ABD ile İran arasında imzalanan geçici anlaşma kalıcı barışa dönüşse bile kırılan testinin onarılması mümkün olmayacak. Savaşın faturası dünyanın önüne daha tam anlamıyla gelmedi. Savaş sonrasında, küresel ekonomi üzerinde, pandemiden daha vahim bir belirsizlik örtüsü kalacak.
“Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak.” Bu klişeyi kim bilir kaç kez tekrarlamışızdır. Mesela New York’taki İkiz Kulelere yapılan saldırıdan sonra veya ABD’nin Irak’ı işgalinin ardından… Belki en çok pandemiyle birlikte… Rusya’nın Ukrayna’yı işgalini izleyen günlerde ve nihayet İran savaşını takip eden döneme ilişkin…
Bir tarafından bakarsanız, hiçbir şeyin eskisi gibi olmaması son derece doğal. Tarihin akışı bu değil mi zaten; hiçbir şeyin eskisi gibi olmaması ve sürekli bir değişim, dönüşüm, ilerleme içinde olmamız?.. Oysa “hiçbir şeyin eskisi gibi olmaması”, pekala bir “gerileme”yi de tarif edebilir. Bu sözü sarf etmeye bizi sevk eden de bu “hissiyat” zaten. Bir şeyleri kaybedeceğimiz duygusu… Kayıplarımızı yerine koyamayacağımız korkusu…
Trump geçen hafta, “dünyayı kurtaran adam” edasıyla, kendisinin yok yere başlattığı savaşı, küresel enerji sıkıntısına son verecek bir barış anlaşmasıyla sonlandırdığını ilan etti. İmzalanan geçici anlaşmanın kalıcı barışa dönüşmesine kuşkuyla bakılması bir yana, barış tesis edilse bile kırılan testinin onarılması mümkün olmayacak. İran savaşı sonrasında, küresel ekonomi üzerinde, pandemiden daha vahim bir belirsizlik örtüsü kalacak; bunun travması da uzun süre devam edecek. Ve hiçbir şey eskisi gibi olmayacak… Olumsuz anlamda…

Geçtiğimiz Çarşamba günü, İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan ile ABD Başkanı Donald Trump tarafından imzalanan “Anlaşma Protokolü,” asıl anlaşmada nelerin konuşulup sonuca bağlanacağının çerçevesini çiziyor aslında.
Protokol, hemen her kritik konuda, Hollywood’un eski Kızılderili filmlerinden bildiğimiz tabirle “çatal dilli” bir ifade benimsemiş durumda. Körfezde ve Lübnan’da savaş bitti mi şimdi mesela diye soracak olursanız, anlaşmanın bunu kapsayan birinci maddesi şöyle diyor:
“Amerika Birleşik Devletleri ile İran İslam Cumhuriyeti ve mevcut savaştaki müttefikleri, bu anlaşma protokolünü imzalayarak, Lübnan da dahil olmak üzere tüm cephelerdeki askeri operasyonların derhal ve kalıcı olarak sona erdirildiğini ilan ederler…”
Eh, memnuniyet verici bir ifade değil mi? Değil! Çünkü aynı maddenin son cümlesi şöyle: “Nihai anlaşma, Lübnan dahil olmak üzere tüm cephelerdeki savaşın kalıcı olarak sona erdiğini ve bu paragrafın diğer hükümlerini teyit edecektir.” Yani aslında resmen savaş bitmedi. Fiiliyatta 60 gün kadar sürecek bir ateşkes imzalanmış oldu. Bunu savaşı bitiren asıl anlaşmanın izlemesi bekleniyor.
Anlaşmaya göre İran “nükleer silah temin etmeyeceğini veya geliştirmeyeceğini” teyit ediyor ve elindeki zenginleştirilmiş uranyumu birlikte belirlenecek bir yöntemle imha etmeyi veya “en azından gözetim altında yeniden seyreltmeyi” kabul etmiş görünüyor. Ama tabii “detaylar” asıl anlaşmada belirlenecek.
ABD de, İran’a uyguladığı ambargoları kaldırmayı kabul ediyor ama bunun programının asıl anlaşmada netleştirileceği belirtiliyor.
