“Gel, artık başkalarıyla da sevişelim”

4 Şubat 2026

Bu sabah  10Haber’de gördüğüm bir habere göre bu cümle İsveç’te yaşayan bir çiftin evliliklerinin 10. yılında, mutfak masasında kuruluyor.

Söyleyen kişi bir “ilişki krizinden çıkmaya çalışan kadın” değil; söyleyen kişi yazar, eğitimci ve cinsel sağlık uzmanı Dr. İlana Eleá. Eleá, kocasına “açık evlilik” teklif ettiğinde bunu bir kaçış planı olarak değil, bir ilişki biçimi tercihi olarak sunuyor. Koca kabul ediyor. Şampanya açılıyor. Kutlama yapılıyor. Beş yıl sonra ise çift büyük ölçüde başarılı olduğunu iddia ediyor.

Buraya kadar kulağa modern, cesur, hatta biraz da “ilerici” geliyor. Hatta Eleá konunun uzmanı olarak açık ilişkiye dönüşen beraberliklerin üçte birinin sona erdiğinin farkında. Ama tek eşli ilişkilerde de oranın aşağı yukarı aynı olması onun nezdinde konuyu normalleştiriyor, yani bu istatistiklere pek takılmamak lazım fikrinde.

Eleá’nın altını çizdiği bir de önemli bir ayrım var: açık ilişkiyi romantizm olmadan, cinsel özgürlük olarak yorumluyor, çok eşlilikte (polyamory) ise aşk, bağlanma, “yeni ilişki enerjisi” vardır diyor. Kendisinin eşiyle uyguladığı model çok eşlilik yani “duyusal, sevgi dolu, empatik bir anlaşma.”

Bu bahsedilen modelleri sanki matematik modeliymiş gibi iki insana uygulamak çok zor. Mesele duygular ve cinsellik olduğunda ne zaman 2 artı 2 4 yapıyor ki? Ayrıca istatistikler ne derse desin mesele yaşanan ilişki biçimi gerçekten senin mizacına, bağlanma stiline ve sevgi anlayışına uyuyor mu?

Burada romantize edilen bir yanlış daha var. Açık ilişki özgürlük vererek sevgiyi otomatik olarak büyütmüyor ki. Birçok kadın açık ilişkiyi “özgürleşme” değil, duygusal yük artışı olarak yaşıyor. Kıyas, kıskançlık, “ben yetiyor muyum?” sorusu daha sık gündeme geliyor. Çünkü kadınlar için ilişki çoğu zaman cinselliği değil, bağlanmayı yönetmek anlamına geliyor. Erkek gözüyle baktığımızda ise, başlangıçta özgürlük hissi cazip. Ama zamanla “herkesle her şey serbest” hali, ilişkinin sınırlarını bulanıklaştırıyor. Sınır yoksa güven de zorlaşıyor.

Ve erkeklerin sandığının aksine, bu durum performans değil kaygı yaratıyor. “Sevdiğim insanı başkalarına gönderemem” refleksi ahlakçı değil, bağlanma refleksi. Çünkü çoğumuz için sevgi beden, duygu ve özel olma hissinin oluşturduğu bir paket.

“Açık ilişki savunucuları” için aşk ve seks farklı şeyler. Evet, teoride doğru. Ama pratikte, özellikle uzun ilişkilerde, seks bağın biyolojik tutkalı. Yani sen “Git, başkasıyla seviş” dediğinde aslında şunu demiş oluyorsun: “Bizim aramızdaki bedensel özel alanı ortak kullanıma açıyorum.”

Bazı insanlar için bu özgürlük. Bazıları için ise ilişkinin sigortasını iptal etmek.

“O zaman ayrıl” diyenler haksız değil. Birini seviyorsan ama onunla cinselliği paylaşmak istemiyorsan, bu zaten bir ayrılık türüdür. Çünkü birçok ilişkide cinsellik seçilmiş olma hissi, arzu edilme, o kişi için özel olma duygusunu birlikte taşır. Bunlar gittiğinde ilişki teknik olarak sürse bile, psikolojik olarak çözülmeye başlar.

“Ayrılmak yerine açık ilişki” önerisi, evi satmak yerine kapıyı değiştirelim gibi bir şey. Açık ilişki yaşayan çiftlerin büyük kısmı cinselliği spor, masaj, bedensel bir aktiviteye indirgemeye çalışıyor. Ama beden böyle çalışmıyor. Orgazm hormonları Excel tablosuna işlediğimiz veriler değil. Oksitosin, dopamin, bağlanma… Bunlar “sadece seks” diye ikna olmuyor.

Bu nedenle de açık ilişkiler de en sonunda bağlanmaya, aşka, ilişkiye dönüşüyor. Olay seks değil, hissettirdikleri.

Türkiye’de bu tür ilişkiler hep aynı cümleyle geçiştiriliyor: “Biz muhafazakâr bir toplumuz, bunlar ancak jet sosyetede olur.” Oysa bu cümle gerçeği açıklamıyor, sadece üzerini örtüyor. Çünkü benim gözlemim şu: Bu ilişkiler muhafazakâr–modern ayrımı tanımıyor. Sadece farklı yerlerde, farklı isimlerle yaşanıyor.

Modern, seküler kesimde buna “açık ilişki”, “etik çok eşlilik”, “özgürlük” deniyor. Muhafazakâr kesimde ise adı konmuyor. Sonuçta erkeği başka ilişkileri oluyor. Bazen gizli, bazen herkesin bildiği ama kimsenin konuşmadığı şekilde. Kadın görmezden geliyor. Bilmezden geliyor. Daha doğrusu: bilmek istememeye zorlanıyor. Bu da fiilen tek taraflı açık ilişki yaratıyor.

Kadın kıskançlık, yetersizlik, yalnızlık hissediyor. Ama ses çıkarmıyor. Neden? Çünkü ses çıkarırsa kaybedecek çok şeyi var: Evliliği. Aile düzenini. Ekonomik konforu.Toplumsal kabulü. Bazen de “iyi kadın” olma statüsünü.

Genelleme yaparak söylüyorum ama kadınlar açık ilişkide çoğu zaman cinselliği yönetmeye değil, duyguyu bastırmaya çalışıyor. Erkekler ise başta rahatlıyor ama bir süre sonra yerini kaybetme kaygısıyla boğuşuyor.

Yani iki taraf da “özgürlük” vaadiyle girdiği yerde başka bir stres türüyle tanışıyor. Bu düzenlemeler yüksek duygusal farkındalık, çok güçlü iletişim ve sağlam benlik gerektiriyor. Herkese uygun değil. Hatta bence çok az çifte gerçekten uygun.

Ve özellikle “ilişkimde bir şeyler eksik” duygusuyla girildiğinde, çoğu zaman eksikleri büyütüyor. Açık ilişki bir kurtarma planı değil. Bir ilişki modeli. Ve her model, her bedene uymuyor.

Asıl soru şu: Sen sevilme biçimini mi değiştiriyorsun, yoksa sevilmediğin bir ilişkiyi mi yeniden adlandırıyorsun? Asıl soru şu: Ben sevdiğim insanın bedenini paylaşmayı gerçekten kaldırabiliyor muyum, yoksa bunu modern görünmek için mi söylüyorum? Eğer cevabın içinde en ufak bir “Acaba…” varsa, o ilişki açık değil… kırılgandır.

10Haber bültenine üye olun, gündem özeti her sabah mailinize gelsin.