
Bu cümleyi yazan Irvin D. Yalom için, “bugünü yaşama arzusu”, yalnızca günü değerlendirme tavsiyesi değil.
“Ölüm bilincinin” , yaşamı “daha yoğun ve daha sahici” kılabileceği düşüncesi.
Yani; “Ölümün farkındalığı yaşamı küçültmez; tersine onu daha değerli kılar.”
“İnsanın bir gün öleceğini gerçekten kavraması, ertelediği hayatı bugün yaşamaya başlamasına yardımcı olabilir”, diyor; kendisi şimdi 95 yaşındaymış.
“İnsanların çoğu zaman geleceğe yatırım yaparken bugünü kaçırdığı” görüşünde.
Ona göre “yaşam, sürekli hazırlanılan bir şey değil; şimdi deneyimlenmesi gereken bir süreç”.
Bu yaklaşım, onun varoluşçu psikoterapi anlayışının merkezi, deniyor.
Onun kim olduğuna bakmaya, bir yerde
“Ölüm bilinci yaşamı derinleştirir” sözüyle karşılaşmam çekti beni.
“Pişmanlıkların büyük kısmı, yaşanmamışlardan doğar” diyordu.
Bunu, ‘kendinden aşırı emin’ ve ‘sürekli memnun olanlar’ bilmese de; kendinle hesaplaşanlar iyi bilir.
Çünkü, “o zaman” geldiğinde, İnsan, başkalarının beklentilerine göre değil, kendi değerlerine göre yaşadığında itilip kakılmış olsa da daha özgür olduğunu hisseder.
Yalom’un düşüncesini özetleyen ifadelerden biri şu: “Ölümlülük bizi fiziksel olarak yok eder; ama ölüm düşüncesi bizi kurtarabilir.”
Bu cümle, onun Staring at the Sun (Güneşe Bakmak: Ölümle Yüzleşmek) kitabının teziymiş, öğrenir öğrenmez kitabın siparişini verdim.
“Bugünü yaşama arzusu”, Yalom için “an’ı yaşa” sloganı değil tabi.
Bu ayrımın bilinci beni çok ilgilendiriyor.
Diğerini “tok açın halinden anlamaz” ifadesindeki “şımarıklık kafası” olarak gördüğüm için Yalom’un ne dediğini merak ettim.
Onun kastettiği, “sınırlı bir ömrün bilinciyle, gerçekten kendi hayatını seçebilme cesareti”.
Bunun, “Boşver gerisini, bugün sen mutlu ol-keyfine bak” kafasıyla yaşayanların bana çok itici ve çok sathi gelen hallerinden apayrı bir “hâlini sorgulayarak yaşamak” demek olduğunu, sanıyorum bilenlerdenim.
“Bugünün değeri, yarının garanti olmamasından gelir.”
Yalom bunu söylüyor.
Bizdeki “Bugünün işini yarına bırakma” sözü, “an’ı yaşa” hedonizminden elbette bambaşka bir şey ve kendini mezarlığın yanından geçerken korkudan ıslık çalan adam durumuna düşüren Carpe Diem” ciciliğinden şüphesiz daha derin.
Bana kalırsa da, her gün “ertelenmiş bir geleceğin provası değil, yaşamın kendisi” olarak görülmeli.
Irvin D. Yalom’un, “bugünü yaşama arzusu” tezi, yalnızca psikolojiye değil, aynı zamanda varoluş felsefesine dayalı.
Yalom’a göre insan yaşamını biçimlendiren dört temel varoluşsal gerçek var:
1.Ölüm
2.Özgürlük
3.Varoluşsal yalnızlık
4.Anlamsızlık
Bu dört gerçek, ona göre insanın kaygısının da temel kaynakları.
Ancak o bunları yalnızca acı veren gerçekler olarak görmüyor.
Dönüşüm fırsatları olarak değerlendiriyor.
Bu bakış çok kıymetli.
Yalom’un en çok üzerinde durduğu konu ölüm.
Ona göre insanlar ölüm düşüncesinden kaçmaya çalıştıkça, aslında yaşamaktan da uzaklaşıyorlar.
Şöyle yazmış: “Yaşanmamış bir hayat, ölüm karşısındaki kaygıyı büyütür.”
