanı, doğru sonuç üretir ama kendini koruyamaz. Onu yerinde tutan şey, nedenin hesabıdır. Nedenin hesabını vermek de, bu dizide baştan beri gördüğümüz gibi, Platon’da sanatı dalkavukluktan, bilgiyi kanıdan, felsefeyi alışkanlıktan ayıran ölçüttür.

Tam da bu yüzden Devlet’in bütün eğitim programı bu tek ayrım üzerine kurulu. Amaç, doğru davranan insanlar yetiştirmek değil, doğru davranışı kaçmayacak biçimde bağlamış insanlar yetiştirmektir.

Diyalogun sonucu buradan çıkar. Madem iyi insanlar bilgiyle iyi olmuyor, doğru kanıyla iyi oluyorlar. Doğru kanı, hesabı verilmemiş bir şey olduğu için de onlarda nasıl bulunduğunu açıklayamayız. Öyleyse iyi insanlar, kâhinler ve şairler gibidirler. Onlar da esinlendiklerinde birçok doğru şey söyler ama söylediklerinin hiçbirini bilmezler. Sokrates aynı şeyi devlet adamları için de söyler. Onlar da tanrısaldır ve esinlenmiştir, tanrı içlerine girdiğinde birçok büyük şeyi başarırlar ama hiçbirini bilmezler.

Bu ifadenin bir iltifat olmadığını görmek gerekiyor. Tanrısal kelimesi burada akıl olmaksızın anlamında kullanılıyor ve Sokrates bunu açıkça söylüyor. Yani devlet adamları övülmüyor, kâhinlerle aynı sınıfa konuyor. Doğru sonuç üretiyorlar ama niçin doğru olduğunu bilmiyorlar. Bu yüzden de aktaramıyorlar, çünkü aktarılabilecek bir hesapları yok.

Diyalog şu sonuçla biter. Erdem, ne doğadan gelir ne de öğretimle. Kimde bulunuyorsa, ona tanrısal bir pay olarak, akıl olmaksızın gelir. Meğerki bir devlet adamı, bir başkasını da devlet adamı yapabilecek durumda olsun. Böyle biri olsaydı, yaşayanlar arasında, Homeros’un ölüler arasında Teiresias için söylediği gibi olurdu: “Yalnız o aklını korumuştur, ötekiler uçuşan gölgelerdir.”

Bu son imge, bu dizide Devlet’i okumuş biri için özel bir tını taşır. Gölgeler arasında aklını koruyan tek kişi. Mağara benzetmesinin en yalın hali burada, çok daha erken bir metinde, tek bir Homeros alıntısıyla veriliyor.

Gerçekten de Menon’un bıraktığı boşluğu Devlet dolduracaktır. Erdemi bağlayacak hesabı verebilen biri, yani nedenleri bilen ve öğretebilen biri gerekiyorsa, o kişi filozoftur. Menon, böyle birinin var olup olmadığını sorar ve cevap vermez. Devlet, onun nasıl yetiştirileceğini anlatır.

Diyaloğun son sözleri de acı. Sokrates gitmesi gerektiğini söyler Menon’a ve şunu ekler: “Sen de konuğun Anytos’u, kendini inandırdığın şeye inandır ki daha yumuşak olsun. Çünkü onu inandırırsan, Atinalılara da bir iyilik etmiş olursun.”

Şimdi bütün bunlardan sonra diyaloğun bıraktığı meseleyi toparlayalım. Metnin görünürdeki sonucu bir çelişki. Erdem bilgidir, öyleyse öğretilebilir. Ama öğretmeni yoktur, öyleyse öğretilemez, öyleyse bilgi değildir. Çözüm olarak da doğru kanı önerilir.

Bu çözümün geçici olduğunu Sokrates’in kendisi de söyler. Son cümlesi şu: “Bütün bunları açıkça bilemeyiz, ta ki erdemin insanlarda nasıl bulunduğunu sormadan önce, erdemin kendisinin ne olduğunu aramaya girişene kadar.” Yani diyalog, açtığı yere geri döner. Tanım yapılmadan hiçbir şey söylenemez demişti, tanım yapılamadı ve gerçekten de hiçbir şey kesin olarak söylenemedi.

Ama söylenemeyen şeyin yanında söylenen şey de küçük değil. Önce şunu belirtmek gerekiyor, öğretmen yoktur argümanı zayıf bir argüman. Büyük adamların oğullarının vasat çıkması, bir şeyin öğretilemez olduğunu göstermez. Daha önemlisi, bu argüman Sokrates’in kendi hayatıyla çelişir. Apologia’da o, tanrının kendisini şehre bir atsineği olarak yerleştirdiğini ve bütün gün insanları ruhlarına özen göstermeye çağırdığını söyler. Eğer bu bir öğretme değilse, nedir? Bir işe yaramıyorsa, niçin bunun için ölmeyi göze almıştır?

