21-10-2026
İsmet Berkan

“Makul kazanç” 10 milyon lira mıdır? İktidarın siyasi açmazı…

“Makul kazanç” 10 milyon lira mıdır? İktidarın siyasi açmazı…

Dikkatli okuyucuları gözünden kaçmamıştır, bundan 12 gün önce de yazımın başlığı aynı konudaydı, ama o zaman soru “Makul kazanç 100 milyon lira mıdır” şeklindeydi.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, fonlarda bir hesap yapmış, fonların batmasından kısa süre önceden itibaren fon paylarını satıp çıkan, satarken de 100 milyon liranın üzerinde kazanç elde eden 141 gerçek kişi ile 73 tüzel kişilik saptamıştı. Bu saptamada kazanılan para 187 milyar liraydı ve savcılık bu parayı geri istiyordu.

Fon soygununda rakamlar hep böyle. Milyarlar, yüz milyonlar havada uçuşuyor.

Ben kişisel olarak 100 milyon lirayı bir arada hiç görmedim, cebimde veya yatırım hesabımda böyle bir para hiçbir zaman olmadı. Herhalde bu ülke nüfusunun yüzde 90’ı da böyle bir parayı bir arada görmemiştir.

Ama şimdi bu para sanki normalmiş, makulmüş gibi konuşuluyor ve bu konuşmalar da ister istemez yadırganıyor.

Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek salı sabahı HaberTürk ve Bloomberg’in ortak yayınına çıktı, o savcılığa göre farklı bir ölçüt kullandı, “makul kazanç”ı 100 milyondan 10 milyon liraya küçülttü.

Söylediğine göre 16 eylülde fonlar tasfiye edilene kadar, son dönemde fonlardan para çıkaran ve kazancı 10 milyon liranın üzerinde olanların listesi hazırlanmıştı. Bu listedeki gerçek kişi ve tüzel kişiliklere yazı yazılıyordu ve kazançlarını TMSF nezdindeki hesaplara iade etmeleri isteniyordu. Eğer gönüllü olarak iade etmezlerse haklarında adli işlem başlayacaktı; bakan bu tehdidi de dile getiriyordu.

Kusura bakmayın ama 10 milyon lira da bu ülkede yaşayan insanların yüzde 90’dan fazlasının gündelik hayatlarında kullandıkları bir rakam değil. Aramızda pek az kişinin yatırım şirketlerinde duran 10 milyon lirası var.

Bakın bazı rakamlar vereyim: Türkiye’de bankada veya yatırım şirketinde 10 milyon liranın üzerinde portföyü olan sadece 95 bin kişi var. Nüfusumuz 86 milyonsa onbin kişiden 11 tanesi yani.

Aslında 1 milyon lira bile büyük bir baraj. Türkiye’de bankada veya yatırım şirketindeki parası 10 milyon liradan az ama 1 milyon liradan fazla olan kişi sayısı da 2,7 milyon. Yani 100 kişiden 3’ü.

Ben, fon soygununu araştıran kurumların bir yerden bir çizgi çizmek istemesini anlamıyorum aslında. Ellerindeki veri seti, her bir yatırımcı için ana paralarına karşılık hangi sürede yüzde kaç getiri elde edildiğini hesaplamaya yeterli. Bana soracak olursanız, aynı süre içinde gösterge hazine tahvilinin sağladığı getiriyi “makul” kabul edip bunun üstündeki getiriyi kârlı yatırımcılardan isteyebilmeliler.

Ama bugünkü yazımın konusu bu teknik-adli mesele değil; işin siyasi yönü.

O çizgi nereden çiziliyor olursa olsun, iktidar bu paraları geniş halk kitlelerine izah etmekte zorluk yaşayacak. Çünkü dediğim gibi her şart altında bir minicik azınlığın kazandığı veya çaldığı paralardan söz ediyoruz. Ne 1 milyon lira, ne 10 milyon lira ne de 100 milyon lira bu ülkede yaşayan ezici çoğunluk için “makul” rakamlar. Milyarları hiç saymıyorum.

Fon soygununun Ak Parti tabanında bu denli büyük etki göstermesinin sebebi de zaten bu hiçbirimizin gündelik hayatında geçmeyen, geçmesini hayal bile edemediğimiz rakamların hırsızlıkla çalınmış olması.

