Yavaş ölüme terk edilen ülkede hurda plastikten benzin üreterek yaşama tutunmak

Küba 64 yıldır ABD ambargosu altında yaşamaya çalışıyor. Düne kadar bunu başardı. Ünlü füze krizi dahil, ne krizler atlattı. Ama Trump kıskacı sıkılaştırdı, ülkeyi “yavaş ölüme” terk etti. Şimdi Küba halkı elektriksiz, susuz ve parasız, yaratıcı çözümler üreterek ayakta kalmaya çalışıyor.

9 Ağustos 2026

İnsanlar günde üç kez bidonlarla evine su taşıyor ve bunun için kullandıkları tekerlekli arabaları çoğunlukla kendileri çekiyor. Su her gün biraz daha uzaktan temin edilebiliyor. Çok dikkatli şekilde kullanılıyor. Her gün bir-iki saat gelen elektrikle, aküler şarj ediliyor, mobil telefonlar yeniden hayat buluyor. Benzin, dizel, motorin son derece kıt ve anormal pahalı. Eldekinin çoğu santrallerde kullanılıyor ama kısıtlı üretimden elde edilen elektrik ancak kesintili olarak ve sırayla dağıtılıyor.  

Motorsikletlerine yakıt bulmak için yaratıcılıklarını kullananlar, YouTube’dan öğrendikleri şekilde, hurda plastikten “benzin” üretiyorlar. Mutfaktaki ocaklara gelen doğal gazı, kendi yarattıkları çözümlerle, geceleri aydınlatma için kullanıyorlar. 

Burası Küba: Ne savaşta ne iç savaşta olan bir ülke… Küba’da uykuları kaçıran silah sesleri, kentleri, köyleri yerle bir eden bombardıman yok. Ama Kübalıların deyimi ile “yavaş ölüm” var. 

Küba’da sokaklarda çöp yığınları.

Küba’ya 64 yıldır uygulanan ambargo hiç bu kadar şiddetli olmamıştı

Küba her yönden kıskaç altında. Ama bu kıskacı sıkıştıran tek bir güç var: ABD. Küba’ya ABD’nin uyguladığı ve 2026’da daha da sıkılaştırarak orta çağ tarzı bir kuşatmayla zirveye ulaştırdığı ambargo, bu ülkeyi günden güne boğuyor. 

ABD, önce Venezuela’nın lideri Nicolas Maduro’yu sarayından kaçırarak ve bu ülkeye el koyarak Küba’nın en büyük petrol tedarikçisini devreden çıkardı. Küba Venezuela’dan petrol alıyor karşılığında (2002’de Hugo Chavez’e darbe girişiminde bulunulduğundan beri) Venezuela devlet başkanının en yakın koruması olan asker ve polisleri sağlıyordu; Venezuela’nın askeri karşı istihbaratını ve polis teşkilatını eğitiyordu. Bunun yanı sıra, Venezuela’ya bir de doktor temin ediyordu. (Gerilla olmadan önce doktorluk yapan Che Guevara’nın kurduğu sağlık sisteminin bir uzantısı olarak, Küba zamanla önleyici tıp konusunda uzman çok sayıda doktora sahip oldu ve doktorlar ülkenin en önemli “ihraç” kalemlerinden biri haline geldi. Tabii bu doktorlar sadece “dost” ülkelere gidiyorlardı.) ABD Venezuela’ya el koyunca bu musluk kapandı. 

İkinci önemli tedarikçi Meksika’ydı ama Trump’ın “uyuşturucu kartellerine doğrudan müdahale etme”, yani Meksika’yı bir tür Venezuela’ya çevirme, Küba’ya petrol gönderen ülkelerin gümrük tarife oranlarını artırma tehditleri yüzünden, bu ülke de devreden çıktı; Küba’ya son petrol sevkiyatını Aralık 2025’te yaptı. 

Bir başka tedarikçi ülke olan Rusya’nın bir tankeri Mart 2026’da Küba açıklarında durduruldu. Daha sonra, “Vaka bazında yapılan inceleme çerçevesinde ve insani nedenlerle” geçişine izin verildi. Ancak bu hareketi, tüm dünya, ambargonun sıkılaştırılacağı şeklinde yorumladı. Nitekim, Nisan ayında bir başka Rus tankeri uzun süre Atlantik’te bekledikten sonra geri döndü. Bunda, ABD’nin engellemesinin yanı sıra, muhtemelen Putin’in Trump ile açık çatışmaya girmekten kaçınmasının da rolü vardı. Bundan sonra Rus sevkiyatı olmadı.