Bence Menon’un asıl söylediği şey, erdemin öğretilemez olduğu değil, alışılmış anlamda öğretilemeyeceğidir. Bir bilgi aktarımı gibi, bir zanaat gibi, bir ücret karşılığında verilemeyeceğidir. Bunun sebebi de aktarılacak şeyin bir içerik değil bir bağ olması. Doğru kanıyı kimseye veremezsiniz, o zaten insanlarda vardır. Yapılabilecek tek şey, o kanıyı nedeninin hesabıyla bağlamalarına yardım etmektir. Bu da ancak sorularak, sınanarak, çıkmaza düşürülerek, yani köle çocuğa yapıldığı gibi yapılabilir.

Öyleyse Menon’un iki yarısı, göründüğü kadar kopuk değil. Birinci yarıda bir yöntem gösterilir, ikinci yarıda o yöntemin niçin gerekli olduğu açıklanır. Köle çocuk sahnesi, öğretmeden öğretmenin nasıl bir şey olduğunu gösterir. Daidalos heykelleri, niçin başka türlü öğretilemeyeceğini söyler.

Bu da bütün bu yazı dizisinin izlediği çizgiye uyar. Adaleti bilen ama yalnızca alışkanlıkla bilen insan, ilk sınavda başarısız olur. Onu ayakta tutacak olan şey, dışarıdan verilecek bir kural değil, kendi içinde kurduğu bir hesaptır. Bunu da kimse onun yerine kuramaz, yalnızca kurmasına yardım edilebilir.

Bu ayrımın iki uzantısını da anmak gerekiyor, biri ileriye biri geriye doğru. İleriye doğru olanı şu. Bilgiyi doğru kanıdan ayıran şeyin bir bağ olduğu düşüncesi, bilgi kuramının en uzun ömürlü sorularından birini açar. Bilgi, doğru kanıya ne eklenerek elde edilir? Platon bu soruyu Theaitetos’ta doğrudan ele alacak ve orada, bilgi gerekçeli doğru kanıdır tanımını sınayıp çökertecek. Yani Menon’da bir çözüm gibi konan şey, başka bir diyalogda bir sorun olarak yeniden açılır. O sorun bugün de kapanmış değil. Bir kanının niçin doğru olduğunu bilmek ne demektir ve o hesabın kendisinin hesabı sorulduğunda nerede durulur, bunlar hâlâ tartışılıyor.

Bir de şu var. Menon, bilginin niçin doğru kanıdan daha değerli olduğunu sorar ve cevabı işlevsel. Değerli, çünkü kalıcı. Bu, değerin kendisini bir yarara bağlar ve bu bağlama da tartışmalı. Bir kanı, tesadüfen kalıcı olsaydı, bilgi sayılır mıydı? Platon’un cevabı hayır, çünkü bağın belirli bir türden olması gerekir, nedenin hesabı. Ama bu, kalıcılığın tek başına ölçüt olmadığını da gösterir ve tanımı biraz belirsiz bırakır.

Geriye doğru olan uzantı ise Devlet ile arasındaki gerilim ve dikkatle söylenmeli. Menon, eylem bakımından doğru kanının bilgi kadar iyi bir kılavuz olduğunu kabul eder. Larisa yolunu gösteren iki adam da doğru gösterir. Oysa Devlet, yönetenlerin bilgi sahibi olması gerektiğinde ısrar eder ve bütün siyasal mimarisini bunun üzerine kurar. Eğer doğru kanı eylem için yetiyorsa, yönetim için niçin yetmesin?

Cevap Devlet’in kendi içinde var ve gerilimi bir ölçüde yumuşatıyor. Orada koruyucular sınıfının erdemi, yani yüreklilik, nelerden korkulup korkulmayacağı hakkındaki doğru kanıyı acı ve haz altında koruyabilmek olarak tanımlanır. Yani koruyucularda doğru kanı vardır, yöneticilerde bilgi. Menon’un ayrımı orada bir sınıf ayrımına dönüşmüş oluyor.

Ama gerilim büsbütün kalkmaz. Çünkü Menon, doğru kanının kaçtığını, uzun süre kalmadığını söylüyordu. Devlet ise koruyucuların kanısını, eğitimle ve alışkanlıkla, kaçmayacak biçimde sabitlemeyi öneriyor. İkisi bir arada durabilir mi? Ancak eğitimin, nedenin hesabına ulaşmadan da bir tür bağ kurabileceğini kabul edersek. Bu kabul de Menon’un ölçütünü biraz gevşetir.

Belki de Menon’un en dürüst yanı, bu yardımın işe yarayıp yaramadığını hiç göstermemesi. Köle çocuk sahnesi başarılı ama o bir geometri sorusu. Menon’la yapılan konuşma ise başarısız, çünkü soru erdem sorusu. Diyaloğun sonunda Menon başladığı yerdedir, ama öğrendiği önemli bir şey vardır, bildiğini sandığı şeyi bilmediğini öğrenmiştir. Anytos ise tehlikeli, öfkeli bir uyarıyla çıkıp gitmiştir.

Bu iki başarısızlık tesadüf değil. Geometri sorusunda kanıyı bağlamak birkaç adımda olur. Erdem sorusunda bir ömür sürebilir ve çoğu zaman sürdürülmez bile. Menon’un gösterdiği bu şey, verdiği cevaplardan daha değerlidir.

10Haber bültenine üye olun, gündem özeti her sabah mailinize gelsin.