20-10-2026
İsmet Berkan

Kurumlardan geriye sadece onların hayaletleri kalınca…

Kurumlardan geriye sadece onların hayaletleri kalınca…

Cumhurbaşkanı bu pisliği temizlemeyi sahiden istiyor mu?

Kızanlar olacak, “Bu da soru mu” diyeceklerdir. Haklılar. Elbette Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan şimdi ortaya serilen ve ucu çok uzaklara kadar giden pisliği kökünden temizlemek istiyor.

Peki madem öyle bir aydır neden adım atmıyor?

İlk mahçup adımlar pazartesi gecesi atıldı, SPK’nın eski ve şimdiki başkanları görevlerinden alındı.

Ama bu yetmez. Bu köşede başından beri söylüyorum: SPK kurul üyelerinin, bazı daire başkanlarının, Borsa istanbul yönetiminin, BDDK’nın da görevden alınması gerekir.

İlla suçlu oldukları için değil. Devam eden soruşturmanın selameti için görevden alınmalılar.

Ama alınmıyorlar. Alınmadılar.

***

Bakın pazartesi günü Bursa’daki bir yerel haber sitesinde yer alan bir iddia ortalığı karıştırdı.

Bursa’da bir şirket halka açılmak istemişti. Yasanın gerektirdiği işlemleri yapmış, ardından da başvurusunu SPK’ya ulaştırmıştı anlatılana göre.

Ama başvuru SPK’ya gidince işler durmuştu; şirket patronunun bir Saadet Partili milletvekiline söylediğine göre SPK rüşvet istiyordu.

Biri Ak Parti’den, diğeri Saadet’ten iki milletvekili araya girmiş, hatta Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’i bile araya sokmuşlar, milletvekillerinden biri dönemin SPK Başkanı Ömer Gönül’e “İşi yapmazsanız hakkında soru önergesi veriririm” diyerek aba altından sopa göstermiş ve sonunda şirket halka açılmıştı.

Ama patronunun söylediğine göre yine de 600 bin dolar rüşvet alınmış, hatta şaka yapar gibi patrondan bu rüşveti “helal etmesi” de istenmişti.

Bu spesifik iddia doğrudur veya yanlıştır, fazla bir bilgim yok. Ama şunu bilelim, halka açılmak isteyen şirketlerden SPK’dan rüşvet istendiği iddiasını ilk kez işitmiyoruz.

SPK’nın eski başkanlarından birinin Ak Parti milletvekili de olan kız kardeşi boşanırken, eski kocası hakkında da, o SPK başkanı hakkında da böyle iddialar konuşulmuş, havada muazzam miktarda para iddiaları uçuşmuştu.

Bir şirket halka açılmak için gereken şartları yerine getiriyordur veya getirmiyordur, bunun arası yok. SPK’nın  işi sadece o şartların yerne gelip gelmediğine bakmak, hak etmeyene izin vermemek, hak edene de engel çıkartmamak.

Halka açılmanın yasada öngörülmüş şartlarını yerine getiren şirketten sırf hakkına ulaşabilmesi için rüşvet istemek ülkemize özgü bir durum. Biz, hakkımız olan şeyleri elde edebilmek için bile rüşvet ödemeyi göze alan bir milletiz.

Yok tersi geçerliyse, yani halka açılmak için gereken şartları sağlamayanlara rüşvet karşılığı bu hak veriliyorsa durum daha da vahim. Çünkü o zaman milyonlarca kişilik yatırımcı camiası dolandırılmış oluyor.

Bu basit tekil örnek bile, aslında yaşadığımız fon soygunun ne kadar genel ve yaygın bir sorunun dışa vurulmuş hali olduğunu gösteriyor olmalı.

Sorun, Türkiye’de kurumların içlerinin boşalmış olması sorunu.

Kurumların işi kuralı uygulamak.

Ama uzun zamandan beri biliyoruz, kurumlar kendilerini çeşmenin akışını kontrol eden yerel derebeyleri gibi görüyor. Çeşmeden su içeceksen derebeyine haraç vereceksin. Eğer yeterince çok haraç verirsen içmeye hakkın olmadığı halde çeşmeden su da alabilirsin.

Bu kurumsal bozulma bir günde oluşmadı; uzun yılların kapsamlı bir sisteminin sonucu olarak buraya geldik.

O yüzden Cumhurbaşkanı’nın bir aydır tereddütlü olması, müdahale edip etmemeyi, ederse ne ölçüde edeceğini ölçüp biçmesi boşuna değil.

