Ekonomik karar alma süreçlerinde beklentiler, bireylerin ve kurumların davranışlarını belirleyen temel unsurlardan biridir. Modern makroekonomide bu alanın en etkili yaklaşımlarından biri rasyonel beklentiler teorisidir. Bu teori, ekonomik aktörlerin mevcut bilgi setini mümkün olan en etkin biçimde kullanarak geleceğe ilişkin tutarlı tahminler oluşturduğunu varsayar.
Ancak bazı ekonomilerde gözlenen uzun süreli politika tutarsızlıkları ve kurumsal öngörülemezlik, beklentilerin yalnızca mevcut bilgiye değil, aynı zamanda geçmişte gözlenen politika davranışlarının sürekliliğine göre de şekillendiğini göstermektedir. Bu durum özellikle kurumsal güvenin zayıfladığı ve politika tercihlerinin öngörülebilirliğinin azaldığı dönemlerde daha belirgin hale gelmektedir.
Bu çalışmanın temel iddiası şudur: Ekonomik beklentiler, uzun süreli politika tutarsızlıkları altında yalnızca rasyonel beklentiler modelinin öngördüğü biçimde değil, gözlenen istikrarsızlığın oluşturduğu davranış kalıplarına göre de şekillenebilir. Bu süreçte başlangıçta istisnai veya irrasyonel olarak değerlendirilen politika davranışları zamanla beklenti rejiminin bir parçası haline gelebilir. Bu çerçeve burada “irrasyonel beklentiler yaklaşımı” olarak adlandırılmaktadır.
Bu çalışmada “irrasyonel” kavramı, ekonomik aktörlerin davranışlarını değil, ekonomik aktörler tarafından öngörülemez, tutarsız veya yerleşik politika çerçevesiyle uyumsuz olarak algılanan kurumsal davranışları ifade etmektedir.
Bu yaklaşımın ilk versiyonu 1991 yılında hükümete sunulan bir raporda geliştirilmiş, sonraki yıllarda yapılan gözlemler ve değerlendirmeler doğrultusunda bugünkü çerçevesine ulaştırılmıştır.
Rasyonel beklentiler teorisi, ekonomik aktörlerin mevcut tüm bilgileri etkin biçimde kullandığını ve geleceğe ilişkin tahminlerini ekonomik modelle tutarlı şekilde oluşturduğunu ileri sürer. Bu yaklaşıma göre sistematik politika hataları uzun dönemde ekonomik aktörler tarafından öğrenilir ve beklentiler buna göre uyarlanır. Sonuç olarak sistematik hata kalıcı hale gelemez.
Bu çerçevede para ve maliye politikalarının etkisi büyük ölçüde beklenti yönetimine ve politika yapıcıların güvenilirliğine bağlıdır. Beklentilerin doğru yönlendirilmesi ekonomik istikrarın temel unsurlarından biri olarak kabul edilir.
İrrasyonel beklentiler yaklaşımı, rasyonel beklentiler teorisini reddetmemektedir. Aksine, belirli kurumsal ve politik koşullar altında beklenti oluşumunun farklı bir biçime dönüşebileceğini ileri sürmektedir.
Temel önerme şudur: Eğer bir ekonomide ekonomik aktörler tarafından öngörülemez veya yerleşik politika çerçevesiyle uyumsuz olarak algılanan kararlar uzun süre devam ederse, bu kararlar geçici sapmalar olarak değil, sistemin kalıcı özellikleri olarak görülmeye başlanır. Böylece beklentiler, olması gerektiği düşünülen politika davranışlarına göre değil, fiilen gözlenen davranış düzenine göre şekillenir.
Bu süreç “irrasyonelliğin rasyonelleştirilmesi” olarak tanımlanabilir. Başlangıçta istisnai görülen politika tercihleri zamanla beklenen davranış kalıplarına dönüşür ve ekonomik aktörler kararlarını bu yeni gerçekliğe göre almaya başlarlar.
Bu yaklaşım, adaptif beklentiler ve rasyonel beklentiler teorilerinin açıklamakta zorlandığı bazı durumlara odaklanmaktadır. Özellikle uzun süreli kurumsal öngörülemezlik koşullarında beklentilerin nasıl yeniden şekillendiğini açıklamaya çalışmaktadır. Bu yönüyle beklenti oluşumunda kurumsal davranışların rolünü vurgulayan tamamlayıcı bir çerçeve sunmaktadır.
