Bir ülkenin jeopolitik değerinin artması, vatandaşları için otomatik olarak refah, özgürlük ya da demokrasi üretmez. Bu değer önce devlete ve yönetici sınıfa pazarlık gücü sağlar. Vatandaşların bundan faydalanması ise ancak bu pazarlık gücüyle elde edilecek nemanın topluma aktarılmasıyla mümkündür.
Onaylanma arzusu insan tabiatının olmazsa olmaz bir parçasıdır… Kabul edilmekle başlar, takdir edilmekle zirvesine ulaşır. Çocuklar için bu bazen travmatik bir konu olabilir. Hele erkek çocukları için…
Gururunu çizdirmeden oyuna girmenin en iyi yollarından biri, kenarda durup, mesela yeni topunu sektirmek ve topuna fit olup seni davet etmelerini beklemektir. Gerçi oyuna girmekle iş bitmez, seni kendileriyle eşdeğer bir oyuncu olarak görmüyorlarsa, istediğin mevkide oynamana çoğunlukla izin vermezler, aralarında paslaşırlar, seni görmezler… Topunu alıp gidemezsin, hepten dışarıda kalırsın. Top arada sırada sana da gelecektir elbette… Böylesine razı olursun, kabul edilmiş, onaylanmış olmak yeterlidir. Sevinirsin. Hiç değilse evde anlatacak bir şeyin vardır artık…
Görünüşe göre, birkaç “kendini bilmez” homurdanma dışında NATO’nun Ankara Zirvesi’nin ardından biz de milletçe sevindik. NATO 3.0’ın kadrosunda yerimizi garantilemiştik. Dünya liderlerinden, en çok da baş liderden organizasyonla ilgili övgüler almıştık. Topumuz, tüfeğimiz, roketimiz, dronumuz hak ettiği ilgiyi görmüştü. Bizi güzellikle almadıkları oyuna, “silah zoruyla” girmiştik.
Nazım Hikmet’in dizeleriyle söyleyecek olursak, Batı ittifakının kurmakta olduğu yeni oyuna Türkiye’nin de dahil edileceğine ilişkin bir süredir “çok alâmetler” belirmişti. Bunları az-çok gördük ama hep Amerika üzerinden okuduk. Trump’ın Erdoğan için düzdüğü övgüleri, “orada çok büyük işler başaran, büyük bir lider” demesini, kimimiz “eyvah başımıza neler gelecek”, diye karşılarken, kimimiz de “ABD nihayet değerimizi anladı,” diye değerlendirdik.

“Resmî Avrupa”da ise Türkiye ile ilgili daha ziyade suskunluk hakimdi… Ta ki, Avrupa’nın silahlanma yatırımlarından kaçınamayacağını kabullenmesine, bunun için ABD’ye artık yaslanamayacağını fark etmesine kadar…
Başta “yok canım” diye karşılanan, Trump’ın “artık size para vermeyeceğim, askerlerimi çekeceğim” tehditleri, yavaş yavaş ciddiye alınmaya başlanmıştı. Almanya en önde olmak üzere, Avrupa’nın üç büyüklerinin savunma harcamalarında ve yatırımlarında ciddi artışlar yapacağı arka arkaya açıklanıyordu. Polonya, Norveç, Danimarka, İsveç. Finlandiya, küçük Baltık ülkeleri ve diğer bazı Orta Avrupa ve Balkan ülkeleri de bu kervana kendi ölçülerinde katıldılar.
Ama bir sorun vardı. ABD’den bağımsız veya yarı bağımsız biçimde kendi savunma sanayisini geliştirmek isteyen büyük ülkelerin, önce bunun kaynağını bulmaları (hemen hepsi sosyal harcamalardan kesecek ve tabii borçlanacaktı), sonra özel sektörü hareket geçirmeleri, yatırım yapmaları, üretime geçmeleri gerekiyordu. Bunların, karar süreçleri yavaş olan demokratik ülkelerde çok zaman alması kaçınılmazdı. Bu arada, Ukrayna’ya yapılan silah ve mühimmat sevkiyatı Avrupa’daki stokların hızla erimesine sebep oluyordu. Avrupa basınında, yatırımlar aktif hale gelinceye kadar “boşluğun doldurulması” gerektiği konuşulmaya başlandı.
Türkiye ile ilgili suskunluk, bir başka düzlemde kırıldı. Neredeyse aynı anda, önce birkaç ülkenin savunma sanayii basınında, sonra ana akım medyasında Türkiye’nin savurma sanayiindeki ilerlemeleri ile ilgili yazılar çıkmaya başladı. Geçmişte, tamamlanmış işlere yer vermekte bu kadar cömert davranmayan medya, bu kez silah prototiplerini dahi öne çıkarmaya başlamıştı. Birileri, Avrupalı liderlere, açıkça söylemeden, seçenek gösterir gibiydi…
NATO’nun Brüksel’de yeni inşa edilen modern karargah binasının ana giriş meydanında “9/11 ve 5. Madde Anıtı”nın açılış törenindeyiz… Hasar görmüş, paslanmış ve bükülmüş bir çelik kiriş… New York’taki 11 Eylül 2001 (9/11) terör saldırısında yıkılan İkiz Kuleler’den (Dünya Ticaret Merkezi) birinin enkazından çıkarılan orijinal bir parça… Anıt, Kuzey Atlantik Anlaşması’nın 5. maddesinin (bir üyeye yapılan saldırı tüm üyelere yapılmış sayılır) NATO tarihinde ilk kez 11 Eylül saldırılarından sonra ABD’yi korumak amacıyla yürürlüğe sokulmasını simgelemek üzere yapılmış.
