15 Mart, Arnavutköy
Bu sabahı evde geçirdim. Neredeyse her gün tekrarladığım ritüeli bozarak. Yine erken uyandım, saat sekize kadar yatakta oyalanıp sekize doğru aşağı salona indim. Graham Greene’in bir romanına, ‘Havana’daki Adamımız’a başladım. Conrad ve Greene gibi yazarları okumaya başladığım an, birkaç sayfa bile geçmeden, aslında polisiye roman yazarının ne kadar kurnazca, okurun dikkatini vermezse ilk okuyuşta anlaması zor, karmaşık bir yapı inşa etmesi ve psikolojik / felsefi bir derinlik gözetmek zorunda hissetmemesinin nasıl da içi boş Hollywoodvari romanlar ortaya çıkardığını daha iyi anlıyorum. Kitap bittikten çok kısa süre sonra, kitapta neler olduğu hakkında hiçbir şey anımsamıyor insan. Hatta birkaç ay sonra kütüphanenin raflarında gezinirken okuduğunuz bir kitabı okuduğunuzu unutmanız da mümkün.
16 Mart, Arnavutköy
Çok sakin bir pazar sonrası bir pazartesi sabahı. Doorstep’teyim. Dışarıda kapının yanındaki masalardan birinde, sırtımı pencereye vererek oturduğum bir masadayım. Tam kapının yanında olan değil de, onun yanındaki kolonun hemen yanındaki biraz daha kuytu olan masa, ki bu benim mutat masam. Orada otururken kendimi güvende hissediyorum. Herhalde insanlar da beni orada gördüklerinde hayatın normal devam ettiğini, henüz kıyametin kopmadığını düşünüyorlardır.
Berlin’de de, evimin çok yakınlarında alternatif bir kitapçı-kafe keşfettim. Burayı bu kadar geç bulmam nedeniyle de kendime kızdım. Yalnızca ilgimi çekecek kitapların olmasından başka, süreli yayınların da olduğu bir kitabevi. Minoa keşke evime biraz daha yakın olsaydı. Berlin’deki Minoa’dan bahsediyorum. Ama yürüyüş mesafesi olarak yarım saat. Levent okursa bu satırları, güler bana. Yarım saati çok bulduğum için. Onun gibi yaya ya da herhangi bir taşıtla seyyah olarak dolaşmaktan kaçınmamla çok dalga geçiyor. Ben bir yerden bir yere orada durmak için gidiyorum sanırım. Onun gibi değilim.
Birazdan Doorstep’ten kalkıp Küçük Bebek’teki Kuzguncuk Fırınına gideceğim. Orada çay içip kitap okuyacağım. Bugün saat 12.00’de başlıyor olduğum için okumaya daha çok zamanım var. Belki biraz yürürüm.
10Haber’de yarından itibaren Nietzsche’nin hayat hikayesini yayınlamaya başlıyoruz. Tezime çalışmamak için elimden gelen her türlü kaçışa baş vuruyorum. Elbette bütün derdim bu olsun. İnsanlar ölürken, komşu ülkemiz belki de bütün petrol kazancına rağmen on yıllar boyu şu andaki haline bile gelemeyecek kadar bir harabeye dönmüşken. Ve bunun o ülkenin insanına demokrasi getirmek için yapıldığı yalanını Almanya’nın şansölyesi bile gözümüzün içine baka baka, bizi aptal yerine koyarak söylerken.
Alman edebiyatını, felsefesini yaratan Alman halkının içinden çıkan politikanın bu kadar omurgasız olabilmesi şaşırtıcı; elbette yüzeysel bir bakışla. Neyin neden olduğunu biraz düşününce görebiliyor insan ama yine de böyle olmasın isterdim. Ülkelerin başındaki insanların insani duygulardan ve merhamet hissinden uzak olduğuna tanık olmak istemezdim. Bireysel / toplumsal çıkar ve menfaatler için bu kadar çok insanın hayatını umursamadan hareket edilebileceğini görünce, insanın felsefeye olan güveni de sarsılıyor. Etik üzerine binlerce yıldır yazılan bunca metne rağmen hâlâ çıkar ve bencilliğin bu kadar ön planda olması iyimserliği, Aydınlanmaya olan ‘inancı’ ortadan kaldırıp Schopenhauer’in kötümser / karamsar olarak yaftalanan düşüncelerinin aslında sadece ‘gerçekçi’ olduğunu gösteriyor bize.