İnsan gerçekten içinden gelen bir duruşla yaşadığını hissediyorsa, ölüm korkusu tamamen kaybolmasa bile daha katlanılabilir hâle gelir.
Buna karşılık sürekli ertelenenler, fazla kişiselleşmiş tekrarlar üzerine kurulmuş bir yaşam ölüm korkusunu artırır.
Bu yüzden terapilerinde hastalarına sık sık şu soruyu dolaylı olarak sordururmuş: “Bugün öleceğini öğrensen en çok neyi yaptığından pişman olursun?“
Bu soru geleceği değil, bugünü değiştirmek için önerisi onun.
Eserlerinde üzerinde durduğu kavramlardan biri de uyanış deneyimi (awakening experience).
Bazen ağır bir hastalık, sevilen birinin ölümü, yaşlılık ya da büyük bir kriz, insanı yaşamına “dışarıdan bakmaya” zorlar.
Bu zor davranış, insana şunu fark ettiriyor:
Hayat sonsuz değil.
Gerçekte istediğim şey bambaşka “bir yaşamak”olabilir.
Yalom, bu tür krizleri yalnızca felaket olarak değil, yeni bir yaşamın başlangıcı olarak görmemizi tavsiye ediyor.
Çünkü onun yaklaşımında, “zaman” psikolojik bir mesele.
İnsan durmadan plan-program yapıp , “zaman bulunca şöyle-şöyle de yaparım”! diye düşünür.
Yalom’a göre hayat, öyle bir “hazırlık dönemi” filan değil.
Hayatın kendisi bugün.
Anlaşılan, terapilerinde dikkat çektiği başka bir konu da “ilişkiler”miş.
İnsanların en büyük pişmanlıklarından çoğu orada oluşuyor çünkü.
Birini takdirini, ona teşekkürünü söylememek, özür dilememek, sevginin, saygının lafla değil yaşayarak gösterilen şeyler olduğunu ve zamanı başka türlü kullanabileceğini geç farketmek…
Çünkü ölüm yalnızca kendi sonumuzu değil, sevdiklerimizin de faniliğini hatırlatıyor.
Ben bunu yaşadım ve hiç unutmuyorum.
Biliyorum ki, bugünü yaşamak, yalnızca bireysel haz aramak değil; insanlarla daha sahici ilişkiler kurabilmek.
Varlığını birleştirmek.
Yalom’un yaklaşımı bu yüzden modern başarı anlayışına da kuşkuyla bakıyor.
Toplum (sistem), sürekli daha fazla üretmeyi, daha fazla kazanmayı ve daha fazla sahip olmayı, daha hızlı koşuşturmayı öğütlerken, terapi odasındaki insanlar yavaşlık özlemiyle şunları dile getirirmiş:
“Ona buna yetişeyim diye koştururken pek de anlamlı bir hayat yaşayamadım.”
“Kendim olmak yerine klişe beklentileri karşıladım.”
“Hep geleceğe çalıştım.”
Yalom’a göre, iyi bir yaşamın ölçüsü başarıdan çok yaşanmışlık.
İnsan, yaşamının sonunda “Şuna-şuna sahip oldum.” demekten ziyade “ben anlamlı yaşadım.” diyebiliyorsa, daha doyumlu bir hayat sürmüştür.
Yalom’un en önemli katkılarından biri, ölüm korkusunu ortadan kaldırmaya çalışmaması.
Onu, yaşamın öğretmeni olarak görmesi.
Ölüm, onun düşüncesinde karamsarlığın değil, “uyanmanın” kaynağı.
İnsan ölümlü olduğunu kabul ettiğinde, zamanın sınırlı olduğunu anlar.
Bu farkındalık da bugünü daha bilinçli, daha cesur ve daha sahici yaşamaya yöneltir insanı.
Bence mesele zaten bu kadar.
Bugün Kabotaj Bayramı deyip geçtiğimiz bir gün.
Limanda birazdan işine -hürce- açılacak tekneciler, bunu vaktiyle düşünmüş olanların onlara kazandırdıklarına bir minnet ifadesi olarak topluca sirenlerini çaldı az önce.