11 Eylül saldırısından sonra NATO üyeleri ABD ile birlikte “terör yuvalarını temizlemek için” Afganistan’ın işgaline katılmıştı. Normali, Trump’ın konuşmasında, ABD’nin uğradığı saldırı için canını ortaya koyan Avrupa’ya teşekkür etmesi ve ABD’nin 5. Maddeye yani NATO’nun karşılıklı savunma taahhüdüne bağlılığını teyit etmesiydi. Ama öyle olmadı.

Trump, NATO’daki müttefiklerini “bencilce borçlarını ödememekle” ve “Amerikan vergi mükelleflerinin sırtından geçinmekle” suçladı. Bugün olduğu gibi o gün de, konu, Avrupa’nın NATO bütçesine yeterince katkıda bulunmaması, yükü ABD’nin omuzlarına yüklemesiydi. Avrupalı liderlerin şok geçirmesine neden olan konuşmanın tarihi 25 Mayıs 2017’ydi,
“Grönland ABD’ye devredilmelidir, onu satın alabiliriz. Bunun büyük bir emlak anlaşmasından farkı yok.” Trump’ın bu minval üzerine birkaç kez tekrarladığı sözlere Danimarka Başbakanı Mette Frederiksen iki kelimeyle cevap vermişti: “Trajikomik ve absürd.” Trump bu cevap üzerine Danimarka’ya yapacağı resmi ziyareti iptal ederek diplomatik bir kriz yarattı. Tarih Ağustos 2019… Mette Frederiksen o zaman da Danimarka’nın Başbakanı…
Bunları şu sebepten dolayı hatırlatıyorum: Trump’ın birinci ve ikinci döneminde tekrarlanan bu olayların gölgesi NATO zirvelerinin üzerine hiçbir zaman düşmedi. O zamandan bu zamana Trump’ın ABD Başkanı olarak katılmadığı tek bir NATO zirvesi olmadı.
NATO Zirvesi’nin Ankara’da yapılması kararı Temmuz 2024’te Washington Zirvesi’nde verilmişti. Yani Trump’dan önce, Biden döneminde, Batı ile ilişkiler henüz gerginliğini korurken… Yani son bir-bir buçuk yıldır Batı’nın Türkiye’ye yaklaşımında görülen radikal değişimin, zirve yerinin seçilmesinde bir rolü yoktu.
Ankara Zirvesi öncesinde NATO Genel Sekreteri Mark Rutte 25 Haziran’da Washington’a kadar giderek, Trump’a gerekli güvenceleri vermişti: Üyeler büyük çoğunlukla, savunma bütçelerini milli gelirlerinin yüzde 5’ine yükseltme taahhüdünde bulunmuştu. Rutte bir sunumla bunu Trump’a anlatmıştı. Şantaj hedefine ulaşmış, Avrupalı liderler Trump’ın çizgisine gelmişti. Zaten maksat Avrupa’yı kendi başına bırakmak değil, ABD’nin istediğini almasıydı.
Rutte de istediğini almıştı. Trump zirveye katılacaktı ve Ankara Zirvesi NATO’nun “yeniden birlik” gösterisi olacaktı. Yine de zirveye şaşaalı bir giriş yapmanın yolu, “gelmeyecektim ama” demekten geçiyordu. Trump’a bu yakışırdı.
New York Times (NYT), Rusya’yı kastederek, “Tehditlerle Karşı Karşıya Kalan NATO, Türkiye’de Yeni Bir Değer Keşfediyor,” başlığını attığı haberinde, “Başkan Trump’ın ittifaka karşı tutumu yumuşarken, ittifak üyeleri Türkiye’nin güçlü ordusunu ve dinamik savunma sektörünü birer değer olarak görüyor,” diyordu. Nitekim, hem Türkiye, geçmişe göre artan jeopolitik avantajlarıyla yeniden oyundaydı; hem de Trump, kamuoyu önünde atıp-tutmaya devam ederken, resmi oturumların hiçbirinde ne Grönland’ı ne de askeri harcamaları gündeme getirmişti. Kapalı toplantıdan çıktığında da toplantıda “sevgi ve birlik” olduğunu söylemişti. Reuters’e göre ise, Trump kapalı kapıların ardında “ABD’nin NATO’da kalmak istediğini” söylemişti. NYT’ın her iki tespiti de doğruydu.
