Devlet Piyasaya Müdahale Etmeli mi?

30 Ağustos 2026

Kapitalizmin uzun süre en güçlü fikirlerinden biri oldukça basitti: bırakınız piyasa işlesin.

Klasik ve neoklasik iktisadi düşüncede, piyasanın kendi mekanizmaları içinde dengeye ulaşabileceği kabulü önemli bir yere sahipti. Arz ve talep birbirini dengeleyecek, fiyatlar kaynakların nasıl dağıtılacağını gösterecek ve bireylerin kendi çıkarlarını takip etmesi, uygun koşullarda toplumun genel refahına da katkıda bulunacaktı. Bu anlayışta devletin ekonomideki rolünün sınırlı olması gerektiği düşüncesi güçlüydü.

Ancak tarih, piyasaların her zaman kendiliğinden dengeye gelmediğini gösterdi. 1929 Büyük Buhranı, piyasanın kendi haline bırakılmasının ağır ekonomik ve toplumsal sonuçlar yaratabileceğini ortaya koydu. İşsizlik milyonlarca insanı etkilerken üretim çöktü ve ekonomik kriz kısa sürede toplumsal bir krize dönüştü.

Bu ortamda John Maynard Keynes’in düşünceleri önem kazandı. Keynes’e göre ekonomi her zaman tam istihdama ulaşamayabilirdi. Toplam talep yetersiz kaldığında ekonomi uzun süre durgunluk içinde kalabilir, işsizlik kalıcı hale gelebilirdi. Böyle dönemlerde devlet, kamu harcamalarını artırarak talebi destekleyebilir ve ekonominin yeniden harekete geçmesine yardımcı olabilirdi.

Böylece devletin ekonomiye müdahalesi yalnızca istisnai bir uygulama olmaktan çıktı; ekonomik istikrarın, istihdamın ve sosyal politikaların önemli araçlarından biri haline geldi.

Fakat devletin ekonomideki rolü büyüdükçe başka bir soru ortaya çıktı: devlet piyasaya kimin için müdahale ediyordu? Bu soru önemliydi. Çünkü devletin ekonomik gücü arttıkça, bu gücü kendi çıkarları için kullanmak isteyen şirketlerin, sektörlerin ve çıkar gruplarının etkisi de artabilirdi. Toplumun genelini korumak amacıyla kullanılan kamu gücü, zamanla belirli grupları koruyan bir mekanizmaya dönüşebilirdi.

Normal bir piyasa ekonomisinde şirketler başarılı olduklarında kâr eder, yanlış kararlar aldıklarında ise bunun maliyetine katlanırlar. Rekabetin temel mantığı da budur. Başarılı olan ödüllendirilir, başarısız olan piyasadan çekilir.

Ancak devlet belirli şirketleri sürekli kurtarıyor, zararlarını üstleniyor, rekabetten koruyor veya piyasaya girişleri zorlaştırarak mevcut şirketlerin konumunu güvence altına alıyorsa bu mekanizma bozulur: kâr özelleşirken zarar toplumsallaşır.

Böyle bir sistemde şirketler yalnızca daha iyi ürün üretmeye, daha verimli çalışmaya veya daha fazla yenilik yapmaya değil, siyasi bağlantılarını güçlendirmeye de yatırım yapmaya başlayabilir. Çünkü piyasada kazanmanın yolu yalnızca rekabet etmek değil, devletin desteğini elde etmek haline gelirse ekonomik başarı ile siyasi nüfuz arasındaki sınır giderek ortadan kalkar.

Devlet müdahalesi böylece piyasanın başarısızlıklarını düzeltmek yerine ayrıcalıklar yaratmaya başlayabilir. Ekonomik güç ile siyasi güç birbirini beslediğinde ise ahbap-çavuş kapitalizmi ortaya çıkar.

Bu nedenle asıl mesele devletin piyasaya müdahale edip etmemesi değildir. Asıl mesele, devletin nasıl, ne zaman ve kimin için müdahale ettiğidir.

