Sınırları İnsanlar mı Aşıyor, Yoksa İnsanlar Yeni Güç Mücadelesinin Aracı mı Oluyor?
Yirminci yüzyılın jeopolitiğini petrol şekillendirdi. Yirmi birinci yüzyılın jeopolitiğini ise büyük ölçüde insanlar şekillendirecek.
Bundan otuz yıl önce uluslararası güvenlik denildiğinde akla askerî güç, nükleer caydırıcılık, enerji arzı ve stratejik boğazlar gelirdi. Bugün bunların önemini koruduğu kuşkusuz. Ancak küresel güç mücadelesine yeni ve son derece karmaşık bir unsur eklendi: insan hareketliliği.
Göç artık yalnızca savaşlardan kaçan insanların trajedisini anlatan insani bir mesele değildir. Aynı zamanda ekonomik rekabetin, demografik dönüşümün, organize suçun, iklim değişikliğinin, teknoloji yarışının ve devletler arasındaki jeopolitik mücadelenin kesiştiği en kritik alanlardan biridir.
Bugün sınırlar yalnızca pasaport kontrol noktaları değildir; ekonomik dayanıklılığın, toplumsal uyumun ve devlet kapasitesinin sınandığı yerlerdir.
Birleşmiş Milletler verilerine göre bugün doğduğu ülkenin dışında yaşayan uluslararası göçmenlerin sayısı 300 milyonu aşmış bulunuyor. Bu sayı, dünya nüfusunun yaklaşık yüzde dördüne karşılık geliyor. Buna savaşlar, iç çatışmalar ve zulüm nedeniyle yerinden edilen yaklaşık 120 milyon insanı eklediğimizde, modern tarihin en büyük nüfus hareketiyle karşı karşıya olduğumuz görülüyor.
Dünya Sağlık Örgütü ise daha da çarpıcı bir tablo çiziyor. Kendi ülkeleri içinde yer değiştirenler de hesaba katıldığında, bugün hareket hâlindeki insan sayısının bir milyarı aştığı tahmin ediliyor.
Bu rakamlar yalnızca istatistik değildir.
Bunlar, küresel siyasetin yeni gerçekliğidir.
Uluslararası ilişkiler literatürü uzun yıllar boyunca sert güç ile yumuşak güç arasında bir ayrım yaptı.
Sert güç, askerî kapasiteyi ve ekonomik yaptırımları temsil ediyordu.
Yumuşak güç ise kültürü, diplomasiyi, teknolojiyi ve fikirleri.
Bugün ise bunların arasına üçüncü bir unsur ekleniyor:
İnsan hareketlerini yönetebilme kapasitesi.
Göçü tamamen durdurabilen hiçbir ülke yok.
Ancak göçü iyi yöneten ülkeler ile yönetemeyenler arasındaki fark giderek büyüyor.
Çünkü göç artık yalnızca sınır güvenliği meselesi değildir.
İşgücü piyasalarını etkiliyor.
Konut fiyatlarını değiştiriyor.
Şehir planlamasını yeniden şekillendiriyor.
Kamu maliyesi üzerinde baskı oluşturuyor.
Siyasi tercihleri değiştiriyor.
Hatta seçim sonuçlarını bile etkileyebiliyor.
Amerika Birleşik Devletleri’nde Meksika sınırı etrafındaki tartışmalar…
Avrupa’da düzensiz göç üzerinden yükselen popülist hareketler…
İngiltere’de Brexit referandumunun arka planındaki toplumsal kaygılar…
Fransa, Almanya, Hollanda ve İtalya’da göçün siyasal gündemin merkezine yerleşmesi…
Bütün bunlar bize aynı gerçeği söylüyor:
Göç artık sosyal politikanın tali bir konusu değil; devletlerin rekabet gücünü ve siyasi istikrarını belirleyen temel değişkenlerden biridir.
Göçü yalnızca insanların daha iyi bir yaşam arayışıyla açıklamak da artık yeterli değil.
Elbette savaşlar, yoksulluk, baskıcı rejimler ve ekonomik eşitsizlikler milyonlarca insanı yer değiştirmeye zorluyor.
Ancak bunlara yeni dinamikler eklendi.
İklim değişikliği…
Kuraklık…
Su kıtlığı…
Nüfus patlaması…
Başarısız devletler…
Organize suç ağları…
Ve dijital iletişim.
Bugün Afrika’nın en ücra köyündeki bir genç, Avrupa’daki yaşam standartlarını akıllı telefonundan gerçek zamanlı olarak görebiliyor.
İnsan kaçakçıları sosyal medya üzerinden reklam yapabiliyor.
Kripto paralarla ödeme alınabiliyor.
Sahte belgeler birkaç gün içinde hazırlanabiliyor.
Yani göç artık yalnızca fiziksel bir hareket değildir.
Dijital çağın hızlandırdığı küresel bir ağın parçasıdır.
