Tunceli eski valisi Tuncay Sonel’in oğlu Mustafa Türkay Sonel’in üniformalı, silahlı fotoğrafları ortaya çıktı.
Elinde silahla poz veriyor.
Rahat.
Güvende.
Dokunulmaz gibi.
Oysa ifadesinde, “Benim silahlara merakım yoktur. Ateşli silahım yoktur” demişti. (Babası da ‘Karıcayı bile incitemez’ demişti.)
Şimdi insan sormadan edemiyor:
Bu memlekette saç teline bakılmayan kim kaldı?
Herkes, alakalı alakasız bir sürü soruşturmanı muhatabı oldu… Oluyor…
Hoşa gitmeyen sosyal medya paylaşımları yüzünden içeri alınanlar var.
Bir tweet yüzünden sabaha karşı kapısı kırılanlar var.
Bir paylaşım yüzünden ifadeye çağrılanlar, gözaltına alınanlar var.
Ama bi valinin oğlunun üniformalı, silahlı fotoğrafları?
Bu fotoğrafları hiç kimse görmedi mi?
Hiçbir kurum?
Hiçbir istihbarat birimi?
Hiçbir savcı?
Hiçbir polis?
Hiçbir muhbir?
Hiçbir komşu?
Hiçbir “duyarlı vatandaş”?
5 yıl boyunca hiç kimse mi görmedi yani?
Kimsenin mi gözüne çarpmadı mı?
Asıl mesele fotoğraf değil zaten.
Asıl mesele standart farkı.
Bazıları için devletin bütün merceği açık.
Bazıları için perde hep kapalı.
İnsanların canını yakan da tam olarak bu:
Adaletsizlik duygusu.
İBB Genel Sekreter Yardımcısı Mahir Polat, görevine geri döndü.
Kent uzlaşısı soruşturması kapsamında tutuklanmış, görevinden alınmıştı.
Cezaevinde rahatsızlandı, hastaneye kaldırıldı.
Ardından ev hapsine çıktı.
Ve bir yıl sonra… Görevine döndü.
İnsanın içi rahatlıyor mu?
Evet tabii.
Ama tam sevinemiyoruz…
Çünkü ortada ağır bi tablo var.
Kaçma şüphesi yoktu.
Sağlık sorunları vardı.
Buna rağmen cezaevi..
Peki sonuç?
Koskoca bir mağduriyet!
Kendisi mağdur oldu.
Ailesi mağdur oldu.
Sağlığı yıprandı.
Kariyeri sekteye uğradı.
Ve bu süreç, bize bi şeyi bi kez daha hatırlattı:
-Masumiyet karinesi unutuldu.
-Orantılılık ilkesi, hiçe sayıldı.
Ama mesele, sadece bu da değil..
Çünkü Mahir Polat, İstanbul’a gerçekten müthiş izler bırakmış bi isim.
İBB’de Kültür Varlıkları Daire Başkanı olduğu dönemde… Şehrin belleğini oluşturan pek çok yapının yeniden gün yüzüne çıkmasında kilit rol oynadı. Yaptığı iş, sadece restorasyon değildi. Yapıları, “yaşayan hafıza” olarak gördü.
Taşı, duvarı değil… Hikayeyi korumaya çalıştı.
Bence ayakta alkışlanması gereken müthiş işler yaptı.
Yerebatan Sarnıcı’ndan Gazhane’ye…
Boğaziçi’ndeki yalı ve köşklerden, tarihi mezarlıklara…
Sadece binaları değil, o binaların içindeki hayatı, insanla kurduğu bağı korumaya çalıştı.
Çünkü ona göre ‘geçmiş’, duvara asılan bi kartpostal değil, ‘yaşayan bir hafıza.’
(Ben kendisiyle hiç tanışmadım bu arada. Ama zaman içinde onun bize kazandırdığı yapıları gezdim ve inanamadım, daha önce görmediğim için de utandım.)
O yüzden bu hikâye, bu şehir için çalışan, değer üreten çok değerli bir insanın hikâyesi…
Ve şimdi…
Evet, görevine döndü.
Bu çok çok sevindirici.
Ama bi insanın hayatından koca 1 yıl alındı.
Çok acı değil mi?
Geri verilebilir mi
Verilemez efendim!
O yüzden…
Sadece bi geri dönüş hikâyesi değil bu, hiç yaşanmaması gereken bir hikâye.
Ama ne yazık ki yaşanıyor.
Onlar içeride, biz dışarıda bu filmi, hep yeniden izliyoruz.
25 Nisan 2026 - Bu fotoğrafı beş yıl boyunca kimse görmedi mi?
21 Nisan 2026 - Gülistan Doku: Artık ‘O dosya kapandı’ diyemiyorlar
18 Nisan 2026 - Yorumlara bakıyorum, herkes terapist, herkes uzman
16 Nisan 2026 - Amerika’da duyardık hep, aynı felaket şimdi bizde
14 Nisan 2026 - ‘Keşke’lerle, ‘eyvah’larla ömrümüz tükeniyor, Gamze’lere yazık oluyor