Bu yaklaşımın mevcut beklenti teorilerinden hangi yönleriyle ayrıldığının açıklanması önemlidir.
Adaptif beklentiler yaklaşımında ekonomik aktörler geçmiş tahmin hatalarını dikkate alarak beklentilerini güncellerler. Rasyonel beklentiler yaklaşımında ise aktörler mevcut tüm bilgileri kullanarak geleceğe ilişkin en tutarlı tahminleri oluşturmaya çalışırlar.
İrrasyonel beklentiler yaklaşımında ise beklentilerin dönüşümüne yol açan unsur yalnızca geçmiş veriler veya tahmin hataları değildir. Belirleyici olan, kurumsal davranışların sistematik biçimde öngörülemez veya alışılmış politika çerçevesinden sapmış hale gelmesidir. Ekonomik aktörler zamanla bu davranışları sistemin normal işleyiş biçimi olarak kabul etmeye başlarlar.
Dolayısıyla bu yaklaşım yalnızca geçmiş hatalardan öğrenmeyi değil, kurumsal irrasyonellik olarak algılanan davranışların beklenti rejimine yerleşmesini açıklamayı amaçlamaktadır.
Bu çerçevede beklenti oluşumu üç aşamalı bir süreç olarak düşünülebilir.
İlk aşama şok aşamasıdır. Beklenmedik politika kararları piyasalarda güçlü belirsizlik yaratır. Ekonomik aktörler bu kararların geçici olduğunu varsayar ve temkinli davranırlar.
İkinci aşama uyum aşamasıdır. Benzer kararların tekrar edilmesi, ekonomik aktörlerin beklentilerini gözlenen davranış kalıplarına göre yeniden düzenlemelerine yol açar. Bu noktada sistemin nasıl işlemesi gerektiği değil, fiilen nasıl işlediği önem kazanmaya başlar.
Üçüncü aşama normalleşme aşamasıdır. Başlangıçta istisnai görülen uygulamalar artık sürpriz olmaktan çıkar ve beklenen davranış biçimine dönüşür. Bu aşamada geleneksel politika tercihleri dahi sıra dışı olarak algılanabilir.
İrrasyonel beklentiler yaklaşımı özellikle döviz kuru ve faiz ilişkisi üzerinden gözlemlenebilir.
Faiz oranlarının enflasyonun belirgin biçimde altında tutulması durumunda yerel para talebi azalabilir, döviz talebi artabilir ve kur üzerinde yukarı yönlü baskı oluşabilir. Benzer şekilde politika faizinin sık ve öngörülemez biçimde değiştirilmesi risk algısını yükseltebilir ve beklentilerin bozulmasına neden olabilir.
Bu nedenle temel sorun yalnızca politika araçlarının düzeyi değildir. Asıl belirleyici unsur, ekonomik aktörlerin geleceğe ilişkin risk algısının nasıl şekillendiğidir. Risk algısının kalıcı biçimde yükselmesi hem fiyat istikrarını hem de finansal istikrarı olumsuz etkileyebilir.
Beklentilerin oluşumunda kurumsal güvenilirlik merkezi bir role sahiptir. Merkez bankaları ve diğer ekonomik kurumlar yalnızca uyguladıkları politikalarla değil, bu politikaların öngörülebilirliğiyle de değerlendirilir.
Kurumsal güvenin zayıfladığı yönünde bir algı oluştuğunda risk primi yükselir, beklentiler bozulur ve ekonomik aktörler geleceğe ilişkin daha ihtiyatlı davranmaya başlar. Bunun sonucunda para politikasının etkinliği azalabilir ve ekonomik istikrarın sağlanması güçleşebilir.
Bu durum beklentilerin yalnızca ekonomik verilere değil, kurumsal öngörülebilirliğe de duyarlı olduğunu göstermektedir.
Bu yaklaşımın en önemli iddiası, irrasyonel olarak değerlendirilen politika tercihlerinin zaman içinde normalleşebilmesidir.