Devlet gerektiğinde piyasayı düzenleyebilir, rekabeti koruyabilir, tüketicileri ve çalışanları koruyabilir, krizlerin toplumsal maliyetini azaltabilir. Ancak bunu belirli şirketlere veya çıkar gruplarına ayrıcalık sağlayarak değil, herkes için geçerli, şeffaf ve öngörülebilir kurallar üzerinden yapmalıdır.

Çünkü devletin görevi piyasadaki her başarısız şirketi kurtarmak değil, piyasanın sağlıklı işlemesini sağlayacak kurumsal çerçeveyi korumaktır.

Burada ilginç bir paradoks ortaya çıkıyor. Uzun süre gelişmekte olan ekonomilerin, kurumlarını güçlendirerek ve piyasa mekanizmalarını geliştirerek gelişmiş ekonomilere yaklaşması bekleniyordu. Ancak 21’inci yüzyılda farklı bir tablo ortaya çıkmaya başladı. Gelişmekte olan ülkelerde görülen devlet müdahaleciliği ve siyasi bağlantılara dayalı ayrıcalıklar, bazı gelişmiş ekonomilerde de farklı biçimlerde görülmeye başladı: kötünün iyiyi örnek alması beklenirken, iyi kötüyü örnek aldı.

Sorun Keynesyen müdahalenin kendisi değildi. Keynes’in ortaya koyduğu temel fikir, piyasanın her koşulda kendi başına istikrar sağlayamayacağı ve bazı dönemlerde devletin ekonomiyi desteklemesi gerektiğiydi. Asıl sorun, krizleri yönetmek için verilen bu yetkilerin zamanla belirli sektörleri, şirketleri veya çıkar gruplarını korumak için kullanılabilmesiydi.

Devlet ekonomiye müdahale ettiğinde iki farklı sonuç ortaya çıkabilir: birincisinde devlet, piyasanın işlemesini sağlayan hakem olur. Rekabeti korur, kuralları belirler, piyasa başarısızlıklarını düzeltir ve krizlerin toplumsal maliyetini azaltır. İkincisinde ise devlet, piyasanın içine doğrudan bir oyuncu olarak girer ve belirli şirketlerin veya grupların çıkarlarını korumaya başlar. Bu durumda piyasa ekonomisi görünürde varlığını sürdürse bile kaynakların dağılımını artık yalnızca fiyatlar ve rekabet belirlemez. Siyasi bağlantılar da ekonomik değerin önemli bir parçası haline gelir.

İşte ahbap-çavuş kapitalizmi tam da bu noktada ortaya çıkar. Dolayısıyla kapitalizmin asıl sorunu devletin varlığı değil, devlet gücünün sınırları ve kullanım biçimidir. Piyasanın başarısızlıklarını düzeltmek için kullanılan devlet gücü ekonomiyi istikrara kavuşturabilir. Fakat aynı güç, belirli gruplara ayrıcalık dağıtmak için kullanıldığında piyasanın kendisini bozar.

Sonuçta mesele devlet mi, piyasa mı sorusuna indirgenemeyecek kadar karmaşıktır. Sağlıklı bir ekonomik düzen için piyasanın dinamizmine de devletin düzenleyici gücüne de ihtiyaç vardır. Ancak devlet piyasayı kurtaran bir hakem olmaktan çıkıp belirli oyuncuları koruyan bir aktöre dönüştüğünde, kapitalizmin rekabetçi yapısı aşınmaya başlar. Ve o noktada sorun artık devletin piyasaya müdahale etmesi değil, piyasanın devlet tarafından kimin için yeniden yazıldığı meselesine dönüşür.

***

Mahfi Eğilmez’in bu yazısı ilk olarak yazarın Kendime Yazılar adlı blogunda yayımlandı.

10Haber bültenine üye olun, gündem özeti her sabah mailinize gelsin.