Caydırıcılık Sözle Değil, İnanılırlıkla Kurulur

20 Ağustos 2026

İsrail’in Türkiye sınırına yakın Ebu Duhur hava üssünü vurması, özellikle bu operasyonun Türkiye’nin Suriye’deki muhtemel askerî konuşlanmasını caydırmaya yönelik bir mesaj olduğu yönündeki yorumlar doğruysa, sıradan bir gelişme olarak görülmemelidir.

Eğer bu okuma doğruysa mesele Suriye’nin çok ötesine geçmektedir. Türkiye’nin daha geniş bölgesel caydırıcılığı sınanmaktadır.

Diplomatik kınama ve protestonun elbette yeri vardır. Ancak bunlar tek başına caydırıcılık değildir. Uluslararası siyasette inanılırlık, hükümetlerin ne söylediğinden çok, karşı tarafın onların ne yapabileceklerine ve gerektiğinde ne yapmaya hazır olduklarına inanmasıyla ilgilidir.

Barıştan Yanayım — Ama Barış Tek Taraflı Olamaz

Ben bir “şahin” değilim. Barıştan yanayım. Ama barış tek taraflı bir taahhüt olamaz.

Türkiye ile İsrail arasında doğrudan askerî çatışması her iki ülke, Suriye ve zaten son derece kırılgan olan bölge açısından ağır sonuçlar doğurabilir. Tırmanma kimsenin çıkarına değildir.

Ancak caydırıcılığın paradoksu tam da burada başlar: Bazen savaşı önlemek için karşı tarafı, bazı eylemlerinin karşılıksız kalmayacağına ikna etmek gerekir.

İsrail’in meşru güvenlik kaygıları vardır. Ancak bu kaygılar, özellikle Türkiye sınırlarının hemen yakınında ve önemli Türk güvenlik çıkarlarının söz konusu olduğu alanlarda, istediği hedefi istediği zaman vurabileceği sınırsız bir hareket serbestisi sağlamaz.

Türkiye’nin de meşru güvenlik çıkarları ve kırmızı çizgileri vardır.

İlan edilmiş kırmızı çizgiler sürekli aşılır ve bunun karşı taraf açısından hissedilir bir maliyeti olmazsa, bir süre sonra kırmızı çizgi olmaktan çıkarlar.

Orantılı Karşılık Ne Anlama Geliyor?

“Misliyle karşılık” derken düşünmeden girişilecek bir askerî maceradan söz etmiyorum.

Karşılıklılık, aynı silahla, aynı yerde veya aynı yöntemle cevap vermek anlamına da gelmez.

Etkili bir karşılık diplomatik, siyasi, ekonomik veya istihbarî olabilir; koşullar gerçekten gerektiriyorsa askerî seçenekleri de içerebilir. Esas olan, tepkinin ölçülü, kontrollü ve orantılı olması, fakat aynı zamanda karşı tarafın hesaplarını etkileyecek kadar hissedilir olmasıdır.

Askerî kapasite tek başına caydırıcılık yaratmaz. Siyasi irade de en az onun kadar önemlidir.

Amaç intikam almak değildir.

Amaç, karşı tarafın bir sonraki adımı atmadan önce iki kez düşünmesini sağlamaktır.

Zamanlama da Caydırıcılığın Bir Parçasıdır

Nasıl, nerede ve ne zaman karşılık verileceğine sosyal medyada, televizyon stüdyolarında veya köşe yazılarında karar verilmez.

Bunlar, tırmanma ve istenmeyen sonuçların bütün risklerini dikkatle değerlendirdikten sonra Türkiye’nin seçilmiş siyasi liderliğinin, askerî, diplomatik ve güvenlik kurumlarıyla birlikte vereceği kararlardır.

Ancak zamanlama önemlidir.

Bir karşılık, ilk meydan okumayla bağlantısının artık açıkça görülemeyeceği kadar geç verilirse caydırıcı etkisi azalır. Çok daha sonra atılan bir adım farklı yorumlanabilir ve Türkiye’nin yeni bir gerilim dalgasını başlatan taraf olarak gösterilmesine dahi yol açabilir.

Bu nedenle tepki sakin ve hesaplanmış olmalı, ancak kararsızlık görüntüsü vermemelidir.

Stratejik sabır değerlidir. Stratejik belirsizlik de zaman zaman yararlı olabilir. Stratejik edilgenlik ise tamamen başka bir şeydir.

Mesele Suriye’den İbaret Değil

Asıl büyük tehlike, Türkiye’nin yüksek sesle protesto eden ancak sonunda pek bir şey yapmayan bir ülke olduğu algısının yerleşmesidir.

Dün İsrail televizyonu ILTV’de katıldığım tartışmanın ardından karşılaştığım bazı tepkilerde tam da bu küçümseyici varsayımı gördüm.

Bu tür algılar önemlidir. Çünkü caydırıcılık nadiren tek bir coğrafyayla sınırlı kalır.

Türkiye’nin iradesinin Suriye’de önemli sonuçlar doğurmadan sınanabileceği düşüncesi yerleşirse, bu algı zaman içinde başka alanlardaki stratejik hesapları da etkileyebilir: Ege’de, Kıbrıs’ta veya Doğu Akdeniz’de.

Bir sahada algılanan zafiyet, başka bir sahada tehlikeli yanlış hesaplamaları teşvik edebilir.

Türkiye kolaylıkla göz ardı edilebilecek bir ülke değildir. Askerî kapasitesi, savunma sanayii, nüfusu, ekonomisi, coğrafyası ve önemli operasyonel tecrübesi ona sınırlarının çok ötesinde stratejik ağırlık kazandırmaktadır.

Ancak güç yalnızca bir ülkenin sahip olduğu uçak, gemi veya füze sayısıyla ölçülmez.

En az bunlar kadar önemli olan, hayati çıkarları tehdit edildiğinde başkalarının Türkiye’nin bu gücü gerektiğinde kullanabileceğine inanıp inanmadığıdır.

Güvenlik Tek Taraflı Olamaz

Dün ILTV’de söylediğim gibi:

“İsrail’in güvenliği, komşularının güvenliğinin başladığı yerde biter.”

İsrail’in meşru güvenlik kaygıları vardır. Türkiye’nin de vardır. Suriye’nin, Filistinlilerin ve bölgedeki diğer halkların da.

Hiçbir ülke çevresindeki herkesin güvenliğini sistematik biçimde azaltarak kendi güvenliğini sonsuza kadar azamileştiremez.

Bu nedenle sürdürülebilir bir bölgesel düzen, tek bir devletin kendi tercih ettiği güvenlik mimarisini komşularına dayatması üzerine kurulamaz. Güvenliğin sıfır toplamlı değil, karşılıklı olduğu bir denge gerekir.

Bu bir savaş çağrısı değildir.

Tam tersine, bir sonraki saldırıyı ve daha da önemlisi çok daha büyük bir çatışmaya yol açabilecek yanlış hesaplamayı önleme çağrısıdır.

Bunun için siyasi irade, askerî kapasite, diplomasi, istihbarat ve stratejik muhakemenin birlikte çalışması gerekir.

Kırmızı çizgi çizmek kolaydır.

Zor olan, karşı tarafı o çizgiyi aşmanın sonuçları olacağına inandırmaktır.

İnandırıcı caydırıcılığın özü budur.

10Haber bültenine üye olun, gündem özeti her sabah mailinize gelsin.