Küba’nın bir sorunu da piyasadan petrol alamaması… Petrol piyasasında ödemeler dolarla… Dolar ödemeleri de ABD bankalarından geçmek zorunda. Ambargo uygulaması bunu engelliyor. Ödemeleri başka ülkeler üzerinden geçirmek de mümkün değil. 

Yakıt yok, sokaklar tenha

Küba füze krizinde Türkiye, haberi olmadan yardımcı oyuncu rolündeydi

Castro ve arkadaşları başkaldırdıklarında, ABD şirketleri Küba’da şeker kamışı tarlalarının, madenlerin ve kamu hizmetlerinin çoğunu kontrol ediyordu. ABD o zamanki diktatör Fulgencio Batista’yı ekonomik olarak da askeri olarak da destekliyordu. 

1959’da Castro ve Che Guevara önderliğindeki gerillalar, Batista’yı devirince ABD önce yeni yönetimi tanıdı. Ancak Castro’nun ABD şirketlerine ait varlıkları millileştirmesinin ardından 1961’de diplomatik ilişkiler kesildi. Aynı yıl, CIA destekli sürgünlerin (devrim dolayısıyla sınır dışı edilenlerin veya kaçanların) Küba’yı işgal girişimi başarısız oldu. Domuzlar Körfezi Çıkarması olarak tarihe geçen bu girişimden sonra Castro resmi olarak “sosyalist” safa geçtiğini duyurdu. 

Bu tarihten itibaren Küba’nın hamisi Sovyetler Birliği oldu. Başkan John F. Kennedy, Şubat 1962’de Küba’ya yönelik kapsamlı ticari, ekonomik ve finansal bir ambargo başlattı. Ekim 1962’de ABD casus uçakları Sovyetler’in Küba’ya nükleer füzeler yerleştirdiğini ortaya çıkardı. Kennedy Küba’yı abluka altına aldı. (Abluka savaş ilanını ve Kongre’nin iznini gerektiği için, bu eyleme “karantina” adı verilmişti.) 13 gün süren ve dünyayı nükleer savaşın eşiğine getiren kriz, Kruşçev ile Kennedy’nin soğukkanlı tutumu sayesinde anlaşma ile sonuçlandı. Kruşçev Küba’daki füzeleri, Kennedy’de Türkiye’nin İncirlik Hava Üssü’ndeki Jüpiter füzelerini söktürmüştü. Kennedy “karantina”yı kaldırdı. 

Burada bir parantez açalım: Bir görüşe göre, Sovyetler İncirlik’teki Jüpiterlere tepki olarak Küba’ya füze yerleştirmişti. Kendi topraklarına nükleer füze yerleştirildiğinden de bu krizin göbeğinde bu füzelerin pazarlık konusu olduğundan da Türkiye kamuoyunun çok sonra haberi olmuştu. Öte yandan, sonradan, Kennedy suikastını bu krize bağlayan birtakım teoriler de ortaya atıldı. Bir teoriye göre Kennedy, Küba füze krizini çözmek için SSCB’ye “Küba’yı işgal etmeme” sözü vermişti. Ayrıca Küba’yı istila etmeyi amaçlayan gizli askeri planları veto etmişti. Bu durum, Fidel Castro’yu devirmek isteyen CIA içindeki şahinleri (FBI da işin içindeydi), bazı Pentagon yetkililerini ve ABD’deki Castro karşıtı Kübalı sürgünleri öfkelendirmişti. İddiaya göre, Kennedy’nin Küba konusunda “yumuşak” davrandığını düşünen bu yapılar suikastı organize etmişti.