Başka türlüsü de mümkün değildi. ABD, dünyanın bu yarısındaki hegemonyasını sürdürmek, Rusya’yı kuşatmaya devam etmek istiyorsa Avrupa’dan ve NATO’dan vaz geçemezdi. Zaten yakında aşırı sağın egemenliğine girecek olan Avrupa hizaya gelmiş olacaktı. Bu çerçevede Türkiye’nin de vazgeçilemeyecek bir kanat oyuncusu olarak, Karadeniz-Kafkaslar-Ortadoğu hattında top koşturmasına ihtiyaç vardı.
Türkiye’nin Avrupa ile yakınlaşması 2000’lerin başlarında bambaşka bir tahayyülün etrafında şekilleniyordu. Ekonomisi, siyaseti, sosyal yaşamı ile Avrupa standartlarını yakalayan bir ülke olma hedefi ve heyecanı, en azından buz dağının suyun üzerindeki kesiminde net olarak görülebiliyordu. Bu bir umut anıydı, çünkü 25 yıl önce hem Avrupa çok farklı bir noktadaydı, hem Türkiye… Türkiye ilk kez, jeopolitik konumuna göre değil, değişim-dönüşüm gücüne dayalı bir yer edinecekti dünya sahnesinde.
AB üyeliği projesi başarısızlıkla sonuçlandı(rıldı)ktan sonra Türkiye 10-15 yıl bocaladı. Batı’dan yüz çevirdi. Yeni ittifaklara yöneldi. Bölgesel maceralara girişti. Şimdi yeniden stabilize oluyor ve yüzünü tekrar Batı’ya çeviriyor. Ama Batı, o eski Batı değil.
Trump ABD’sini anlatmaya gerek yok. Şu kadarını söylemekle yetinelim: Kasım ara seçimlerinde ABD’de büyük bir kaosun çıkması sürpriz olmaz. Bunun sonuçları da bütün dünyayı derinden etkiler. Kaosun dumanları dağıldıktan sonra, hükümetin yapısı ve işleyişi ne olursa olsun, ABD, yapay zeka ile savunma-güvenlik sektörlerinin ve devletin iç içe geçtiği yeni bir zümrenin egemenliği altında dünyayı yönetmeye girişecektir muhtemelen.
Avrupa ise farklı dinamiklerinin etkisiyle, farklı süreçlerden geçse de ABD ile hizalanmaktan kurtulamayacak gibi gözüküyor. Fransa’da temyiz mahkemesi marifetiyle Cumhurbaşkanı seçilme hakkını yeniden elde eden Le Pen; İngiltere’de hakkındaki (Tıpkı Trump gibi) yasal soruşturmalara rağmen iktidara yürümeye devam eden Farage, Almanya’da Saksonya-Anhalt eyaletinde Eylül ayında iktidara gelmesi beklenen AfD önümüzdeki yıllarda Avrupa politikasına şekil verecek olan aşırı sağın öncüleri olmaya çok yakın duruyorlar. Bu aşırı sağın ideolojisi ile devlet gücünün birleşmesi (kedinin boynuna ciğer asılması), Avrupa’nın silahlanma ihtiyacının yol vereceği silah sanayii ile birlikte militarist çizgileri ağır basan bir Avrupa’nın doğuşuna zemin hazırlayabilir. Kısacası, bizi davet ettikleri oyun, alevden bir top ile oynanacak gibi duruyor.
Bu manzara karşısında, Türkiye’de Avrupa’ya yakınlaşma konusunda 2000’lerdeki umudu içinde taşımayanları suçlayabilir misiniz? Yükselen jeopolitik değerimiz bu ülkenin vatandaşları olarak bize ne fayda üretecek sorusu meşru bir soru değil midir?
Bir ülkenin jeopolitik değerinin artması, vatandaşları için otomatik olarak refah, özgürlük ya da demokrasi üretmez. Bu değer önce devlete ve yönetici sınıfa pazarlık gücü sağlar. Vatandaşların bundan faydalanması ise ancak bu pazarlık gücüyle elde edilecek nemanın insan haklarının öncelenmesi, demokratik kurumlar, hukukun üstünlüğü, şeffaf bütçe, hesap verebilir dış politika, büyümenin adil bölüşümü ve gelişmiş sosyal haklar üzerinden topluma aktarılmasıyla mümkündür. Aksi halde jeopolitik önem, kamusal fayda değil, elitler için stratejik rant hâline gelir. Ne dersiniz, bir ülkenin oyuna alınmasına, o ülkenin vatandaşlarının da oyuna alınması gözüyle bakabilir miyiz?
5 Temmuz 2026 - “Kurucu babalar, gücün ayaktakımının elinde bulunmasını istemezdi”
28 Haziran 2026 - Brexit’in 10. yıldönümünde İngiltere bocalıyor
21 Haziran 2026 - Zevahiri kurtarma anlaşması, sonradan gelecek fatura ve belirsizlik travması…
14 Haziran 2026 - Dünya Kupası’nın 96 yıllık tarihinde böylesi görülmedi