Türkiye 2036: Karanlığı Yarmanın Dört Yolu

Türkiye ne kaçınılmaz biçimde yükselecek ne de çökecek. Önümüzdeki on yılın kaderini hukuk, ekonomik akıl, siyasi geçiş ve krizlere hazırlık belirleyecek.

20 Eylül 2026

Türkiye’nin geleceği üzerine konuşurken iki aşırı uç arasında gidip geliyoruz. Bir tarafta coğrafyamızın, tarihimizin, savunma sanayimizin ve girişimci insanımızın bizi kaçınılmaz biçimde büyük güç yapacağına inananlar var. Diğer tarafta ise ekonomiden siyasete her gelişmeyi yaklaşan bir çöküşün habercisi olarak görenler.

Ben ikisine de katılmıyorum.

Diplomaside, uluslararası enerji piyasalarında ve yatırım dünyasında geçirdiğim yıllar bana bir şeyi öğretti: Ülkelerin kaderini yalnızca sahip oldukları kaynaklar değil, kriz anlarında verdikleri kararlar ve kurumlarının kalitesi belirliyor.

Bugün Türkiye’nin çevresine baktığımda iyimserliği zorlayan bir manzara görüyorum. Kuzeyimizde Rusya-Ukrayna savaşı, güneyimizde Suriye ve Irak’ın kırılganlığı, doğumuzda İran merkezli gerilimler, batımızda güvenlik kaygıları giderek ağır basan bir Avrupa. Hürmüz’den Karadeniz’e uzanan enerji ve ticaret yolları belirsizlik altında.

İçeride ise hayat pahalılığı, gelir dağılımındaki bozulma, kurumlara duyulan güven ve gençlerin gelecek endişesi önümüzde duruyor.
Ama karamsarlık da bir strateji değil.

Asıl sorumuz şu olmalı: 2036’da nasıl bir Türkiye’de yaşamak istiyoruz ve o ülkenin temellerini bugün nasıl atacağız?

Bu soru yalnızca siyasetçileri ilgilendirmiyor. Bir sanayici yeni fabrikasını, bir yatırım fonu sermayesini, bir bilim insanı kariyerini nereye taşıyacağına karar verirken ülkenin hukukuna, istikrarına ve gelecek vaat edip etmediğine bakıyor.

Senaryo çalışmasının amacı geleceği bilmek değil; farklı tercihlerimizin bedelini bugünden görebilmek.

Ben Türkiye’nin önünde dört ayrı yol görüyorum.

Önce büyük siyasi eşik

Önümüzdeki on yılın en önemli sınavlarından biri Erdoğan sonrası siyasi düzenin nasıl şekilleneceği olacak.

Recep Tayyip Erdoğan, yirmi yılı aşkın iktidarı boyunca yalnızca hükümet politikalarını değil, devletin işleyişini, parti sistemini ve dış politikanın dilini de derinden etkiledi.

Dolayısıyla mesele yalnızca kimin cumhurbaşkanı olacağı değil.

Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi korunacak mı? Parlamento ve yargının konumu yeniden mi tanımlanacak? İktidar ittifakı nasıl şekillenecek? CHP ve diğer muhalefet partileri farklı toplum kesimlerine nasıl ulaşacak?

Kürt meselesinde güvenlik, siyasi temsil, yerel yönetimler ve ortak vatandaşlık alanlarında izlenecek politikalar da yeni siyasi denklemin önemli unsurları olacak.

Burada benim önemsediğim mesele kişilerden önce kurallar.

Seçim sonuçlarının kabul gördüğü, kurumların tarafsızlığını koruduğu, iktidar değiştiğinde devletin sarsılmadığı bir düzen.

Çünkü siyasi istikrar, aynı kişinin sürekli iktidarda kalması değil, yönetim değişse bile kuralların işlemeye devam etmesidir.

Dış dünya da bu sınavı zorlaştıracak. İran’ın geleceği, Suriye’nin yeniden yapılanması, Karadeniz’in güvenliği, Avrupa’nın savunma arayışları ve ABD-Çin rekabeti Türkiye’nin hareket alanını etkileyecek.

Ankara’nın önündeki mesele herkese eşit mesafede durmak değil; farklı ortaklıkların getirdiği fırsatları ve bağımlılıkları doğru hesaplamak.
Stratejik özerklik, herkesle konuşabilmek kadar gerektiğinde hayır diyebilecek ekonomik güce sahip olmaktır.

Birinci yol: Kontrollü normalleşme

Bu senaryoda Türkiye büyük bir kopuş yaşamadan yoluna devam eder. Enflasyon kademeli düşer, bütçe disiplini korunur, ekonomi yıllık ortalama yüzde 3 civarında büyür.

Siyasi sistem liderlik değişimini yönetir. NATO temel güvenlik çerçevesi olarak kalırken Avrupa’yla ticaret, enerji ve savunma alanlarında işlevsel yakınlaşma gelişir.

Ancak hukuk, eğitim, verimlilik ve deprem hazırlığında reformlar tamamlanamaz. Orta sınıfın kayıpları kolay telafi edilemez.
2036’da daha istikrarlı fakat potansiyelinin altında yaşayan bir Türkiye ortaya çıkar.

İstikrar sağlanmıştır; dönüşüm ise yarım kalmıştır.

