Sorunun cevabını yazının ikinci bölümünde vereceğim.
Ama önce İran’dan gelen şu fotoğrafa çok iyi bakalım.
Savaştan sonra Tahran sokaklarında çekilmiş.
Arkada öldürülen eski ruhani lider Hameney ve onun yerine geçen oğlunun fotoğrafları var.
Önlerinde ise bir kadın yürüyor.
Ama ne yürüyüş…
Üzerinde pembe bir gömlek. Başı tam açık, saçları atkuyruğu.
Yüzünde en küçük korku ifadesi yok, tam aksine kendinden emin, hatta mağrur biçimde yürüyor.
Meydan okuyor bile diyebilirsiniz…
Bakarken düşünüyorsunuz…
Daha bundan üç beş ay önce arkadaki baba Hamaney’in Başsavcısı, başını böyle açabilmek için öldürülme pahasına sokaklara çıkan kadınları “Allahın düşmanı” ilan ediyordu…
Nasıl oluyor da, bu kız Tahran’da, güpegündüz, böyle meydan okur gibi yürüyebiliyordu?
Anlatayım…
26 Haziran Cumartesi günü…
Türkiye-ABD futbol maçı bitmiş, takım son maçı kazanıp geri dönmeye hazırlanırken, ben de günüme başlıyorum.
Her zamanki gibi güne, artık medya diye kalmış tek tük şeyden biri olan New York Times’la başlıyorum.
Yine her gün olduğu gibi ilk baktığım yer Katrin Bennhold’un “Günaydın Dünya” diye başlayan, benim algoritmama uygun seçkileri oluyor.
Tesadüf, o gün Katrin Bennhold’un seçtiği haberlerin ikisi İran ve Türkiye ile ilgiliydi…

Haberin açılış fotoğrafı da işte o at kuyruklu kız.
İçerde bir video var…
Yine başı neredeyse tamamen açık gencecik sempatik bir kız konuşuyor.
İran’dan son zamanlarda gelen fotoğraflara bakıyorum.
Hemen hepsinde kadınların başı açık.
Sanki özellikle başı açık kadınlar seçilmiş böyle karelerde.

Geçtiğimiz aylarda pembe askeri cipler görmüştük…
Üzerlerinde silahlı kadınlar vardı. Hatta “Kızlar istiyor” diye füzeleri pembeye boyayıp sokaklarda gezdirmişlerdi.
İran, bütün dünyaya bir “Milli birlik” imajı vermek istiyor.
“Biz birleşmiş, Amerika’ya ve İsrail’e yekvücut direnen bir milletiz” demeye getiriyor.
Bu nasıl bir riyakarlıktır böyle…
Daha 4 yıl önce Mahsa Amini’yi, sırf başı açık sokağa çıktı diye karakolda döve döve öldüren, daha beş altı ay önce bir gecede erkek kadın demeden 10 bin kişiyi katleden rejim, birden “Biz birleşmiş bir milletiz” imajı vermeye çalışıyor.
Ve bu imajı vermek için bulduğu en etkili şey de, sokakta başı açık gezen kızlar.
“Bakın onlar bile bizimle”
Adeta “Geçici bir başını açma hürriyeti…”
Demek ki neymiş?
İran, sadece “İktidardaki molla takımı” değilmiş.
İran kadını denince sadece başını örten kadınlar toplumsal kareyi dolduramıyormuş.…
Gerçek bir “Millet” olabilmek, herkesin gönüllü ve özgür seçimi ile katılabileceği bir birlikte yaşama adabından ve özgürlüğünden geçiyormuş.
İran bunu yaratabildi mi…
Hayır…
Ama şimdi en azından bu imajı verebilmek için, kadınların sokaklarında özgürce dolaşabildiği bir İran yaratmaya çalışıyorlar.
Daha doğrusu İran imajı…
Tabii bu fotoğraf sadece o değil…
New York Times soruyor:
Siyasi İslam zayıflıyor mu?
Evet zayıflıyor. Hatta bitiyor, çatır çatır çöküyor.
Sünni Siyasi İslamın en güçlü ideolojik temeli olan “İhvan”, yani “Müslüman Kardeşler” Suudi Arabistan ve Körfez ülkelerinde çökmüştü.
Mısır’da da çöktü.
En güçlü olduğu yer Tunus’ta çöktü.
Geriye tek bir örgüt kaldı.
Hala Müslüman kardeşler ideolojisinden tam kopamayan HAMAS…