İki gün önce ölen ve demokrasiye olan ‘inancıyla’ özdeşleşen Habermas’ın bile, Gazze olaylarının başlangıcında, İsrail’in saldırılarının bir soykırıma dönüşmediği aşamada da olsa, İsrail’in Gazze saldırılarının belli bir mantık çerçevesinde haklı olduğunu iddia eden bir bildiriye imza atmasının, felsefi düşünmenin duygulardan, toplumsal travmalardan nasıl etkilendiğini göstermiyor mu? Akıl ve mantığın, yaşantıların ortaya çıkardığı duyguların esiri olmasına hiçbir felsefi düşüncenin engel olamadığını göstermiyor mu bu durum? Tıpkı Heidegger’in Nazi iktidarının ilk yıllarında Platon’un, devletleri yönetenlerin filozof olması gerektiği düşüncesinden hareketle, Hitler’in nasyonal sosyalist düşüncelerini biçimlendiren filozof olma hayaliyle hareket etmesi gibi.
Hayatın içinde olmayan hiç kimse ne filozof olabiliyor ne de psikolog.
18 Mart, Küçük Bebek
Habermas’ın cenazesi aile üyelerinin ve en yakınlarının katıldığı küçük, özel bir tören olacakmış. Ama daha sonrasında bir anma töreni düzenlenecek. Ben o törene katılacağım. İoanna Hoca törenle ilgili ayrıntıları planlamayı bana bıraktı. Habermas hakkında biraz okumak istiyorum, törene katılmadan önce. Belki bir yazı yazıp 10Haber’de yayınlarım.
Bu akşam Minoa’nın sahibi Nazım’la buluşacağız Alkent Minoa’da ve bir söyleşi ve imza günü planlayacağız. Hem Pera Minoa’da hem de mümkün olursa Berlin Minoa’da.
Hiç anlayamadığım bir şekilde insanlar 10Haber’in para karşılığı abone olunan bir dijital gazete olmasını kabullenemiyorlar. Ücret ödemeden ulaşılan bir haber sitesi olmasını talep etme hakkını kendilerinde nasıl buluyorlar anlamıyorum doğrusu. O gazetenin ortaya çıkması, her gün yayınlanabilmesi için bir sürü insan çalışıyor ve bir sürü insan da emek harcayıp yazı yazıyor. Bunun neden bedava olması gerekiyor, bir türlü anlamıyorum. Gidip herhangi bir kafeden ücret ödemeden kahve almayı beklemeyen insanların, bir dijital gazetede yayınlanan haber ve yazıların ücretsiz olmasını beklemelerindeki mantığı bir türlü kavramıyorum.
Bu arada ben yazdığım yazılar karşılığı bir ücret de talep etmiyorum. Benim için yeterli olan şey yazdıklarımı yayınlayabileceğim bir mecranın olması. Bu bana yetiyor.
Nazım’la çok iyi anlaştık. Hem Pera’daki hem de Berlin’deki Minoa’da bir söyleşi ve imza günü yapacağız. Ayrıca belki Pera Minoa’daki salonda sinema edebiyat söyleşileri yapabiliriz. Bunu zaman gösterecek. Nazım’la Berlin’de komşu çıktık.
19 Mart, Küçük Bebek
Bugün Levent’in doğum günü. Ben sekize kadar çalıştığım için yorgun olacağım ama ona güzel bir yemek hazırlamak onu birazcık da olsa mutlu etmek boynumun borcu.
Bu arada yarın Ramazan Bayramı. Bir başka adı da Şeker Bayramı. Bizden başka Müslüman bir ülke var mı acaba, şeker bayramı olarak adlandıran Ramazan Bayramını? Yaşlı biri gibi, “Nerde o eski bayramlar?” nostaljisi peşinde değilim ama bence bayramlarda aile büyüklerinin evinde, dedelerimizin sofranın başında oturduğu ve anneanne ya da babaannenin hazırladığı güzelim yemekleri yerken yapılan sohbetlerin insanın aidiyet duygusu için çok önemli olduğunu düşünüyorum. Gerçek aidiyetlerin ortadan kalktığı durumlarda, şimdiki gibi, insanlar sahte aidiyetler yaratıp geçici ve yapay hayatlarla tatmin olmaya çalışıyor ve bütün bunların sonucu: Büyük Yalnızlık.
Günün sözü İsmet Özel’den bugün, sosyalist günlerinden İsmet Özel’in: Elbet bir hinlik vardır seni sevişimde / Ey kanıma çakıllar karıştıran isyan.