Ambargoya geri dönecek olursak: Sovyetler Birliği çökünce Küba sadece hamisini değil, en büyük ticaret ortağını ve ayrıcalıklı pazarını, petrol kaynağını ve kredi desteğini kaybetti. ABD ise başlıca tehdidi ortadan kalktığı halde, ambargoyu hafifletmek yerine baskıyı artırmayı seçti. 1992’de Amerikan şirketlerinin yabancı ülkelerdeki iştiraklerinin Küba ile ticaret yapması yasaklandı. 1996’da Ambargo’yu kaldırma yetkisi Başkan’dan alınarak Kongre’ye verildi. Kongre’de çoğunluğu kaybetmiş olan Başkan Clinton, Cumhuriyetçilerin Başkan vetosunu aşan bir çoğunluk sağlaması nedeniyle elindeki yetkileri alan bu yasayı engelleyemedi.

Bu yasa yüzünden Başkan Barack Obama’nın Küba lideri Raul Castro ile başlattığı yumuşama hamlesi sınırlı kaldı. Diplomatik ilişki yeniden tesis edildi. Seyahat kısıtlamaları kaldırıldı. Ancak ambargo yerinde kaldı. Trump, ilk döneminde, Obama’nın kaldırdığı kısıtlamaları tekrar geri getirdi. 2021’de Küba’yı “Terörü Destekleyen Ülkeler” listesine yeniden aldı. 

Ulusal Güvenlik Stratejisi’ne göre Küba ABD’nin hegemonya alanında

Trump’ın Küba takıntısının arkasındaki en önemli neden, geçen yıl yayınlanan Ulusal Güvenlik Stratejisi’nde açıkça yazıya döküldüğü gibi, ABD’nin tüm Latin Amerika’yı kendi hegemonya alanı olarak görmesiydi. Bunun anlamı Rusya, Çin gibi diğer hegemonik güçlerin burada cirit atmasına izin verilmeyeceği ve ülkeler kendileri gerekli yönetim değişikliğini yapmazlarsa, bir şekilde müdahale edilerek, solcu veya ABD karşıtı hükümetlerin bertaraf edileceğiiydi. 

Ulusal güvenlik stratejisinde mesele böyle ifade edilirken, kamuoyu önünde, Küba’nın terörizmi desteklediği, Rusya, Çin ve İran için bir “dinleme üssü” olarak hizmet verdiği, ABD topraklarında yoğun casusluk faaliyeti yürüttüğü iddialarıyla Küba düşmanlığına meşruiyet kazandırılmaya çalışılıyordu. 

Bu yaklaşım Trump’ın ilk döneminden itibaren vardı. Trump, Başkanlığının ikinci döneminde, Küba’ya kapsamlı bir petrol ablukası uygulamaya başladı. Küba’nın askeri ve sivil liderlerine kişisel yaptırımlar getirdi. Küba ordusunun kontrolündeki şirketlerle finansal işlemler yasaklandı. New York Times’ın (NYT) haberine göre, ayrıca, CIA bünyesinde Küba’ya yönelik casusluk ve rejim değişikliği faaliyetlerini koordine edecek gizli bir Küba Görev Gücü kuruldu ve istihbarat önceliklerinde Küba “1. Seviye Tehdit” kategorisine yükseltildi.

Tabii ABD’ye göre, buralarda rejim değişikliği peşinde koşmasının, insanları büyük acılardan kurtarmak, ülkeleri yeniden demokrasiye ve özgürlüğe kavuşturmak gibi “yüce” amaçları vardı. Bu yüzden Küba ambargosunun halka değil yönetime karşı uygulandığı savunuluyordu. ABD arada bir petrol geçişine izin veriyordu. Hatta, küçük esnafa, küçük girişimciye mali yardım paketleri bile gönderiyordu, çünkü Küba orta sınıfını potansiyel müttefiki olarak görüyordu. 

Denizden ambargo çok kapsamlı.

Trump’ın gözü Küba’nın ambargolar yüzünden işletemediği zengin kaynaklarda

Bir an için, ABD’nin savaşla veya darbeyle rejim değişikliği sağlamaya çalıştığı ülkelerin “ulusal güvenlik açısından” öneminin büyük olduğunu kabul edelim. Peki bu ülkelerde “yağmalanacak” büyük zenginliklerin de olması bir tesadüf müdür? 

