Babamdan Bana Kalanlar

Hepimiz ilk değerlerimizi ailemizden alıyoruz. Ben hep şuna inanırım: Bir çocuğun hayatında aile; okuldan, üniversiteden, yaşam standartlarından, hatta maddi imkanlardan bile daha belirleyicidir. Aileyle çocuk arasında doğru bir bağ kurulduysa o bağ kolay kolay kopmaz.

25 Mayıs 2026
30 yıl askeriyede gemilerde telsizcilik yaptıktan sonra sıfırdan bir işe başlayıp Eyüp Sultan’ın “Deniz Tuhafiyecisi” olan babam (sağda) işyerinde arkadaşlarıyla sonbet ediyor. (1980'li yıllar)

Dün akşam yıllardır dostluk yaptığım bir arkadaşım bana beş yaşındaki oğluna hangi değerleri öğreteceğini sorguladığını söyledi. Bir an durdum. “Tabii ki senin değerlerini,” dedim. “Sen yıllardır hem özel hayatında hem iş dünyasında yaptıklarınla, söylediklerinle, duruşunla varsın.” Cevabı beni düşündürdü:

“Benim değerlerim artık çalışmıyor. Yaptıklarım değil, yapmadıklarım değer görüyor.”

Son yıllarda benim de sık sık hissettiğim bir duygu bu. İnsanı ayıran, sınıflandıran, özgürlüğü daraltan, adaletsiz davranışlar daha geçerli hale geliyor.

Oysa bazı değerler vardır; toprağa, dile, kökene bağlı değildir. Evrenseldir. İnsan olmanın temelidir.

Hangisinin doğru olduğunu aslında hepimiz biliyoruz. Önemli olan, inandığımız değerlere rağmen değil, tam da onlar sayesinde yaşamaya devam etmek.

Hepimiz ilk değerlerimizi ailemizden alıyoruz.

Ben hep şuna inanırım: Bir çocuğun hayatında aile; okuldan, üniversiteden, yaşam standartlarından, hatta maddi imkanlardan bile daha belirleyicidir.

Aileyle çocuk arasında doğru bir bağ kurulduysa o bağ kolay kolay kopmaz. Hatta yıllar geçtikçe daha da güçlenir.

Bir noktadan sonra sadece aile çocuğu büyütmez; çocuk da ailesini dönüştürmeye, geliştirmeye başlar. Karşılıklı öğrenme ömür boyu sürer.

Bugün kendimde gördüğüm birçok davranışta annemin, babamın, babaannemin, halamın, ablamın, komşularımın, öğretmenlerimin ve birlikte çalıştığım insanların izi var.

Babalık çok güzel bir şey. Hele ikiz kız babası olmak…

Ama aynı zamanda çok zor.

İş, güç, rekabet, memleket meseleleri, geçim derdi, kariyer planları, hobiler… İnsan hepsinin içinde kaybolabiliyor.

Ama çocuklarına gerçekten zaman ayırmadan hiçbir şey olmuyor.

Bizim evde emir cümleleri pek olmadı.

“Şunu yap.”

“Bu yolu seç.”

“Ben senin için karar verdim.”

Onun yerine hep birlikte düşünmeye çalıştık.

“Bunu bir deneyelim mi?”

“İstersen git bir gör.”

“Şu kitabı okusana, hoşuna gidebilir.”

“Bir arkadaşım var, konuşmak ister misin?”

Hayatı birlikte yürümek gibi gördük. Belki de aileyi güçlü yapan tam olarak bu.

Babamın anlattığı birçok şeyi çocukken pek anlamazdım. Ama yaş aldıkça, hayatı gördükçe, bir gün “baba” olunca söylediklerinin anlamı başka türlü oturmaya başladı.

Meğer babam yıllarca fark ettirmeden içime bir şeyler biriktirmiş.

Bir kumbara gibi…

Anlatarak, göstererek, yaşatarak.

Sanki zamanı azmış gibi acele ederdi. Bildiği ne varsa öğretmeye çalışırdı.

