Geçenlerde Şevval Sam bir açıklama yaptı, Oscar’lı oyuncu Charlize Theron ile ortak bir paydada buluştuklarını ilan ederek, “Sevgilimle her gün görüşelim ama herkesin kendi evi olsun. Aynı evde yaşamak ilişkiyi tüketiyor” dedi.
Yani kısacası, “Seni seviyorum aşkım ama elektrik faturası gelince, çoraplar kirlenince lütfen kendi anahtarınla kendi kapını aç ve orada kal” diyor.
Hollywood’dan Cihangir’e uzanan bu “ayrı damlar altında steril aşk” köprüsü, bir anda akıllara o kadim soruyu getirdi: Sahi, evlilik gerçekten mi tükendi, yoksa biz mi hayatı paylaşamayacak kadar bencil yetiştik?
Modern cephe hemen bu açıklamaya sarılıp, “İşte özgür kadın, işte uyanış!” diye kutlamalar yapabilir tabii. Ancak madalyonun diğer yüzünü çevirdiğimizde durum bir uyanıştan ziyade, basbayağı bir “sorumluluk fobisi” ve büyüme korkusu gibi duruyor.
Evlilik dediğimiz müessese yüzyıllardır toplumu bir arada tutan en güçlü yapıştırıcı. İki insanın sadece iyi günde, şık restoranlarda, kokular sıkılmış buluşmalarda değil; hayatın o en yalın, en ham hallerinde de birbirine omuz vermesi.
Şevval Sam ya da Charlize Theron gibi ekonomik özgürlüğünü eline almış kadınların, sırf ev işi, ütü ya da akraba ilişkileri gibi hayatın doğal getirilerinden kaçmak için evliliği reddetmesi ne kadar sürdürülebilir?
Kadın tek başına bir imparatorluk kurmuş olabilir, ama o imparatorluğun kapıları kapandığında, insan bir yuvaya ihtiyaç duyar.
Sosyolojik normları “baskı” olarak görüp kaçmak, aslında hayatın gerçeğiyle yüzleşememektir. Toplum bize evliliği bir başarı kriteri olarak sunuyor çünkü iki insanın bir ömrü paylaşıp ortaya ortak bir yaşam, belki de bir nesil çıkarabilmesi gerçekten de büyük bir insani başarı.
“Aynı evde yaşamak ilişkiyi tüketiyor” tezi, aşkı taze tutma arzusu değil; derin bir yalnızlaşma ve “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” psikolojisi.
Düşünsenize; sadece en güzel halinizle sevgilinizin karşısına çıkacaksınız, işler biraz ciddileşip monotonlaşınca hemen kendi hijyenik, sessiz sığınağınıza kaçacaksınız.
Bu aşkı korumak değil, ilişkiyi bir vitrin süsüne dönüştürmek.
Oysa insan psikolojisi, grip olduğunda çorba kaynatacak, hastane koridorunda elini tutacak, “Diş macununu yine ortadan sıkmışsın” diye tatlı tatlı didişecek bir hayat arkadaşına ihtiyaç duyar.
Gerçek bağ, o faturalar ödenirken, o ev temizlenirken, hayatın yükü birlikte omuzlanırken kurulur.
Kaçarak gizem yaratmak, sevgililik oyununu uzatmaktan başka bir işe yaramaz.
Şevval Sam ve onun gibi düşünen modern çağın yalnızlık elçileri, her anı paylaşmayı ilişkiyi tüketen bir canavar gibi sunuyorlar.
Neymiş? Herkes kendi evine çekilecekmiş ki gizem bitmesin, aşk monotonlaşmasın.
Kusura bakmayın ama bu aşkı korumak değil, aşkı pazar günleri gidilen lüks bir müze gezisine çevirmektir.
Toz konmasın diye cam fanusta saklanan bir aşk, ne kadar gerçektir? Oysa aşk, birbiriyle her anı paylaştıkça, o hayatın tüm sıradanlığına birlikte bulandıkça güzelleşir.
Evet, aynı çatı altına girince o ilk ayların kalbini yerinden çıkaran heyecanı, yerini akşam evde ne pişeceğinin sessiz mutfak ritmine bırakabilir. Ama buna “monotonluk” deyip burun kıvırmak, hayata haksızlıktır.
O monotonluk dediğiniz şey, aslında dünyanın en güvenli limanı olan huzurdur. Dışarıda dünya binbir dertle üzerinize gelirken, kapıyı kapatıp içeri girdiğinizde, en rüküş halinizle, saçınız başınız dağınıkken bile sizi dünyanın en şahane insanıymış gibi karşılayan o gözlerle her anı paylaşmaktan daha büyük bir lüks var mıdır?
Şevval Sam’ın kaçtığı o “aynı ev” rutini, aslında aşkın en yüksek mertebesidir: Birlikte sıkılabilme sanatı.
Her anı paylaşmak ilişkiyi tüketmez, aksine aradaki bağın köklerini derinleştirir.
Sadece neşeyi, eğlenceyi ve vitrinlik anları paylaşarak kurulan bir ilişki, hayatın ilk ciddi fırtınasında yıkılmaya mahkumdur. Çünkü gerçek aşk; hayatı bir “etkinlik takvimi” gibi yaşamak değil; faturayı öderken de, temizlik yaparken de, hayatın en sıkıcı anında bile kafanı çevirdiğinde “İyi ki yanımda” diyebilmektir.
Netice itibariyle; her gün görüşüp akşam olunca kendi güvenli, steril sığınağına kaçanlar sadece bir yanılsamayı yaşarlar. Aşk, hayatın tozunu toprağını, neşesini ve sıkıntısını aynı evde, aynı yastıkta, her anı birbiriyle yoğurarak paylaşan cesurların ödülüdür.
Evlilik tam da bu yüzden gereklidir; çünkü hayat, tek başına yıldız şeklinde uyunamayacak kadar uzun ve paylaşınca güzelleşecek kadar kısadır.
Ne diyelim… Beceremeyene bol miktarda bahane, becerene evlilik şahane!