“İnsan bir denemedir” Nietzsche’ye göre. Ereksiz, tanrısız insan boyuna geriye doğru, yana her yöne doğru çekilir.
Nietzsche bir ereği, ve böylece sınırı, en azından bir ufuk çizgisini göstermek ister.
O tanrının öldüğünü ilan etmesinden sonra Foucault insanın da öldüğünü duyurdu. Bu nedenledir ki Foucault insana baktığında insanın yerine özneleştirme kiplerini görür. ‘Olmuş olmayan , ama sürekli olan , özneleştirilmekte olandır insan-ki nihayetinde bir sınırı olmayanın, kendisi de yoktur.’(Akıldışının Aynasında (Nietzsche, Heidegger, Foucault) yaz. Fahrettin Taşkın, s.137-138)
Bugün kim olduğumuzu ve neden böyle olduğumuzu anlayabilmek için Foucault geçmişte belirli dönemlere baktığında o da Nietzsche gibi boyuna geriye doğru ,yana her yöne çekilen insan görür yani insanın yönü daima ileriye, ilerleme yönünde değildir. Ele alınan dönemde insanların etrafı döneme özgü bilgi kaynaklarını yönlendirebilen ve bu bilgiyi düzenini korumak için kullanan iktidar yapıları tarafından çevrelenmiştir. Bu hem ideolojik, kültürel bir çevrelemedir hem de neyin konuşulması ve konuşulmamasını, neyin görüleceği veya görmezden gelineceğini belirleyen ‘sosyal’ kurallardır.
***
Foucault, Nietzsche’nin bugünkü yaşamımızın soy kütüğünü çıkarma metodunu benimsedi ve bu soy kütüğü metodu sayesinde belirli dönemlerdeki hakim ideolojiyi ve nelerin söylenebilip nelerin görülebildiğinin, bunların söylemlerinin birikimi olan arşivin yapısını çözümledi.
Onun açısından geçmişi anlamak için büyük olaylar, büyük kurumsal dönüşümlerden ziyade günlük hayatta konuşulanlar, sokaktaki söylenmeler, yerel gazetelerdeki küçük haberler, polis ve tıbbi kayıtlar, mahkeme tutanakları var olan düzenin işleyişini anlamamız için çok değerli bilgiler sunan kaynaklardı. Yani Foucault özneleştirme süreçlerini çözümleyebilmek için çok daha zorlu bir çalışma metodu öneriyordu. Hem soy kütüğünü çıkarmak hem de arşiv çözümlemeleri son derece zahmetli bir süreçti. Ama bunların geçmişe yönelik bize sağlayacağı çok sağlam bilgiler olduğu için bence bu yöntem büyük genellemeler ile konuşan, dolayısıyla temelde anlamsız olan örneğin bir marksist gelenekten kopuktur. Foucault gündelik siyasi tavırlarında ne kadar marksistlere yakın olsa da onun metodu marksizmden hayli uzaktır.
Eğer Foucault’un hangi tarih ekolüne yakın olduğunu illa söylememiz gerekiyorsa bunun (uzun dönemleri inceleyen) ‘Annales’ okulu olduğunu söylemeliyim.
***
Zaman içinde değişik dönemlere damgasını vuran bilginin iktidar tarafından nasıl yönlendirildiği ve bunun toplumda nasıl ve kimler tarafından paylaşıldığı önemli olduğundan Foucault’un ilgisi zaman içinde iktidar yapılarının nasıl oluştuğu ve bu iktidarın zaman içinde nasıl fonksiyon gösterdiğine kaymıştır
(Deleuze’nin Foucault üzerine verdiği seminerin bant çözümü Foucault Üzerine Dersler adı altında yayınlandı. Foucault’daki ilgi kaymasına paralel olarak seminerin ilk bölümü ’Bilgi’ üzerine, ikinci kitap ise ‘İktidar ‘üzerine. Okunması çok kolay olan kitaplar değil bunlar ama yine de herkese tavsiye ediyorum)
***
İktidar yasaklar koyarak baskı kullandığından değil ama hayatın her alanına dağıldığından her yerden geldiğinden her yerdedir.
Foucault’a göre iktidarın yapısında ve işleyiş biçiminde 19’uncu yüzyılın ortalarından başlayıp sonlarına doğru radikal bir değişim olmuştur.
Ondan önceki iktidarlar temelde yaşam hakkını insanlara vermek veya bunu ondan almak gücüyle iktidarlarını sürdürüyorlardı.