Bir şeyi yanlış isimlendiriyoruz. Diyoruz ki tasfiye halindeki fonlarda parası kalan 456 bin kişi ile borsanın değer kaybından ötürü yatırımlarının değeri çok düşen 7 milyon kişiyi “mağdur” olarak tanımlıyoruz.

Doğru, bu insanlar teknik olarak mağdurlar elbette ama sokaktaki insan bu parasını fona kaptıranlara, borsada yatırımları eriyenlere hiç de öyle acıyan gözle bakmıyor. Onlar depremzedeler gibi mağdur değil sokaktaki insanın gözünde.

Sokaktaki insan tam tersine, bu soygunun ortaya çıkmasıyla kendisini mağdur ve kandırılmış görüyor; bugünün “mağdurlarını” ve fonlardan  son iki haftada parasını çeken, 10 milyon liranın üzerinde kazanç elde edenleri doğrudan haksız  kazanç elde eden ayrıcalıklı grup olarak görüyor. “oh olmuş” diyene bile rastladım.

Hele hele bu grubun içinde iktidar partisine doğrudan bağlı olan veya iktidar partisinin yakın çevresinden gelen insanların varlığını gördükçe mesele “Bal tutan parmağını yalar” anlayışının bile ötesine geçiyor.

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın yönetmesi ve kendi aleyhine dönmekten vazgeçirmesi gereken duygu bu işte. Ve işi hiç kolay değil.

Tam da bu sebeple herkes ağız birliği etmişcesine bu soygunun Tayyip Erdoğan’ın bütün siyasi hayatında yaşadığı en büyük meydan okuma olduğunu söylüyor.

Kaldı ki zaten Cumhuriyet tarihinin en büyük finansal dolandırıcılığından söz ediyoruz.

O dolandırıcılık, Tayyip Erdoğan ülkeyi yönetirken, o dahil hepimizin gözlerinin önünde yaşandı.

Bunun affedilmesi çok zor.

Kayyum ne demektir?

Kayyum ne demektir?

Türk Dil Kurumu sözlüğü “kayyum” kelimesinin isim hali olan “kayyım”ı şöyle tanımlıyor: “Belli bir malın yönetilmesi veya belli bir işin yapılması için görevlendirilen kimse.”

Bu tanım gereği, herhangi bir konuda “kayyum” olarak görevlendirilen kişinin görevi, kendisine emanet edilen mal veya varlığı en azından küçülmeyecek, değerini kaybetmeyecek şekilde belirli bir süre için yönetmesi.

Yani “kayyım” tanımı gereği geçici, o işin emaneten verildiği kişi olduğu için, işi olduğu gibi korumakla görevli en önce.

Gazeteci Merdan Yanardağ, “casusluk” gibi absürd ötesi bir suçla suçlanıp tutuklanınca sahibi olduğu Tele1’e de “kayyum” atandı. Kayyumun ilk işi, televizyon kanalının normal yayınlarını durdurmak oldu. Kanal anlamını kaybetti, seyircisini kaybetti. Yani değerini kaybetti.

Şimdi aynı kayyum geldi HalkTV’nin başına ve ilk işi kanalın normal yayınını durdurmak oldu. Kanal o sabahtan beri haber yayınlamıyor. Dolayısıyla milyonlarca seyircisi artık o kanalı izlemiyor; olduğu kadarıyla reklamverenleri de kanala reklam vermiyor.

Eğer kanalın değeri kayyumun geldiği sabahtan önce 100 liraydıysa bugün sadece sahibi olduğu frekans kadar değerli duruma düşürüldü HalkTV. Yani 40-50 liraya.

Ülkemizde halen TMSF’nin kayyum olarak görevlendirildiği binlerce şirket oldu; bugün TMSF Türkiye’nin en büyük holdinginden daha büyük bir holding durumunda bu emaneten yönettiği şirketler sayesinde.

Tek tek her birine bakmak lazım, acaba TMSF geçici olarak yönetmekle görevlendirildiği bu şirketlerin değerini ne kadar düşürdü?

Kolay sanılıyor herhalde hiç yoktan ortaya bir değer çıkartmak.