İlkokul yıllarında bir akşam misafirlikte çok sevdiğim öğretmenim Nazmi Öğretmen’e dönüp:

“Ben ölürsem çocuklar ne yapacaklarını bilsin istiyorum,” dediğini hatırlıyorum.

Ben de sıkılıp:

“Aman baba, hep aynı şeyi söylüyorsun. Gayet sağlıklısın,” demiştim.

Şimdi dönüp bakınca onun yaptığı şeyin korku değil, hazırlık olduğunu görüyorum. Bizi hayata hazırlamaya çalışıyormuş.

Bugün bana hala kahramanca gelir bu çabası.

Üstelik sadece bize değil…

Mahalleden çocuklara, dükkana gelen ailelere, akrabalara da aynı heyecanla bir şeyler anlatırdı.

İngilizce öğrenmelerini ister, iyi okullara gitmeleri için uğraşır, herkesi okumaya teşvik ederdi. Çünkü onun için öğrenmek hayatın merkezindeydi.

Babamın kumbaraya attıklarından bazılarını hatırladım:

İngilizce bilmenin şart olduğunu ilkokuldan beri söylerdi.

“Ne okuduğundan önce dünyayı anlayabilmek önemli,” derdi.

Kendisi askeriyede öğrenmişti İngilizceyi. Hatta benim ilgisizliğimi görünce ilkokul müdürümüz İshak Pınarbaş’la konuşup okulda İngilizce dersleri başlatılmasına destek olmuştu.

Hafta sonları okulda, dersliklerde ilkokul 5. sınıf çocuklarına gönüllü İngilizce öğretirdi.

Çalışmak onun için kutsaldı.

İster profesör ol, ister tamirci çırağı…

Önce işini seviyor musun ona bakardı.

“Bilmediğini biliyormuş gibi yapma.”

Çalışkanlık onun gözünde bütün yeteneklerden daha değerliydi.

30 yıl askeriyede gemilerde telsizcilik yaptıktan sonra sıfırdan bir işe başlayıp Eyüp Sultan’ın “Deniz Tuhafiyecisi” olması bana hala ilham verir.

Bir başka öğüdü şuydu:

“Bilmediğini biliyormuş gibi yapma.”

Her konunun uzmanı olamazsın ama iyi bildiğin şeyi paylaşmak da bir vatandaşlık görevidir, derdi.

Yanlış bilgiyle, cehaletle mücadele etmeyi önemserdi.

Her gün gazete okunurdu bizim evde.

“Hayatı takip etmezsen geride kalırsın,” derdi.

Tek gazeteyi aramızda paylaşır, sonra sırayla okurduk.

İnsanları ayırmazdı.

“Herkesin geçmişi farklı,” diye büyüttü bizi.

“Esnafsın diye sadece esnafla arkadaşlık yapma,” derdi.

Farklı insanlarla aynı masaya oturmanın insanı geliştirdiğine inanırdı.

Alıp bizi köylere götürürdü. Arabamız yoktu.

Okuduğumuz kitapları çantalara doldurur, Kemerburgaz’ın köylerinde bahçıvanlık yapan ailelerin çocuklarına hediye ederdik.

Ve en önemlisi:

Ailene zaman ayır.

Tek tatil gününde beni alıp Galata Köprüsü’nde balık tutmaya götürürdü. Balık sezonunda neredeyse her pazar ritüelimizdi.

Birlikte tuttuğun balığı eve getirip sofraya koy.

Pazar kahvaltılarını kaçırma.

Çocuklarını Cağaloğlu’ndaki yayınevlerine götür.

Açık hava konserlerine, tiyatrolara, festivallere birlikte gidin.

“Ben çocukken görmemiş olabilirim ama siz görün,” derdi.

Bugün dönüp baktığımda anlıyorum ki mesele sadece etkinlik değildi.

Birlikte geçirilen zamandı.

Kitaplarını paylaşırdı.

Zamanını paylaşırdı.

Bildiklerini paylaşırdı.

Çünkü onun için hayatın özü buydu:

Hayatın içinde kalmak.

Merak etmek.

Öğrenmek.

Anlatmak.

İnsan hayatta en çok adıyla yaşar.