Daha sonra iktidar yapıları insanları yaşatmaya konsantre olmuşlar ve iktidar-bilgi sisteminin bireyin yaşamını daha iyi, daha dolu yaşaması için gerekli tercihleri sanki bunu kendileri bağımsız yapıyormuş gibi yapacakları sistemleri oluşturdular. Artık bireyselleştirme yoluyla beden üzerinde iktidar kuruluyordu. İktidar artık bir ‘yaşamı ayarlama’ iktidarıydı.
Foucault’un biyo-iktidar diye adlandırdığı bu sistemde hakimiyet değil özgürlük vardır. Biyo-iktidar yapısı baskılar, yasaklar getirerek değil. bireyleşen kişilerin özgürlüğü sayesinde iktidarını sürdürür.
Cinsellikte biyo-iktidar
Özgürlük olmadan var olamayacak iktidar yapısının nasıl çalıştığını cinsellik konusuyla biraz açayım.
Özneleşmenin, bireyselleşmenin önemli faktörü bence cinsellik olduğundan toplumdaki dönemin iktidar yapıları bunu daima kontrol altında tutmaya çalışırlar.
Ama belki farketmişsinizdir bunun sadece söylenişinde bile bir baskı varsayımı var. Yani iktidar yapıları insanların hayal gücünü ve arzularını kontrol altında tutabilmek için cinsellikte bazı yasaklar daima koymuşlardır.
Bunun en tipik örneği Viktorya döneminde İngiltere’de yaşananlardır. O dönemde heteroseksüel üremeye yönelik seks dışında her türlü seksin düşüncesi bile yasaklanmaya çalışılmıştı.
İktidar yapıları yasaklar getirmenin baskı yapmanın beklenilen sonucu doğurmayacağı dersini sadece bu örnekten isteseydi çıkabilirdi. O dönemde bir pornografik yayın patlaması olmuş ve daha da önemlisi normalin dışına çıkan fetişistik sekste de bir yükselme yaşanmıştı.
Foucault’nun yaşamı ayarlayıcı iktidar diye adlandırdığı biyo-iktidar döneminde cinsellik yasaklanma yerine daha çok görünür kılınmış (1970’li yılların porno film furyası gibi) ve cinselliğe dair söylemler teşvik edilmişti.
İktidar yapıları ellerindeki bilgiyi kontrol ve yönlendirme gücüyle özgür bireylerin cinsellik tercihlerini heteroseksüel ve üremeye yönelik seksten yana ‘Özgürce’ tercih etmeleri için yönlendirebileceğini düşünüyordu. Reklamlarda, filmlerde gösterilen cinsel imgeler ve edebi dünyada kullanılan temalar, tıbbi söylemler, okulda verilen cinsellik derslerinde işlenen konular hep bu ‘normali’ teşviğe yönelikti.
***
Ancak bu sistemde iktidar özgür bireylere yönelik ve onlarla birlikte çalıştığından bu sistemde her zaman bir ‘çatlak’ yarık’ olması ihtimali büyüktü. ‘Normal’ olarak tanımlananı seçmesi beklenen özgür bireylerin kendi normallerini bastırmayı bırakıp sisteme karşı ayaklanması ve normali ihlalleri mümkündü. Nitekim bu oldu da. Batı aleminde sadece kültürel imgelerle, edebiyatta, reklam sisteminde değil açıkça pornografik filmlerde ve yayınlarda ‘normalin’ teşvik edilmesine rağmen hayal kurma güçleri serbest bırakılmış ve arzularınının önüne artık set çekmek istemeyen bireylerin farklı, çizgi dışı seks arayışlarının görünür olması da aynı anda tırmanmıştır.
Foucault’nun ‘Özne ve iktidar’ çalışmasında dediği gibi ‘günümüzün sorunu artık ne olduğumuzu keşfetmek değil, olduğumuz şeyi reddetmektir.’(s.68).
İktidarın olduğu yerde artık mutlak özgürlük de olması gerektiğinden özgür bireyler iktidar yapıları ile oynamakta oldukları hakikat oyununda hayal kurma kapasitelerinin ve arzularını baskı altında tutmayı red ettiklerinde kurulmak istenen düzende yeni ihlaller ,yeni yarıklar açtılar bu süreçte arzuların tatmini ve zevk için yapılan seks gittikçe daha fazla üreme fonksiyonunun dışına çıktı.