Küba da bu açıdan bir istisna değil. ABD Jeolojik Araştırmalar (USGS) Ulusal Madenler Bilgi Merkezi verilerine göre Küba, dünyadaki nikel rezervlerinde ilk sıralarda yer alırken, dünya kobalt rezervlerinin yaklaşık %7’sine tek başına sahip. Her iki maden de elektrikli araçlar için stratejik önemde. 

Aynı kaynak adanın kuzey batısında Meksika Körfezi tarafında 4.6 milyar varil ham petrol ve 277 milyar metreküp doğalgaz rezervi olduğunu tahmin ediyor. Bir ölçü olması açısından, Uluslararası Florida Üniversitesi Küba Araştırmaları Enstitüsü’nün bir raporuna göre, Küba’nın kuzeybatı kıyıları açıklarındaki bu rezervler, Trump’ın üretime açtığı Alaska Ulusal Yaban Hayatı Koruma Alanı’ndaki petrol yataklarının yaklaşık yarısına eşdeğer. 

Küba’nın ambargo nedeniyle gübre kullanamadığı, modern tarım araçları olmadığı için işleyemediği organik üretime elverişli yüzbinlerce dönüm tarım arazileri de var. Bunların ötesinde, artık Amerikan vatandaşı olan ve eski şeker kamışı tarlalarından madenlere, dünyanın en kaliteli tütününün yetiştiği tarlalardan, üretim tesislerine, konutlara ve işyerlerine kadar devasa bir mal varlığı üzerinde hak iddia edecek sürgün aileleri var. 

İki nesildir ABD’de yaşayan Kübalıların bir bölümü Florida eyaletinde son derece örgütlü bir baskı grubu oluşturuyor. Bu eyalet, ABD seçimlerinde belirleyici olan, iki partiden hangisine eğilim göstereceği bilinmeyen “sallantılı eyaletler”den biri. Bu yüzden bu eyalette geniş bir nüfus oluşturan sürgündeki Kübalıların ciddi bir lobi gücü bulunuyor. Ayrıca bunların aktivist, silahlı güçleri de var. Kendi inisiyatifleriyle veya ABD’nin şahinlerinin yönlendirmesiyle ortalığı karıştırabiliyorlar. 

Clinton zamanında, Cumhuriyetçi partiye atağa geçme ve başkanın elinden ambargoyu sonlandırma yetkisini alma fırsatını veren, sürgündeki Kübalılardan iki kardeşin, iki küçük uçakla Küba hava sahasına girmesi ve bu uçakların Küba jetleri tarafından düşürülmesiydi. Trump’ın ambargoyu sıkılaştırması yoğun eleştirilere maruz kalırken, bir sürat motoruyla Küba’ya sızmaya çalışan ağır silahlı 10 milis de Küba sürgünleri camiasındandı. Motorlarının sahil korumanın ateşi altında denizin dibini boylaması Trump’ın sebepsiz hamlesini meşrulaştırmıştı. 

Son olarak, Trump’ın tüm Güney Amerika operasyonlarını emanet ettiği, Venezuela’nın fiili yöneticisi ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun, Batista devrilmeden az önce ABD’ye göç eden Kübalı bir ailenin çocuğu olduğunu da ekleyelim. 

Küba yönetimi de sütten çıkmış ak kaşık değil 

Küba kendi zenginliklerinden azami ölçüde faydalanmaktan aciz. Ambargonun ağır sonuçlarından biri bu. Maden tesislerini modernize edemiyor. Derin deniz petrol sondajını yapacak modern teknolojiye sahip değil. Uluslararası yatırımcılarla işbirliği yapamıyor. Bugüne kadar elinde ne varsa onunla yetinmek zorunda kalması Küba halkını her gün daha fazla yoksulluğa itiyor. 

Tabii bunda Castro rejiminin son yıllarında başlayan, oğul Raul Castro ile devam eden ve bugün Diaz-Canel döneminde zirveye ulaşmış olan, diktatoryal yönetim altında gelişen iç sömürü mekanizmasının da önemli bir rolü olduğunu söylemeden geçmeyelim. 