Bir de “300 milyar dolarlık program” meselesi var. Anlaşmanın 6. Maddesine göre, “Amerika Birleşik Devletleri, bölgesel ortaklarıyla birlikte İran İslam Cumhuriyeti’nin yeniden inşası ve ekonomik kalkınması için en az 300 milyar dolarlık, kesin ve tam olarak üzerinde mutabık kalınmış bir plan hazırlamayı” taahhüt ediyor.
Kredi mi, hibe mi, yatırım mı, tazminat mı belli değil. Tahmin edebileceğiniz gibi, ne olduğu, nasıl olacağı “60 gün içinde imzalanacak nihai anlaşmanın bir parçası olarak” kesinleştirilecek.

Anlaşmanın garip yanlarından biri, iki tarafın da anlaşma metnini açıklamaktan kaçınması. İran tarafı anlaşmayı “uzaktan göstermekle” (Gerçekten!) yetindi. ABD tarafı ise anlaşmanın metnini bir basın toplantısında “okudu.” Yazılı olarak gazetecilerin eline vermedi. Internet üzerinden yayınlamadı.
ABD’ye göre anlaşma metninin açıklanmamasını İran istemişti. İran bu konuda sessiz kaldı. İki tarafın da işine böylesi geldiği için metin herhalde ortak karar sonucu açıklanmamıştı. Gizlilik uzlaşmasını bozmamak için de ABD tarafı büyük ihtimalle anlaşma metninin sondan bir önceki versiyonunu “okumuştu.”
Nitekim, okunan metni kaydeden ve sonra da madde madde yorumlayarak yayınlayan The Wall Street Journal (WSJ), iki yerde, “güncellenmiş versiyon”da yapılan eklemelerden söz ediyor.
Bilindiği gibi İran anlaşma yapmak için ABD’nin savaş tazminatı ödemesini ve İran’a yönelik ambargoları kaldırmasını şart koşmuştu. Mutabakat zaptında bu iki şart “karşılanmış gibi…” İran mevcut muğlak ifadelere dayanarak zaferini ilan ediyor…
Donald Trump, İran’la savaşa girerken ülkenin nükleer programını ortadan kaldırmayı, balistik füze programını yok etmeyi ve Hizbullah ile Hamas dahil olmak üzere bölgesel askeri gruplara verdiği desteği sonlandırmayı amaçladıklarını söylüyordu. Aslında rejim değişikliği hedefi de vardı ama bunu başaramayacaklarını erken bir zamanda fark ederek, bu “amaç”tan çark ettiler.
Anlaşmada, nükleer program “sonlandırılmış gibi…” Eh, füze rampaları da imha edilmiş gibi… Lübnan’da da Hizbullah “susmuş gibi”…

İsrail, bu anlaşmadan dolayı büyük hayal kırıklığı yaşıyor. İsrail Savunma bakanı Israel Katz, anlaşmanın İsrail’i bağlamayacağını söyledi. (Netanyahu’nun sesi çıkmadı.) Bu da Lübnan cephesini anlaşmanın en zayıf noktası haline getiriyor. Nihai anlaşmanın sağlanabilmesi için Trump’ın Netanyahu’yu dizginleyebilmesi gerekecek.
İsrail’i bir tarafa bırakalım; ABD’de Cumhuriyetçi parlamenterler arasında bile hayal kırıklığını açıkça ifade edenler var. Dünya basını ağırlıkla, anlaşmanın muğlak ifadelerinin, ABD’nin “başardık” iddialarını desteklemeyen ve fiiliyatta İran’dan yana işleyecek bir yapısı olduğunda hemfikir.
Üzerinde durulan en önemli nokta, iki ay içinde tamamlanması öngörülen nihai anlaşmanın İran’ın füze programına devam etmemesine ve bölgedeki “vekil” güçlerden (Filistin’de Hamas, Lübnan’da Hizbullah, Yemen’de Husiler) desteğini çekmesine ilişkin herhangi bir görüşme yapılmayacak olması. Belli ki İran’ın elindeki zenginleştirilmiş Uranyum da “azaltılmış gibi” yapılacak. Trump’ın bazı ifadeleri bu kanaati destekliyor.