İşte tam da bu nedenle, göçü yalnızca tel örgüler, duvarlar veya devriye botlarıyla yönetebileceğini düşünen ülkeler, aslında yirmi birinci yüzyılın sorunlarını yirminci yüzyılın araçlarıyla çözmeye çalışıyor.
Ve bu nedenle de çoğu zaman başarısız oluyor.
Göçün jeopolitiğini anlamak için önce onun ekonomisini anlamak gerekir.
Çünkü günümüz dünyasında göç yalnızca insanların hareketi değildir.
Aynı zamanda milyarlarca dolarlık bir piyasanın da adıdır.
Birleşmiş Milletler Uyuşturucu ve Suç Ofisi (UNODC), Uluslararası Göç Örgütü (IOM) ve Europol’ün değerlendirmeleri, göçmen kaçakçılığı ile bağlantılı suç ağlarının küresel ölçekte organize suç ekonomisinin en kârlı alanlarından biri hâline geldiğini gösteriyor. Sahte pasaport üreticilerinden lojistik sağlayıcılara, kara para aklayan finans ağlarından dijital haberleşme platformlarına kadar uzanan geniş bir ekosistem oluşmuş durumda.
Akdeniz’de batan her teknenin arkasında yalnızca insani bir trajedi değil, son derece profesyonel çalışan uluslararası bir suç organizasyonu bulunuyor.
Bu ağlar yalnızca insan taşımıyor.
Para taşıyor.
Bilgi taşıyor.
Kimlik taşıyor.
Dijital veri taşıyor.
Ve en önemlisi, umut satıyor.
Yoksulluk, savaş ve çaresizlik onların en değerli sermayesi hâline geliyor.
Bu nedenle göç yönetimi yalnızca sınır muhafızlarının işi değildir.
Aynı zamanda mali istihbaratın…
Siber güvenliğin…
Uluslararası polis iş birliğinin…
Bankacılık denetiminin…
Ve diplomatik koordinasyonun da konusudur.
Uluslararası güvenlik literatüründe son yılların en dikkat çekici kavramlarından biri, “göçün araçsallaştırılması”dır.
Bu kavram, kitlesel nüfus hareketlerinin siyasi baskı kurmak, diplomatik taviz elde etmek veya rakip ülkelerde toplumsal gerilim yaratmak amacıyla kullanılabilmesini ifade ediyor.
Bunun örneklerini son yıllarda farklı coğrafyalarda gördük.
2021 yılında Belarus üzerinden Polonya ve Litvanya sınırlarına yönelen göçmen hareketi, Avrupa Birliği tarafından hibrit baskı yöntemi olarak değerlendirildi.
Doğu Akdeniz’de yaşanan krizler…
Libya üzerinden İtalya’ya uzanan düzensiz göç rotaları…
ABD-Meksika sınırındaki kitlesel geçişler…
Hepsi göçün artık yalnızca insani değil, aynı zamanda stratejik bir boyut kazandığını gösteriyor.
Burada dikkatli olmak gerekir.
Her kitlesel göç hareketinin arkasında mutlaka bir devlet olduğu iddiası doğru değildir.
Böyle sonuçlara ancak somut delillerle ulaşılabilir.
Ancak devletlerin, devlet dışı aktörlerin veya organize suç şebekelerinin göç hareketlerinden siyasi ya da ekonomik çıkar sağlamaya çalışabileceği ihtimalini de artık göz ardı etmek mümkün değildir.
Modern hibrit savaş yalnızca siber saldırılarla yürütülmüyor.
Enerji arzını kesmekle…
Dezenformasyon yaymakla…
Seçimlere müdahale etmekle…
Ya da kritik altyapıları hedef almakla sınırlı değil.
İnsan hareketleri de giderek bu yeni rekabet alanının önemli araçlarından biri hâline geliyor.
İspanya’nın Kuzey Afrika sınırında yaşanan kitlesel göç hareketleri, Avrupa’nın göç yönetimine ilişkin önemli dersler içeriyor.
Kriz anlarında yalnızca sınır güvenliği yeterli olmuyor.
Diplomasi gerekiyor.
İstihbarat paylaşımı gerekiyor.
Komşu ülkelerle sürekli diyalog gerekiyor.
Organize suç ağlarının finansmanını hedef alan ortak operasyonlar gerekiyor.
Son yıllarda Avrupa Birliği’nin dış sınırlarında düzensiz geçişlerin bazı güzergâhlarda azalması ilk bakışta olumlu görünebilir.
Ancak Frontex verileri başka bir gerçeği de ortaya koyuyor:
Göç baskısı ortadan kalkmıyor.
Sadece rota değiştiriyor.
Bir güzergâh kapandığında diğeri açılıyor.
Doğu Akdeniz’deki baskı azalırken Batı Afrika-Kanarya Adaları hattı hareketlenebiliyor.