İrrasyonel kararlar tekil olaylar olarak ortaya çıktığında piyasalarda şok etkisi yaratırlar. Ancak bu kararlar süreklilik kazandığında ekonomik aktörler davranışlarını buna göre uyarlamaya başlarlar. Böylece başlangıçta irrasyonel görülen uygulamalar sistemin beklenen özellikleri haline gelir.
Bu süreç sonunda ekonomik aktörler, sistemin belirli koşullarda irrasyonel davranacağını varsayarak karar almaya başlayabilirler. Böyle bir ortamda istikrarsızlık olağan hale gelir ve ekonomik davranışlar bu koşullara uyum sağlayacak şekilde yeniden şekillenir.
Bu süreç sonunda ekonomik aktörlerin sistematik istikrarsızlığı veri kabul ederek karar aldığı yeni bir denge oluşabilir. Bu durum “ters rasyonalite dengesi” olarak adlandırılabilir.
2021 yılının son çeyreğine girildiğinde Türkiye ekonomisinde yaşanan gelişmeler bu yaklaşımın işleyişine ilişkin dikkat çekici bir örnek sunmaktadır.
Enflasyon yükseliş eğilimindeyken politika faizinin düşürülmesi yönündeki kararlar piyasalarda beklenmedik bir gelişme olarak algılandı. İlk faiz indirimi sonrasında birçok ekonomik aktör bu kararın geçici olabileceğini düşündü. Ancak benzer kararların devam etmesiyle birlikte beklentiler değişmeye başladı.
Zaman içinde birçok ekonomik aktör, söz konusu politika tercihlerinin istisnai değil, süreklilik taşıyan bir yaklaşım olduğu sonucuna ulaştı. Bunun sonucunda tasarruf ve yatırım kararları değişti, döviz talebi arttı ve ekonomik davranışlar yeni beklenti rejimine göre şekillenmeye başladı. Bu aşamada hükümet kur korumalı mevduat uygulamasını devreye soktu.
Bu süreçte ortaya çıkan beklentiler klasik anlamda rasyonel beklentilerden farklı görünse de ekonomik aktörler açısından mevcut koşullara uyum sağlamanın bir aracı haline geldi. Başka bir ifadeyle ekonomik aktörler gözlemledikleri politika davranışlarını kendi karar mekanizmalarına dahil ederek yeni koşullara göre pozisyon almaya başladılar.
Bu süreç, özel kesimin beklentilere uyum sağlayarak elde ettiği bazı getirilerin kamu maliyesi ve para otoritesi üzerinde ek yükler oluşturabildiğini göstermiştir.
Bu örnek, beklentilerin yalnızca ekonomik teorilere göre değil, gözlenen kurumsal davranışların sürekliliğine göre de şekillenebileceğini göstermektedir.
İrrasyonel beklentiler yaklaşımı, ekonomik aktörlerin yalnızca mevcut bilgiye değil, aynı zamanda gözlemledikleri politika davranışlarının sürekliliğine göre de karar verdiğini ileri sürmektedir.
Bu yaklaşım, rasyonel beklentiler teorisine alternatif olmaktan çok, onun belirli kurumsal koşullar altında genişletilmiş bir yorumu olarak değerlendirilebilir. Özellikle politika tutarsızlıklarının uzun süre devam ettiği ekonomilerde beklentiler yalnızca ekonomik temellere değil, gözlenen istikrarsızlığın oluşturduğu davranış kalıplarına da uyum sağlayabilir.
Bu yaklaşımın temel iddiası, ekonomik sistemlerde en büyük riskin tek tek politika hataları değil, istikrarsızlığın öngörülebilir hale gelmesi olduğudur. Ekonomik aktörler bu istikrarsızlığa uyum sağladıkça yeni bir beklenti rejimi oluşur ve ekonomik davranışlar buna göre yeniden şekillenir.
Bu süreç sonunda ekonomi, ters rasyonalite dengesine yaklaşabilir. Böyle bir dengede aktörler sistemin olağan işleyişine değil, öngörülebilir hale gelmiş istikrarsızlığına göre karar almaktadırlar.
***
Mahfi Eğilmez’in bu yazısı ilk olarak yazarın kişisel web blogu Kendime Yazılar’da yayınlandı.