Trump, ABD’nin müttefiki Suudi Arabistan’ın balistik füzeleri varsa, İran’ın da “bunlara sahip olması gerektiği” yönündeki iddiasında haklı olduğunu söyledi. İran’ın uranyum zenginleştirme faaliyeti hakkında da, “Komşu ülkeler buna sahipken, elektrik üretimi ve benzeri amaçlarla onların buna sahip olmasına izin vermemek biraz zor. Biraz sağduyu lazım,” dedi.
Öte yandan, asıl anlaşmanın tamamlanacağı belirtilen 60 günlük süre de tartışma yaratıyor. Birincisi, bu süre kısa bulunuyor ve muhtemelen uzatılması bekleniyor. Uzatma Trump’ın işine geliyor, çünkü, 3 Kasım’da yapılacak ara seçimlerin hemen öncesinde anlaşmayı tamamlarsa (2 x 60 gün) bunun seçimler açısından pozitif etkisi olacağını umuyor.
WSJ’a göre ise bu 60 gün (ve uzatmalar) İran’ın da çok işine geliyor. Çünkü, bu dönemde İran petrol ihraç edebilecek. İhraç ettiği petrolün parasını yurda getirebilecek. ABD bunun sağlanması için yaptırımları “geçici olarak” kaldırabilecek. Son gelen haberlere göre ABD ve Katar bu konudaki çalışmaları başlatmış durumda.
Anlaşmayla gelen iki somut gelişme var ve ikisinin de geleceği belirsiz. Güney Lübnan’da nispeten ateşkes sağlandı. Bunun ne kadar süreceğini kimse bilmiyor. İsrail “anlaşma bizi bağlamaz” diyorsa işgale ve saldırılara devam edebilir. Nitekim anlaşma sonrası yer yer saldırılar görüldü. Hürmüz Boğazı gemi trafiğine açıldı ama boğazda mahsur kalmış 800 gemi (ve bu gemilerin 20 bin personeli) var. Temizlenecek mayınlar var. Trafiğin savaş öncesi seviyesine ulaşması haftalar, belki de aylar sürecek gibi görünüyor. Ayrıca İran 60 günden sonra boğazdan geçişlere ücret uygulama hakkından vaz geçmiş değil.
Bunlara bakınca NYT’ın “Yayın Kurulu” imzalı yorumuna, “Başkan Trump Bu Savaşı Kaybetti” başlığını atması anlaşılabiliyor. NYT’ın şu cümleleri yanında başlık hafif bile kalıyor: “Açıklanan çerçeve, Trump’ın ısrarla elde edeceğini söylediği şartların çok azını kazanabildiğini gösteriyor. Bu, hem kendisi hem de yönettiği ülke için aşağılayıcı bir geri adım.” WSJ’de yayınlanan bir yorumda ise, Trump’ın, mevcut anlaşmanın Tahran’ın nükleer silah elde etme yeteneğini kısıtlayacak asıl anlaşmaya götüreceğine dair büyük bir kumar oynadığı belirtildi.
NYT’ın ünlü köşe yazarı Thomas Friedman da Trump’ın barışı “kendisi için” istediğine dikkat çekti: “Trump, bu savaşın tetiklediği gıda enflasyonu ve yüksek benzin fiyatlarının, ara seçimlerde Cumhuriyetçilerin fiyaskoya uğramasına yol açacağını biliyordu. Kasım ayına kadar fiyatları düşürmek için savaşı hemen durdurması gerekiyordu; çünkü Demokratlar Temsilciler Meclisi ve Senato’nun kontrolünü ele geçirirse, Trump, başkanlık makamını kendisi ve ailesini zenginleştirmek için nasıl kullandığına dair bitmek bilmeyen soruşturmalarla hatta muhtemelen görevden azil süreciyle karşı karşıya kalacak.”
Çarşamba günü imzalanan anlaşma hakkında yapılan bir yorum da bu anlaşmanın savaşa gerek olmaksızın sağlanabileceği üzerineydi. İnsan ister istemez o çok bilinen hikayeyi hatırlıyor: “Madem varacağınız nokta burasıydı, bu pisliği neden yediniz?” (Bilenler bilmeyenlere anlatsın.)

