Jeopolitik gerçekler, ideolojik önyargılardan çok daha güçlüdür. Artık soru, Türkiye’nin Avrupa için önemli olup olmadığı değildir. Asıl soru, Avrupa’nın bu gerçeğin gereğini yapmaya hazır olup olmadığıdır.
Tarih, çoğu zaman sessiz ilerler.
Geçtiğimiz hafta İstanbul’da, Avrupa Birliği adına Ekonomi ve Verimlilikten, Uygulama ve Basitleştirmeden Sorumlu Komiser Valdis Dombrovskis ile Türkiye adına Hazine ve Maliye Bakanımız Mehmet Şimşek’in eş başkanlığında gerçekleştirilen Avrupa Birliği–Türkiye Yüksek Düzeyli Ekonomik Diyalog Toplantısı belki manşetleri süslemedi; ancak Avrupa’nın stratejik bakışında önemli bir dönüşümün habercisi niteliğindeydi. Jeopolitik parçalanmanın derinleştiği, ekonomik belirsizliklerin arttığı ve güvenlik risklerinin çoğaldığı bir dönemde Brüksel ile Ankara, aslında uzun zamandır bilinen bir gerçeği yeniden keşfediyor: Avrupa’nın güvenliği, rekabet gücü ve refahı ile Türkiye’nin istikrarı ve başarısı artık birbirinden ayrı düşünülemez.
Uzun yıllardır Türkiye–AB ilişkileri büyük ölçüde üyelik müzakereleri ekseninde değerlendirildi. Oysa bu yaklaşım, hızla değişen küresel jeopolitiği ve Avrupa’nın karşı karşıya olduğu yeni güvenlik denklemine artık cevap vermiyor.
Toplantı sonunda yayımlanan ortak bildiri de bu değişimin açık bir göstergesi. Bildiri, Türkiye’nin aday ülke statüsünü ve Avrupa Birliği için kilit bir ortak olduğunu yeniden teyit ederken; ekonomik güvenlik, finansal iş birliği, bağlantısallık ve yatırımı ön plana çıkarıyor. Bunlar teknik ayrıntılar değil; AB–Türkiye ilişkilerinin daha gerçekçi, daha stratejik ve daha pragmatik bir zemine taşındığını gösteren önemli işaretlerdir.
Aslında bu dönüşüm çoktan gerçekleşmeliydi.
Avrupa bugün Soğuk Savaş’ın sona ermesinden bu yana belki de en karmaşık güvenlik ve ekonomik sınamalarla karşı karşıya. Rusya-Ukrayna savaşı, Gazze’de yaşanan ve uluslararası toplumun önemli bir kesimi tarafından soykırım olarak nitelendirilen ağır insani trajedi, Orta Doğu’daki istikrarsızlık, büyük güçler arasındaki rekabet, enerji güvenliği ve teknolojik üstünlük yarışı Avrupa’nın daha güçlü, daha işlevsel ve daha dayanıklı ortaklıklara ihtiyaç duyduğunu açıkça ortaya koyuyor.
İşte tam bu noktada Türkiye’nin sahip olduğu stratejik avantajlar öne çıkıyor.
Türkiye; Avrupa, Asya, Karadeniz ve Doğu Akdeniz’in kesişim noktasında yer alıyor. Güçlü sanayi altyapısı, geniş iç pazarı ve Avrupa tedarik zincirleriyle bütünleşmiş üretim kapasitesi sayesinde Avrupa ekonomisinin ayrılmaz bir parçası konumunda bulunuyor. Aynı zamanda NATO’nun ikinci büyük ordusuna sahip olması, İttifak’ın caydırıcılık ve kriz yönetimi kapasitesindeki merkezi rolünü daha da önemli hale getiriyor.
Bunlar birbirinden bağımsız özellikler değildir.
Tam tersine, birlikte değerlendirildiğinde Avrupa’nın geleceği açısından stratejik bir bütün oluştururlar.
Avrupa’nın ekonomik dayanıklılığı artık güvenli tedarik zincirlerine ve çeşitlendirilmiş üretim ağlarına bağlıdır. Enerji dönüşümü güvenilir ulaşım koridorları gerektiriyor. Savunma sanayisinin güçlendirilmesi üretim kapasitesine dayanıyor. Dijital rekabet ise güvenli ve entegre altyapılarla mümkün olabiliyor.
Türkiye bu alanların hiçbirinde Avrupa’nın alternatifi değildir; Avrupa’nın stratejik kapasitesinin ayrılmaz bir parçasıdır.
Yüksek Düzeyli Ekonomik Diyalog Toplantısı da tam olarak bu gerçeği ortaya koyuyor.
Yatırım, rekabetçilik, ulaştırma, enerji ve dijital bağlantısallık alanlarında yürütülen görüşmeler ile uluslararası finans kuruluşlarının sürece aktif katılımı, ekonomik güvenlik ile ulusal güvenliğin artık birbirinden ayrı düşünülemeyeceğini gösteriyor. Türkiye’nin Tek Avrupa Ödeme Alanı’na (SEPA) katılım yönünde attığı adımlar ise ticaret ve yatırımları kolaylaştıracak daha derin bir finansal entegrasyonun kapısını aralıyor.
Diğer taraftan Türkiye’nin son dönemde açıkladığı kapsamlı yatırım reformları da ülkemizi sermaye, üretim ve inovasyon açısından bölgesel bir merkez haline getirmeyi hedefliyor. Bu hedef, Avrupa’nın tedarik zincirlerini yakın coğrafyaya taşıma ve ekonomik dayanıklılığını artırma arayışıyla da birebir örtüşüyor.
Elbette bu tablo, tüm görüş ayrılıklarının ortadan kalktığı anlamına gelmiyor.