20’li yaşlara geldiğimizde fikirlerimize gerçekten değer vermeye başladı. Aile kararlarında bizi masaya oturttu.

Ve bana bıraktığı en büyük miraslardan biri şu oldu:

İnsan hayatta en çok adıyla yaşar.

Güvenilir olmak, sözünün arkasında durmak, insanlara iyi davranmak…

Bugün hala Eyüp’te yürürken birileri “Komutan”, “Çavuş”, “Deniz Tuhafiye” veya “Salih Ağabey’in oğlu musun?” dediğinde yüzümde bir tebessüm oluşuyorsa sebebi bu.

İşte babamdan bana kalanlar…

Bir avuç öğüt değil sadece.

Bir hayat biçimi.

Size neler kaldı?

Tuğrul Ağırbaş Kimdir?

30 yılı aşkın süre ile Türkiye, Rusya ve CIS ülkelerinde FMCG alanında değişik görevler alan Tuğrul Ağırbaş, son 20 yıldır Efes’in global marka olma, satınalma ve birleşme projeleri ve yeni pazarlara giriş işlerini yürüten ekipte, büyüme odaklı projelere liderlik yapmıştır.

Pertevniyal Lisesi ve İstanbul Üniversitesi İşletme Fakültesi mezunu olan Tuğrul Ağırbaş öğrenim hayatı boyunca Kapalıçarşı’da değişik alanlarda çalışarak, ticareti ve tüketici davranışlarını öğrenme şansına sahip oldu.

İş hayatına 1990 yılına Anadolu Efes’te Pazarlama uzmanı olarak başlayan Ağırbaş, sırasıyla Proje Geliştirme, Satış ve Pazarlama’da görev aldıktan sonra, son olarak da değişik ülkelerde 16 yıl boyunca Genel Müdürlük görevlerini sürdürdü.

Anadolu Efes’in Rusya operayonunu 10 yıl boyunca yönetti ve dünyanın en büyük bira pazarlarından biri olan Rusya’da satınalma ve birleşmelerle firma pazar payını ikinciliğe taşıyan ekibe liderlik yaptı. Türkiye,Rusya ve çalıştığı diğer ülkelerde büyüme odağıyla çok sayıda yeniliği ve markayı tüketicisiyle buluşturdu.

Efes Türkiye Genel Müdürlük görevini yürüttüğü dönemde ise, marka ve kurumun topluma katkısını büyütme amaçlı, pazarı büyütmeye yönelik, bira kültürü oluşturma ve inovasyon, kültür, sanat, turizm ve spor alanında çok sayıda projeye öncülük etmiş ve tüm paydaşlara katkı sağlayan stratejileri hayata geçirmiştir.

İnovasyon ve yeni ürünlerin hem hızını artırma hem de etkisini büyütme amaçlı, inovasyon ve kurum içi girişimcilik çalışmalarını yapılandırarak ve ekosistemdeki çok sayıda girişimle işbirliği kurarak, Efes’in Start-Up dostu şirket olması yönünde çalışmalara öncülük etmiştir.

Halen çalışmalarını yurtiçi ve yurtdışı şirket ve girişimlere danışmanlık ve üst düzey yöneticilere koçluk yaparak sürdürmekte olan Ağırbaş, Türkiye’de kurumsal şirketlerin, girişimci kurumlara dönüşmesi vizyonu ile 2018’de kurulan ‘ Girişimci Kurumlar Platformu’nun danışma kurulu üyesi ve başkanıdır.

2022 sonunda, ortağı Zeynep Kurmuş ile birlikte, 40+ yaş ve kurumsal deneyimi olanlar için, birikmiş deneyim ve tecrübelerin yeni işlere ve girişimlere dönüşmesini sağlayan, üretim ve paketleme kampı Genwise girişimini hayata geçirmiştir.

Köylerde, çocuktan başlayarak tüm topluma yayılacak yenilikçi bir eğitim anlayışını hayata geçirmek için 2016’da kurulan Köy Okulları Değişim Ağı- KODA’nın yönetim kurulunda görev almaktadır.

10Haber bültenine üye olun, gündem özeti her sabah mailinize gelsin.