Savaşın yüksek bedelini en çok İran ve Lübnan halkı ödedi. The Guardian’ın ve diğer kaynakların yaptığı döküm, gerçek manzarayı algılamamıza olanak sağlamasa da az çok bir fikir veriyor:
İranlı yetkililere göre, ABD ve İsrail’in düzenlediği bombardımanlar sonucunda İran’da 3.300’den fazla kişi hayatını kaybetti ve bu sayının on katından fazlası yaralandı. Yirmi okul yıkıldı ve 240 sağlık tesisi hasar gördü. Su boruları havaya uçuruldu. Beş dünya mirası alanı ile 54 müze de dahil olmak üzere kültürel miras alanları hasar gördü.
Hizbullah’a karşı savaş gerekçesiyle Güney Lübnan’ı işgal eden İsrail, bir ölüm makinesi gibi çalıştı. Lübnanlı yetkililere göre, İsrail saldırıları kadınlar, çocuklar ve sağlık görevlileri de dahil olmak üzere 3.700’den fazla kişinin ölümüne yol açtı. İsrail’in sivil bölgelere yönelik geniş çaplı bombardımanı 1 milyondan fazla Lübnanlıyı, yani ülke nüfusunun yaklaşık beşte birini yerinden etti. İsrail’in bölgede beyaz fosfor bombası kullandığına dair bulgular var. Uluslararası sözleşmelerle yasaklanmış olan bu mühimmat derin yanıklar, zehirlenme sonucu çoklu organ yetmezliği, uzun süreli sakatlıklar yaratıyor.
İsrail güçleri, dünyanın dikkati savaşın üzerindeyken Filistinlileri öldürmeye devam etti. Gazze ve Batı Şeria’da öldürülen onlarca kişi, 2023’te Gazze savaşının başlamasından bu yana Filistin’de meydana gelen 70 binden fazla ölümün üzerine eklendi.
Gerek İran’ın gerekse Lübnan’ın savaşın getirdiği yıkımla nasıl baş edeceği, yerle bir olan Filistin yurdunun nasıl ayağa kalkacağı belirsizliğini korurken, savaşın etkileri hem dalga dalga dünyaya yayıldı hem de küresel ekonominin geleceğini ipotek altına aldı.

Trump yönetiminin varlığı küresel ekonomide kalıcı bir gerginlik hali yaratmış durumda. Ne zaman nereye çarpacağı belli olmayan bir “serseri mayın”dan söz ediyoruz.
Uluslararası Para Fonu (IMF), Nisan ayında yayınladığı “Dünya Ekonomik Görünümü” raporunda, Donald Trump’ın gümrük vergisi savaşına atıfta bulunarak, “geçen yıl artan ticaret engelleri ve yükselen belirsizlik” sonrasında küresel ekonominin zaten gergin bir durumda olduğunu belirtmişti. Bunun üzerine Hürmüz Boğazı’nın kapatılması eklendi.
Bu kapatma, enerji, petro-kimya ve gübre sektörlerine, ulaştırma, lojistik ve gıda fiyatlarına zincirleme bir etki yarattı. Ancak daha faturanın tamamı dünyanın önüne konmadı. WSJ’da yer alan bir yoruma göre, enerji sektöründe meydana gelen bir fiyat şokundan sonra, gıda fiyatlarının zirveye ulaşması yaklaşık bir yıl sürebiliyor. Çiftçiler genellikle gübre gibi emtiaların anlaşmalarını önceden yapıyorlar. Uzun tedarik zincirleri, yüksek maliyetlerin çiftlikten market raflarına geçişini daha da geciktiriyor. Birçok ülkede fiyatlar uzun vadeli sözleşmelerle sabitlendiği için elektrik faturaları da enerji şoklarına daha uzun zamanda uyum gösteriyor.
Hürmüz boğazındaki trafik beklenenden daha hızlı eski haline dönse bile enerji, petro-kimya, gübre fiyatlarının ekonominin diğer bölümlerine yansıması sürecek. Avrupa Merkez Bankası baş ekonomisti Philip Lane’e göre, savaşın “bu yıl ve gelecek yıla kadar gıda, mallar, hizmetler üzerinde dolaylı etkileri devam edecek.”