Küba’da dışarı pek yansımayan bir sivil-asker ittifakı var. Askeriye’nin, hükümetin ve hala perde arkasında olan 95 yaşındaki Raul Castro’nun üçlü kontrolü altında bulunan dev bir şirket ekonomiyi, en küçük hücrelerine kadar (turistik oteller dahil) kontrol altında tutuyor. Haliyle, bal tutan da parmağını yalıyor. Küba’da sesini yükselten kendini demir parmaklıklar arkasında buluyor. Bu yüzden kimse kendini ve yaşam mücadelesi veren ailesini riske atmak istemiyor.  

8 yıldır ülkeye sokulmayan ABD ve İngiliz basını geçenlerde ambargonun yarattığı sefaleti görmeleri için ülkeye davet edilmiş. Yerel muhabirlerin de desteğiyle durumu yerinde gözlemleyen gazetelerden NYT, haberine, “Yakıttan mahrum bırakılan Küba, ayakta durmaya devam ediyor,” başlığını atmış. Guardian ise enerji kıtlığı nedeniyle ortaya çıkan su krizini işlemiş: “Suyu gıdım gıdım kullanıyoruz.” 

Batı basının bu en önde gelen iki temsilcisi de aynı tespiti yapıyor: “Küba halkı dirençli ve direnişçi.” Şikayet eden çok, hükümeti suçlayan çok ama genel tutum, bir tür çaresiz kadercilik: “Ekonomik kısıtlamalar bizi yavaş yavaş öldürüyor, ama elimizden gelen tüm gücümüzle ayakta kalmaya çalışıyoruz ve bundan sonra ne olacağını görene kadar idare etmeye çalışıyoruz.”

Akülü bisikletler, çekçekler insanları işyerlerine götürüyor. Ağırlıkla Çin tarafından sağlanan güneş panelleri dükkanların açık kalmasını sağlıyor. İnsanlar ise telefonlarını ve fenerlerini komşularının aküsünden ya da işyerindeki jeneratörden şarj ediyor. Bir mahallede, jeneratörü olan az sayıdaki aileden birinin, çocukların çizgi film izleyebilmesi için sokağa bir televizyon kurduğu görülebiliyor. 

Piller, güneş panelleri ve akülü araçlar büyük çoğunlukla daha varlıklı Kübalılara ait. Bu da genellikle yurtdışında akrabaları olanlar anlamına geliyor. Daha yoksul komşuları ise çoğu zaman elektriksiz yaşıyor ve artan enflasyon ortamında kıt maaşlarla geçinmeye çalışıyor.

Trump yönetimi inatla kuşatmanın sonuç vermesini bekliyor

64 yıllık ABD baskısı boyunca Küba, tüm zorluklara rağmen ayakta kalmak için yaratıcı çözümler üretti. Trump Nisan’a kadar dayanırlar demişti… Şimdi o da, kendisinden önceki pek çok ABD başkanı gibi, Küba’da hükümeti devirmenin o kadar da kolay olmadığını fark ediyor. Dışişleri Bakanı Marco Rubio önceki haftalarda gazetecilere, Trump yönetiminin hâlâ Küba hükümetini devirmek istediğini söylemiş, gerçekçi ve sabırlı davrandıklarını eklemişti: “Bunlar zaman alan karmaşık meseleler ve elbette elimizden geleni yapıyoruz,” Aslında Küba uzlaşmaya hazır ama ABD’nin koşullarıyla teslim olmaktan yana değil. 

Küba, zenginleri çok zengin, yoksulları çok yoksul bir ülkeyken Fidel Castro ve arkadaşlarının gerçekleştirdiği devrimle, zenginleri ABD’ye kaçan, yoksullarının hayat şartı ise birkaç gömlek yükselen bir ülke haline geldi. Trump’ın ilk dönem iktidarından önce Küba’ya turist olarak gitme şansını yakalayabilenler, çoğunlukla, yoksul ama neşeli bir ülke manzarası çizerlerdi. Çağın imkanlarının çok gerisinde yaşasalar da temel ihtiyaçlarını giderebilir konumdaydılar. Çark dönüyordu. Şimdi, Trump yönetimi tarafından, yöneticilerinin pes etmesini veya halkın ayaklanmasını sağlamak için ülke “yavaş ölüme” terk edilmiş durumda. Bir ülke daha, bir haydut devletin pençesinde kıvranıyor.

10Haber bültenine üye olun, gündem özeti her sabah mailinize gelsin.