İnsan hakları, hukukun üstünlüğü ve bireysel özgürlüklerin gelişimi uzun bir süre aldı. 1215’te Magna Carta ile başlayan süreç, yüzyıllar içinde İngiliz, Amerikan ve Fransız hak bildirgeleriyle geniş çapta kabul gördü. Batı dünyasının yüzyıllar boyunca verdiği siyasal ve toplumsal mücadelelerle ortaya çıkardığı ve domokrasiyle yönetilen ülkeler açısından standart hale gelen bu anayasal ilkeler, bugün Türkiye’nin mevcut hukuk ve yönetim pratiklerinde ne kadar karşılık buluyor?
Tarihi İlke: “Hiç kimse yasaların üstünde değildir.” Magna Carta ile kralın keyfi uygulamaları sınırlandırılmış, yargı kararı olmaksızın özgürlüğün ve mülkiyetin kişilerin elinden alınamayacağı ilkesi kabul edilmiştir.
Bugünün Türkiye’si: Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 2. maddesi devletin bir “hukuk devleti” olduğunu söyler. Ancak pratikte, özellikle cumhurbaşkanlığı hükümet sistemine geçişle birlikte güçler ayrılığı ilkesi önemli ölçüde zayıflamıştır. Uluslararası endekslerde (örneğin World Justice Project Hukukun Üstünlüğü Endeksi) Türkiye, yargı bağımsızlığı ve yürütmenin sınırlandırılmasına ilişkin endekslerde her yıl daha da geriye gitmektedir.
Tarihi İlke: “Beni neden tutukladığını hâkime açıkla.” Hiç kimse yargıç önüne çıkarılmadan keyfi biçimde özgürlüğünden mahrum bırakılamaz.
Bugünün Türkiye’si: Anayasa’nın 19. maddesi kişi hürriyeti ve güvenliğini garanti altına alır. Buna karşın Türkiye’de geniş yorumlanan suçlamalar, muhalif figürler, gazeteciler ve aktivistler için uzun süreli ve cezaya dönüşen tutukluluk süreçlerine yol açmaktadır. Kâğıt üzerindeki güvenceler, uygulamadaki siyasal iklimle sık sık çelişmektedir.
Tarihi İlke: Parlamentonun üstünlüğü, mutlak monarşinin sonu ve vatandaşın ifade, basın ve inanç özgürlüğünün anayasal korumaya alınması.
Bugünün Türkiye’si: Türkiye’de parlamento (TBMM), Cumhurbaşkanlığı kararnameleri ve yürütmenin güçlenmesi karşısında eski denetim gücünü önemli ölçüde kaybetmiştir. İfade ve basın özgürlüğü alanında ise ciddi gerilemeler yaşanmaktadır. Sosyal medya sansürleri, RTÜK ve BTK cezaları, dezenformasyon yasası (“sansür yasası”) gibi yasal düzenlemeler, eleştirel seslerin kamusal alanda yer bulmasını zorlaştırmaktadır.
Tarihi İlke: “İnsanlar haklar bakımından özgür ve eşit doğarlar.” Egemenliğin kaynağı ulustur, bütün yurttaşlar hukuk önünde eşittir.
Bugünün Türkiye’si: Egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğu ilkesi Türkiye’nin temel taşıdır. Ancak kanun önünde eşitlik ilkesine karşın; liyakat sorunları, mülakat sistemindeki haksızlıklar, cinsiyet eşitliğindeki gerilemeler (İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılması gibi) ve yargı kararlarının kişiye/siyasi yakınlığa göre değiştiği algısı toplumsal adalet duygusunu zedelemektedir.
Tarihi belgeler bize hakların sadece yazılmakla korunmadığını, onların arkasında duracak bağımsız kurumlara ihtiyaç olduğunu gösteriyor. Türkiye, Orta Çağdan Aydınlanma Çağına uzanan süreçte ortaya çıkan evrensel insan hakları ilkelerinin neredeyse tamamını kendi iç hukukuna ve anayasasına entegre etmiş modern bir devlettir.
Sorun, bu ilkelerin anayasada yer alıp almaması değil; uygulamada ne ölçüde hayata geçirilebildiğidir. Güçler ayrılığı yeniden güçlendirilmediği ve yargı bağımsızlığı güvence altına alınmadığı sürece, yüzyıllar boyunca verilen mücadelelerle kazanılan bu ilkeler, günlük yaşamı şekillendiren güvenceler olmaktan ziyade anayasa metinlerinde yazılı idealler olarak kalmaya mahkûmdur.
***
Mahfi Eğilmez’in bu yazısı ilk olarak yazarın web blogu Kendime Yazılar‘da yayımlandı.