Bu zincirleme etkinin, esas olarak dünyanın yoksul ülkelerini vurması bekleniyor. Birleşmiş Milletler, özellikle enerji ve gübre fiyatları üzerindeki savaş etkisinin 32 milyon kişiyi yoksulluğa sürükleyebileceği tahmininde bulunuyor. Ayrıca enflasyonun “yapışkan” hale gelmesinden ve zararlı boyutlara ulaşmasından korkuluyor. TC Merkez Bankası da Şubat raporunda %15-21 aralığında gerçekleşmesini öngördüğü 2026 enflasyonunu Mayıs raporunda %24 olarak güncelledi. %6-12 olarak öngördüğü 2027 enflasyonunu ise %15’e çıkardı.
Enflasyon dalgası kendi tabanına ulaşmadan önce Trump’ın bir “başarı” hikayesine ihtiyacı var. O yüzden görüşmeleri ara seçim (3 Kasım) öncesine kadar uzatıp, sonra da sözde zaferini ilan etmeyi tasarlıyor. Mayıs ayında bir Pentagon yetkilisinin yaptığı tahmine göre ABD’nin savaş harcamaları Mayıs itibariyle 29 milyar doları bulmuştu. Michigan Üniversitesi’nde ekonomi ve kamu politikası profesörü olan Justin Wolfers, NYT’a yazdığı bir yazıda, makroekonomik etkilerin tamamı hesaba katıldığında, tipik bir ABD hanesinin savaş nedeniyle muhtemelen binlerce, hatta on binlerce dolar ödemek zorunda kalacağını belirtiyordu. Trump bunu pek umursamadığını açıkça söyledi. Tabii geçim sıkıntısı dalgası ABD kıyılarına 3 Kasım’dan önce vurursa, Trump’ın sözde zaferini pek kimse dikkate almaz (diye umuyoruz).

En büyük küresel ekonomik tehdit: Belirsizlik
The Guardian’da yayınlanan ve yukarıdaki bilançonun bir kısmını aldığımız Oliver Holmes imzalı haber-analizde “çoğu kişi için nihai fatura henüz gelmedi, ancak er ya da geç gelecek. Küresel ekonomiye yönelik en büyük tehdit olan belirsizliğin yol açtığı uzun vadeli zararın bedelini ödeyecekler. Belirsizliği ölçmek zor, ancak bunu yapmanın bir yolu, yatırımları ve istihdamı durduran jeopolitik riske bakmak,” deniyor.
ABD Merkez Bankası’ndan iki ekonomistin hazırladığı Küresel Jeopolitik Risk Endeksi’ne göre, İran savaşının yarattığı istikrarsızlık, pandeminin yarattığından çok çok daha büyük. İran savaşının küresel ekonomiye olumsuz etkileri ancak ABD’nin 2003’teki Irak işgali veya Rusya’nın 2022’de Ukrayna’ya girmesi ile eşdeğer. (En büyük istikrarsızlık İkiz Kuleler saldırısıyla ortaya çıkmış.)
Bugüne kadar hiçbir doğal afetin, insan yapısı afetler kadar dünyayı sarsamadığı ortada. Görünüşe göre 21. Yüzyıl “jeopolitik belirsizliklerin yüzyılı” olarak anılacak; dünya bir “belirsizlik travması” ile baş etmek zorunda kalacak. Bu travmanın başlıca müsebbipleri de yönetim stratejilerini belirsizlikler üzerine inşa eden, bu sayede keyfi bir yönetim sürdüren Trump, Putin ve Şi ile onlarla aynı çizgiyi benimseyen otokratlar, diktatörler olacak…
21 Haziran 2026 - Zevahiri kurtarma anlaşması, sonradan gelecek fatura ve belirsizlik travması…
14 Haziran 2026 - Dünya Kupası’nın 96 yıllık tarihinde böylesi görülmedi
7 Haziran 2026 - Ermenistan’da seçim var: Seçmen Putin’in blöfünü görüp el yükseltecek mi?
31 Mayıs 2026 - Üniversite mezunu gençler beyaz yakalı proletarya mı olacak, prekarya mı?
24 Mayıs 2026 - Otokrasi, çapsız kariyeristlerle kifayetsiz muhterislerin sırtında yükseliyor