“Siyaset merakının” birden gaza bastığı kişiler neden kısa süre sonra vitesi küçültüp beklemeye geçiyor?
Bir kesim, olayların kendisini değil, büyük bir kırılma ihtimalini takip ediyor.
O ihtimal güçlendiğinde ilgilenir göründüğü başka konuları bırakıp birden hızlanıyor.
Ortalıkta hararet azaldığında da aynı hızla gene beklemeye geçiyor.
Bu yalnızca siyasete özgü bir durum değil.
İlgileri de heyecanları da öfkeleri de “bir dikkat akışının” içinde yükselip alçalıyor.
Bu uzaktan gözlenince, özgürlüğün önemli bir şartının, -mesela kişilere dönük olarak- sık sık fikrini değiştirmek değil; dikkatini kimin yönettiğini fark edebilmek olduğu düşüncesi insanın zihnini kurcalıyor.
Mesele, hayatımızı bir “Yaşam Tarzının” yönlendirmesine bırakırken, aslında ne istediğini içimize doğru-dürüst sormayışımız olabilir mi?
Bana öyle geliyor ki, geçmişte hiçbir dönemde insanlar “kendi hayatlarını” yaşadıklarından bu kadar kuşku duymamışlardı.
Çünkü günümüzde “baskı” eskisi gibi çalışmıyor.
Kimse ne giyeceğimizi emretmiyor. Kimse ne okuyacağımızı söylemiyor. Kimse kimi seveceğimizi belirlemiyor. Tam tersine önümüze sayısız seçenek konuyor.
Fakat zamanla fark ediyoruz ki, “seçeneklerin çokluğu” ile “özgürlüğün kendisi” aynı şey değil.
Bir zamanlar insanlar basit ve tekdüze bir dış hayat yaşardı.
Bugün giderek daha fazla insan bir yaşam tarzı seçmeye, sürdürmeye çalışıyor.
Hayat kendiliğinden akan bir nehirdir, diyelim.
Yaşam tarzı o nehrin üzerine kurulmuş bir dekor.
İnsan artık yalnızca yaşamıyor; kendini, yaşadığı hayatı aynı zamanda ‘açıklamak’, ‘sergilemek’ ve ‘anlamlandırmak’ zorunda hissediyor.
Nereye gittiği kadar nasıl ‘göründüğünü’, ne yaptığı kadar ‘neyi temsil ettiğini’, ne hissettiği kadar nasıl ‘algılandığını’ düşünüyor.
Böylece ‘deneyim’ (yaşantı) yerini ‘performansa’ bırakıyor. Hayat yavaş yavaş ‘gösteriye’ dönüşüyor.
Pierre Bourdieu’nün dikkat çektiği gibi, “modern insan çoğu zaman ihtiyaçlarını değil, kimliğini tüketiyor”.
Tam da orada görünmez bir tuzak başlıyor.
İnsan kendi hayatını kurduğunu düşünürken, çoğumuzun yaptığı gibi kendisine sunulmuş “hazır hayat paketlerinden” birini seçiyor ve buna “özgürlük” adını veriyor.
Heidegger’in “herkes” dediği görünmez çoğunluk tam da burada devreye giriyor.
Belki mesele hangi yaşam tarzının daha doğru olduğu değildir. Belki mesele minimalizm ile tüketimcilik arasında tercih yapmak da değildir. Belki mesele şehirde yaşamak ya da köye taşınmak değildir.
Ola ki, mesele dediğim şey, “hayatımızı hangi yaşam tarzının yöneteceğini” tartışırken, “aslında ne istediğimizi” hiç sorgulamıyor oluşumuzdur; ya da ondan vaz geçmiş oluşumuz.
“Ben gerçekten ne istiyorum?”
Nietzsche, Kierkegaard, Heidegger ve Lacan farklı yollarla aynı sorunun çevresinde dolaştıklarını az-çok biliyoruz.
Okuduk, Emma Bovary hayatın kendisini değil, hayatın hayalini yaşar.
Bu yüzden mutsuz olur.
Antonio Tabucchi‘nin “Pereira İddia Ediyor” romanındaki Pereira ise farklı bir yanılsamanın içindedir.
Yaşlı gazeteci uzun süre kendisini tarihin dışında tutabileceğini düşünür. Fakat zamanla fark eder ki, tarafsızlık da bir tercihtir. Sessizlik de bir seçimdir.
Roman boyunca Pereira’nın dönüşümü, aslında “kendi vicdanının sesini” yeniden duymaya başlamasının hikâyesidir.
Çünkü insan bazen kendi arzularını yaşamıyor; kendi korkularının çizdiği sınırları yaşıyor.
Ian McEwan‘ın romanlarında ise başka bir gerçekle karşılaşırız. “Cumartesi”nin Henry Perowne’u başarılı ve modern dünyanın bütün imkânlarına sahip bir insandır. Fakat hayatın kırılganlığı ona kontrolün bir yanılsama olduğunu gösterir.
“Kefaret”te ise tek bir yanlış yorum, birden fazla insanın bütün hayatını değiştirebilir.
McEwan‘ın kahramanları bize insan hayatının “hesaplarımızın dışına taşan bir şey” olduğunu hatırlatır.
Belki de özgürlük yeni arzular bulmak değil, bize ait olmayan arzuları ayıklayabilmektir.
Çünkü insan yalnızca bugünden de ibaret değildir.
İnsan hafızadır aynı zamanda.
Bir özlemdir. Bir beklentidir. Bir korkudur. Bir umut. Bir pişmanlık.
Bir hatırlayıştır.
Hayat, bütün zamanlarımızın toplamıdır.
İnsanın hayatındaki en önemli dönüm noktası ne istediğini bulduğu an değildir.
Asıl dönüm noktası, peşine takılıp hayatımızı sürüklediğimiz, bize ait olmayan istekleri fark ettiğimiz andır.
Başkalarının başarı tariflerini, korkularını, hayranlıklarını, mutluluk reçetelerini ve arzularını kendi hayatımızdan ayırabildiğimiz an.
Çünkü “insanın özgürlüğü her istediğini yapabilmesinde değil, neyi neden istediğini anlayabilmesinde saklı”, diye düşünenleri duymazdan gelmek bizi ancak buraya getirdi.
Bu yüzden, hayatın sonunda sorulacak soru “Mutlu oldun mu?”, Başarılı oldun mu?”, “İstediklerini elde ettin mi?” gibi sorular olmadığını düşünebiliriz.
Daha az sorulan ama çok daha zor bir soru daha var:
“Yaşadığım hayatı gerçekten ben istememiş olamaz mıyım?”
İnsan tamamen kendine ait bir hayat kuramaz, bu doğru.
Ama kendine ait olmayan arzuları tanımayı öğrenebilir.
Belki hakiki özgürlük de tam burada başlar.
Belki, hakiki olmak dediğimiz şey, kendi sesimizi bulmaktan önce, bize ait olmayan sesleri ayırt edebilmek’tir.
Bu uzun yazıyı şimdilik kendime ait sandığım ama çok kişinin daha önce yazdığından kuşku duymadığım bir cümleyle bitireyim:
Hayat tek başına hiç kimseye ait bir şey değil.