Çünkü hepimizden iyi o biliyor, kurumsal bozulma tek başına SPK, Borsa ve BDDK’da izole bir şey değil. Bir yerine dokunup diğerlerine dokunmayı ertelediğinizde hiçbir şeyi çözmüş olmuyorsunuz.

***

‘Devasa’ kelimesinin yetersiz kaldığı büyüklükte bir devlet organizasyonunu tek başına yönetiyor Cumhurbaşkanı. Elbette sistemdeki her yerin doğru işleyişinden o sorumlu, yanlışların da sorumlusu.

Cumhurbaşkanı, sistemin doğru işlediğini ama içindeki bazı bireylerin ahlak dışına çıktığını, onların da yine sistem tarafından yakalanıp dışarı atıldığını söyleyebilecek konumda değil.

Çünkü hepimiz biliyoruz, borsada başlayan ve bugün karşımıza “fon soygunu” adıyla gelen soygun düzeni öyle bir kişinin veya bir araya gelen birkaç kişinin işi değil; koca bir sistemin uzun yıllardır süren bir uygulaması.

Nitekim bu yüzden Cumhurbaşkanı sadece bugünkü değil geçmiş SPK başkanını da görevden alıyor. Dolayısıyla bu işlerin geçmişinin en azından 5 yıl önceye kadar gittiğini kabul etmek zorunda kalıyor.

Meselenin sadece SPK başkanlarından ibaret olmadığını, kurul üyelerinin de bu sistemin bir parçası olması gerektiğini Cumhurbaşkanı da biliyor ama henüz onlara dokunmadı; mecbur kalmadıkça dokunmayacağını da gösterdi böylece.

Ayrıca sadece SPK’dan da söz etmiyoruz: Dediğim gibi Borsa İstanbul var, BDDK var, belki başkaları da var.

İşin özel sektör tarafı da var. İşte fon yönetim şirketleri zaten savcılık incelemesinde ama işin bir de Bağımsız Denetim Şirketleri boyutu var, tek tek yatırımcılar boyutu var, hissesinde manipülasyon yapılan şirketlerin patronları boyutu var…

‘Ahtapotun kolları’ deniyor ya, işte öyle bir ahtapot var. Cumhurbaşkanının tereddütü o yüzden.

Endonezya’yı krizin eşiğine MSCI mı getirdi?

Endonezya’yı krizin eşiğine MSCI mı getirdi?

Türkiye’de fon soygununun ortaya çıkmasına neden olan etmenlerden bir tanesi de Borsa istanbul için uluslararası endeks sağlayıcı olan MSCI adlı kurumdan gelen “Borsada manipülasyonu durdurmazsanız sizi endeksimizden atar bir alt lige düşürürüz” tehdidi.

MSCI benzer bir tehdidi Endonezya’ya, oradaki Jacarta borsasına da yaptı. Bıu tehdit geldiğinden beri Endonezya’da borsa yüzde 40 civarında değer kaybetti. Orada da hükümet kendince bir takın önlemler aldı ama MSCI bu önlemleri yetersiz buldu. Hatırlayın, geçen hafta da Türkiye’deki önlemleri yetersiz bulmuştu.

Şimdi Endonezya tam anlamıyla br ekonomik krizin eşiğinde duruyor. Bu gelen krizi, boyut olarak ülkedeki Suharto diktatörlüğü yıkan 1997 krizine benzetenler var.

Peki bu ülkeyi ekonomik krizin eşiğine MSCI’dan gelen bir mektup mu düşürdü?

Hayır. Bugün 10Haber’deki haberde de okuyabilirisiniz, Endonezya ekonomisi çok sayıda sorun biriktirmişti. İşte haberin başındaki örnek çarpıcı: Bilgisayar yazışımcısı olmak için üniversite eğitimi gören bir genç. adam, evet bir teknoloji şirketinde çalışıyordu bugün ama yazılımcı olarak değil motosikletli kurye olarak!

Ülkede genç işsizliği patlamış durumdaydı, durgunluk vardı, İran savaşı yerel para biriminde büyük düşmeye neden olmuş, bu da gıdasını ithal eden ülkede ciddi bir hayat pahalılığı yaratmıştı. Ülkede orta sınıf uzun zamandır eriyordu, borsa soygunları ortaya yeni bir zengin sınıfı çıkartmıştı.

MSCI’ın mektubu, uzun yılların eseri olan kurumsal bozulmanın üstüne binmişti ve bir anlamda son damla görevi görmüştü.