Libya hattı sıkılaştığında Doğu Akdeniz yeniden öne çıkabiliyor.
Yani mesele yalnızca sınırı kapatmak değildir.
Göçü üreten dinamikleri değiştirmektir.
İşte bu nedenle Avrupa’nın göç politikası da, Türkiye’nin göç politikası da artık yalnızca iç politika meselesi değildir.
Bu, küresel jeopolitiğin en önemli başlıklarından biri hâline gelmiştir.
Bu küresel dönüşümün tam merkezinde bulunan ülkelerden biri hiç kuşkusuz Türkiye’dir.
Son on beş yılda Türkiye, modern tarihin en büyük kitlesel nüfus hareketlerinden birine tanıklık etti. Resmî verilere göre geçici koruma altındaki Suriyelilerin sayısı hâlâ milyonlarla ifade ediliyor; buna uluslararası koruma kapsamındaki diğer yabancılar, ikamet izniyle yaşayanlar ve düzensiz göç hareketleri de eklendiğinde ortaya Avrupa’nın en karmaşık göç tablolarından biri çıkıyor.
Türkiye artık yalnızca bir transit ülke değildir.
Yalnızca bir hedef ülke de değildir.
Aynı zamanda Avrupa, Orta Doğu, Kafkasya ve Afrika arasındaki en kritik göç kavşaklarından biridir.
Bu gerçek, göçü yalnızca sınır güvenliği meselesi olmaktan çıkarıyor.
Konut piyasasından iş gücü planlamasına…
Sağlık sisteminden eğitime…
Şehirleşmeden sosyal uyuma…
Kamu maliyesinden dış politikaya kadar uzanan geniş bir etki alanından söz ediyoruz.
Göç yönetimindeki her başarı ya da başarısızlık, doğrudan ekonomik rekabet gücünü ve toplumsal istikrarı etkiliyor.
Bu nedenle Türkiye’nin artık geçici kriz yönetiminden kalıcı göç yönetimine geçmesi gerekiyor.
Türkiye’de göç meselesi uzun süre iki uç yaklaşım arasında sıkıştı.
Bir tarafta yalnızca insani sorumluluğu öne çıkaranlar vardı.
Diğer tarafta ise meseleyi tamamen güvenlik eksenine indirgeyenler.
Oysa devlet yönetimi bu iki yaklaşımın da ötesine geçmek zorundadır.
Demokratik toplumlarda göç politikalarının tartışılması meşrudur.
Göçün ekonomi üzerindeki etkilerini konuşmak da…
Kamu hizmetlerine yükünü tartışmak da…
Toplumsal uyumu değerlendirmek de…
Irkçılık değildir.
Aynı şekilde göçmenleri topluca suçlu ilan etmek, nefret söylemini meşrulaştırmak veya insanların kökenleri üzerinden ayrımcılık yapmak da hukuk devletiyle bağdaşmaz.
Son yıllarda göç konusunu en görünür biçimde gündeme taşıyan siyasetçilerden biri Zafer Partisi Genel Başkanı Ümit Özdağ oldu. Özdağ’ın kullandığı dil ve önerileri yoğun tartışmalara yol açtı. Destekleyenler, uzun süre ertelenen bir sorunu görünür kıldığını savundu; eleştirenler ise kullanılan üslubun toplumsal kutuplaşmayı artırabileceğini dile getirdi.
Bu tartışmadan bağımsız olarak çıkarılması gereken esas ders şudur:
Göç, günlük siyasetin polemik alanı olmaktan çıkarılıp devlet politikası hâline getirilmelidir.
Çünkü nüfus hareketleri seçim dönemlerinden daha uzun ömürlüdür.
Avrupa Birliği de kendi göç politikasını yeniden düşünmek zorunda.
2016 Türkiye-AB Mutabakatı düzensiz geçişleri belirli ölçüde azaltmış olsa da temel yaklaşımı değiştirmedi.
Avrupa büyük ölçüde göçü kendi sınırlarından uzakta yönetmeye çalıştı.
Türkiye…
Tunus…
Libya…
Mısır…
Ve diğer komşu ülkeler…
Fiilen Avrupa’nın dış göç yönetiminin parçası hâline geldi.
Bu model kısa vadede sonuç üretmiş olabilir.
Ancak uzun vadede sürdürülebilir değildir.
Türkiye, Avrupa’nın güvenliğinde vazgeçilmez bir ortaktır; fakat Avrupa’nın kalıcı tampon bölgesi değildir.
Göç yükü adil paylaşılmadan…
Yasal göç kanalları geliştirilmeden…
İnsan kaçakçılığına karşı ortak mücadele güçlendirilmeden…
Ve düzensiz göçün kaynağı olan ülkelerde kalkınma desteklenmeden kalıcı çözüm üretmek mümkün görünmüyor.
Göç ortak bir meydan okumadır.
Dolayısıyla sorumluluk da ortak olmalıdır