Avrupa Birliği; hukukun üstünlüğü, temel haklar, demokratik standartlar ve medya özgürlüğü konularındaki hassasiyetini sürdürmektedir. Bu ilkeler, uzun vadeli ortaklıkların güvenilirliği açısından önem taşımaya devam edecektir. Dolayısıyla bu alanlardaki yapıcı ve samimi diyalog da sürdürülmelidir.
Ancak stratejik ortaklıklar hiçbir zaman mutlak fikir birliği üzerine kurulmaz.
Onları güçlü kılan ortak çıkarlar, ortak sorumluluklar ve ortak tehditlerdir.
Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın son dönemde yaptığı açıklamalar, Türkiye’nin Avrupa perspektifini koruduğunu açık biçimde ortaya koymaktadır. Aynı şekilde Avrupa Birliği de içinde bulunduğumuz jeopolitik ortamın köklü biçimde değiştiğinin giderek daha fazla farkına varmaktadır. Artık tartışılması gereken konu iş birliğinin gerekliliği değil, bunun nasıl daha ileri taşınacağıdır.
NATO açısından da tablo son derece nettir.
İttifak’ın güney ve doğu kanadının güvenliği, Türkiye’nin aktif katkısı olmadan düşünülemez. Karadeniz’den Doğu Akdeniz’e, terörle mücadeleden enerji güvenliğine kadar uzanan geniş coğrafyada Türkiye, NATO’nun vazgeçilmez sütunlarından biri olmayı sürdürmektedir. Dolayısıyla AB ile Türkiye arasında kurulacak daha güçlü bir ortaklık, yalnızca Avrupa’nın rekabet gücünü değil, NATO’nun caydırıcılığını ve kolektif güvenliğini de güçlendirecektir.
Türkiye’nin NATO içindeki yükselen rolünü anlamak için geçmişe kısa bir yolculuk yapmakta fayda var. Ülkemizin ev sahipliği yaptığı ilk NATO Zirvesi 2004 yılında İstanbul’da düzenlenmişti. O günlerde gündemin merkezinde Irak, Afganistan ve NATO’nun genişlemesi vardı. Dönemin Başbakanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan’a refakat ederken, ABD heyetinin Boeing, Avrupalı müttefiklerin ise Airbus satabilmek için yoğun diplomatik çaba göstermelerini dün gibi hatırlıyorum.
Bugün ise tablo tamamen değişmiş durumda. Artık müttefiklerimiz Türkiye’ye yalnızca yolcu uçağı satmaya çalışmıyor; aksine Türkiye’de geliştirilen insansız hava araçları, deniz platformları, füze sistemleri ve diğer yerli savunma teknolojileri NATO’nun güvenlik mimarisinin ayrılmaz unsurları haline geliyor. Bu dönüşüm, savunma sanayiimizin geçen yirmi yılı aşkın sürede kat ettiği mesafenin en somut göstergelerinden biri ve hepimiz için haklı bir gurur kaynağıdır.
Ankara’da gerçekleştirilecek NATO Zirvesi de bu dönüşümün yeni bir kilometre taşı olacaktır. Zirvede savunma harcamalarının artırılması, caydırıcılığın güçlendirilmesi, Rusya-Ukrayna savaşı, Avrupa-Atlantik güvenliği, NATO’nun güney kanadı ve NATO-AB iş birliğinin geleceği ele alınacaktır. ABD ile Avrupa arasında süregelen stratejik özerklik tartışmalarında Türkiye’nin üstlenebileceği dengeleyici ve uzlaştırıcı rol de zirvenin en önemli başlıklarından biri olacaktır.
Savunma sanayiindeki kısıtlamaların kaldırılmasına yönelik beklentilerin de gündemde olduğu bu zirve; yalnızca daha fazla savunma harcamasının değil, aynı zamanda daha fazla üretimin, daha güçlü caydırıcılığın ve daha sağlam bir transatlantik dayanışmanın da zirvesi olmaya adaydır.
Avrupa’nın artık şu gerçeği görmesi gerekiyor:
Ekonomik güvenlik ile kolektif güvenlik birbirinden ayrı düşünülemez. Tedarik zincirleri, savunma sanayii, enerji koridorları, dijital altyapılar ve askerî hazırlık kapasitesi artık aynı stratejik denklemin parçalarıdır. Türkiye ise bu denklemin dışında değil, tam merkezinde yer almaktadır.
Yüksek Düzeyli Ekonomik Diyalog Toplantısı, Türkiye’nin ekonomik reformları ve NATO içindeki kritik rolü birbirinden bağımsız gelişmeler değildir. Bunların tamamı, Avrupa ile Türkiye ilişkilerinde yeni ve daha stratejik bir dönemin işaretlerini vermektedir.
Avrupa bugün bir tercih yapmak zorunda.
Ya Türkiye’yi hâlâ yalnızca üyelik dosyaları ve siyasi tartışmalar üzerinden değerlendirmeye devam edecek ya da değişen küresel dengeleri doğru okuyarak Türkiye’yi Avrupa’nın güvenliği, rekabet gücü ve refahının ayrılmaz bir stratejik ortağı olarak konumlandıracaktır.
İçinden geçtiğimiz dönem, eski ezberlerin değil, yeni stratejik ortaklıkların dönemidir.
Jeopolitik gerçekler, ideolojik önyargılardan çok daha güçlüdür.
Artık soru, Türkiye’nin Avrupa için önemli olup olmadığı değildir.
Asıl soru, Avrupa’nın bu gerçeğin gereğini yapmaya hazır olup olmadığıdır.
***
Büyükelçi Dr. Egemen Bağış
Türkiye Cumhuriyeti Eski Avrupa Birliği Bakanı ve Başmüzakereci