Ama Siyasi İslamın uygulamada en güçlü kalesi İran’daki rejimdi.
Gelen fotoğraflar bize şunu anlatıyor:
Siyasi İslam orada da artık son dönemini yaşıyor.
Bana göre “Molla sistemi” dönemi kapandı.
Şimdi “Silahlı Milis” dönemi açıldı.
Bir süre, hatta daha güçlendiği izlenimi vererek yaşayabilir.
Gelelim asıl soruya…
Siyasi İslam çöküyor. Ama bir güç olarak onun yerini alan bir şey var mı?
Evet…
Daha güçlü bir ulusal kimlik.
Peki bu İslam dünyasını kurtarır mı? İran halkına refahı ve istediği özgürlükleri getirir mi…
Korkarım ki hayır…
Umarım kadınlara başını açma özgürlüğünü de tanıyan bir “Devrim muhafızları, yani milis faşizmine” götürecek bir yol açılmaz…
Ama o saf İslamcı ideolojisini artık, İran’ın 2500 yıllık devlet geleneğinin getirdiği İslam öncesi tarihine de bağlamak zorunda.
Yani yakında İran televizyonunda bizim “Kuruluş Osman”, “Diriliş Ertuğrul” gibi dizileri görmeye başlayacağız.
İran tarihinin, Humeyni’nin bir Air France uçağı ile Tahran’a indiği 1979 yılında başlamadığını keşfedecekler.
Mesela Roma İmparatoru Valerian’ı savaşta esir alan Şapur’u, Nadir Şah’ı tanıyacaklar.
Ama asıl merak ettiğim bir başka hükümdarları.
En çok tanımalarını umut ettiğim tarihi kişilik Hüsrev Anuşirvan…
Halkının onu tanıdığı adı ile “Nuşiravan-ı Adil…”
Yani “Adil Hükümdar…”
İran tarihinin en büyük hukuk reformlarını yapan hükümdar. Bilim ve felsefeyi destekleyen, Yunan düşünürlerinin eserlerini Farsçaya çevirten liderleri.
Ülkesine adalet getirmeye çalışan bilge…

New York Times’da aynı gün bir de Türkiye’den haberi vardı.
Başlığı şuydu:
“Türkiye’de yanak yanağa dans etmek.”
İstanbul dünyanın en büyük “Tango başkenti” olmuş.
“İstanbul’da hemen yer yerde bir tango dans okulu var” diye başlıyor.
Gazete bunun nedenini harika bir kavramla açıklıyor:
“Turkish Abrazo…”

“Abrazo” İspanyolca “Kucaklaşma”, “Sarılma” anlamına geliyor.
Tango yaparken bu sarılma, kucaklama kısmı çok önemli ve Türk erkeklerinin özellikle bu konuda çok başarılı olduklarını yazıyor.
Her gün “İç cepheyi nasıl güçlendiririz” diye sorup duruyoruz…
“Cephe” bir savaş terimi…
Bunun yerine soruyu şöyle sorsak:
Nasıl bir millet haline gelebiliriz?
Gelebiliriz…

Bunun için önce Tango yapmayı öğrenmemiz lazım.
İngilizce bir kavram vardır.
“It takes two to tango…”
Mecazi anlamı ise şu:
“Anlaşmazlıkta, kavgada sorumluluk iki tarafa da aittir…”
Tabii ki kutuplaşmada da …
Bunun için de önce “Abrazo” şart…
Yani “Kucaklamayı” “Sarılmayı” öğrenmek…
“Turkish Abrazo’nun yolu ise belli…
Demokrasi…
İnsan Hakları…
Adalet…
Liyakat…
İfade, inanç ve girişim özgürlüğü…
Üzerine biraz da “Mizaha sadece gülebilmeyi” eklersek…
Bu iş tamam…
Ve askeri cipleri pembeye boyamaktan çok daha sahici ve etkili bir şey değil mi…