Felsefe tarihinde ‘iyi hayat’ kavramıyla ilgili olarak benim kendime en yakın gördüğüm tanım, iyi hayatın “üzerinde düşünülmüş ve bilgiyle inşa edilmiş bir yaşam” olarak tanımlanmasıdır.
Sokrat felsefenin merkezine koyduğu “İyi yaşam biçimi hangisidir?” sorusunu inceler. Stoacılar buna konsantre oldu ama modern tüketim toplumu Stoacı felsefeyi çarpıtarak iyi yaşamı “neyi tüketirsek daha iyi yaşarız” noktasına indirgedi ne yazık ki..
Son günlerde teknolojiden olabildiğince uzak, tek başına sessizlik ve sakinlik içinde okuyup yazmayı “iyi hayat” olarak görmeye de başladım.
Bu bağlamda Chardin’in Le Philosophe Lisant ve Courbet’nin Baudelaire resimlerindeki o izole ve derin odaklanma anlarını kendi ideal yaşamım olarak görebiliyorum.
***
Tabii ki iyi hayat kavramı sadece bireysel değil, toplumsal bir olgu.
Bir ülkeyi yönetenlerin ya da oy veren seçmenlerin öncelikle “İyi hayat nedir?” sorusu üzerine derinlemesine düşünmüş ve bunu talep ediyor olması gerekiyor. Bu soruya yanıtı sadece “biraz daha kazanıp güzel alışveriş yapmak” olan toplumların nitelikli bir yönetim üretmesi mümkün değil.
***
Cumhuriyet’in en büyük başarısı kuruluştan sonra her kuşağın bir öncekinden daha iyi koşullarda (“daha iyi bir hayat”) yaşamasıdır, ancak günümüzde bu durum maalesef tersine dönme riski taşımakta.
***
Muhafazakar/Müslüman düşünürlerin “Nasıl iyi bir hayat sürmeli?” sorusu üzerine kafa yorup teoriler ürettiklerini buna karşın seküler Türklerin sadece kendi hayat tarzlarını (tüketim, eğlence, seküler elitizm) yaşamaya odaklanıp bu derinlikte entelektüeller çıkaramadığını da görmeliyiz.