İkinci yol: Reform ve sıçrama

Bu senaryonun sırrı yeni bir mega proje veya dışarıdan gelecek milyarlarca dolar değil, kurumsal güvenin yeniden inşasıdır.

Merkez Bankası, TÜİK ve düzenleyici kurumların güvenilirliği güçlenir. Hukuk öngörülebilir hâle gelir. Kamu ihalelerinde şeffaflık artar.
Sermaye gayrimenkulden ve kısa vadeli kazançlardan üretime, teknolojiye, enerjiye ve altyapıya yönelir.

Eğitim sistemi diploma yerine beceri üretir. Üniversiteler, sanayi ve devlet arasında yeni bir kalkınma mutabakatı oluşur.

Savunma sanayii, yapay zekâ, biyoteknoloji, nükleer enerji ve gelişmiş imalat yeni büyüme alanları yaratır. Gümrük Birliği’nin modernizasyonu Avrupa’yla ekonomik bütünleşmeyi derinleştirir.

Bu koşullarda enflasyonun tek haneye inmesi, büyümenin yüzde 4,5–5 bandına yerleşmesi mümkün olabilir. Bunlar tahmin değil, senaryonun ekonomik varsayımlarıdır.

Beyin göçü yavaşlar. Türkiye yeniden sermaye ve yetenek çeken bir merkeze dönüşebilir.

Üçüncü yol: Çökmeden gerilemek

Bazen ülkeler büyük bir kriz yaşamadan da yavaş yavaş geriler.

Fabrikalar çalışır, uçaklar iner, alışveriş merkezleri dolar. Fakat refahın temelleri aşınır.

Bu senaryoda kredi genişlemelerini kur şokları izler. Enflasyon kalıcı biçimde düşürülemez. Büyüme yüzde 2 civarında seyreder.

Orta sınıf küçülür. Nitelikli gençler ayrılır. Kurumlara güven zayıflar. Siyasi rekabet, kamu politikaları yerine sistemin meşruiyeti etrafında yoğunlaşır.

Dış politika kısa vadeli pazarlıklara sıkışır. Kuraklık, yangınlar ve su kıtlığı tarımı, turizmi ve yaşam kalitesini zorlar.

Türkiye 2036’da hâlâ büyük bir devlettir; ancak vatandaşlarının refahı ve kurumlarının dayanıklılığı zayıflamıştır.

En tehlikeli gerileme, zamanla normal kabul edilendir.

Dördüncü yol: Krizler birleşirse

Büyük bir Marmara depremi, bölgesel savaş, enerji kesintisi, finansal kriz, tartışmalı siyasi geçiş ve kapsamlı bir siber saldırı…
Bunların birkaçının aynı dönemde yaşanması bile Türkiye’yi ağır bir sınavla karşı karşıya bırakabilir.

İstanbul’da büyük bir deprem yalnızca binaları yıkmaz. Limanları, sanayiyi, finansı, haberleşmeyi ve lojistiği aynı anda etkileyebilir.
Üretim durur, ihracat aksar, kamu maliyesi zorlanır. Siyasi ve bölgesel krizler eklenirse toparlanma yıllar sürebilir.

Yine de Türkiye’nin güçlü özel sektörü, uluslararası bağlantıları, teknik insan kaynağı ve toplumsal dayanışması toparlanma için önemli kaynaklardır.

Mesele, bu kaynakları felaketten önce örgütleyebilmektir.

Peki, hangi yola girdiğimizi nasıl anlayacağız?

Ben yedi göstergeyi yakından izlerdim: Enflasyon kalıcı düşüyor mu? Hukuk öngörülebilir mi? Siyasi geçişler barışçı mı? Sermaye teknolojiye ve üretime mi gidiyor? Dış politika tutarlı mı? Nitelikli gençler dönüyor mu? Şehirler felaket gelmeden hazırlanıyor mu?

Bunların hiçbiri birbirinden bağımsız değil. Hukuk yatırımı, yatırım istihdamı, eğitim verimliliği, siyasi güven ise uzun vadeli kararları etkiliyor.
Enerji dünyasında sıkça gördüğüm bir gerçek var: Bir sistemin gücü yalnızca normal zamanlardaki üretim kapasitesiyle değil, beklenmedik bir şok karşısında ne kadar ayakta kalabildiğiyle ölçülür.

Ülkeler için de aynı şey geçerli.

Türkiye’nin önümüzdeki on yıldaki anahtar kelimesi yalnızca büyüme değil, dayanıklılık olmalı.

Ekonominin şoklara, devletin siyasi geçişlere, şehirlerin depreme, tarımın kuraklığa, toplumun kutuplaşmaya karşı dayanıklılığı.
Geleceği tek bir liderin, seçimin, doğal gaz keşfinin veya dış ortaklığın omuzlarına yükleyemeyiz.

Umut, her şeyin kendiliğinden düzeleceğine inanmak değildir. Kötü ihtimalleri görüp gerekli hazırlığı bugünden yapmaktır.

Türkiye’nin sorunu geleceğinin karanlık olması değil; karanlığı yarabilecek araçlara sahipken onları ne zaman ve nasıl kullanacağıdır.

2036’ya daha özgür, güvenli ve müreffeh bir ülke olarak ulaşmanın garantisi yok. Ama o geleceği mümkün kılmak için kaybedilecek zaman da yok.

10Haber bültenine üye olun, gündem özeti her sabah mailinize gelsin.