İtiraf ediyorum. Filmin çekim maliyetinin yarısı kadar da pazarlama bütçesi harcanan, bunun yanı sıra filme giden-gitmeyen herkesin bedavadan yorumladığı The Odyssey filmine gidenlerden biriyim.
‘Sen de mi Brütüs?’ repliği burada size uygun düşerdi ama o Roma’yla ve Sezar’la ilgili ne de olsa.
Film, filmin konusu, çekimi, oyuncular, yönetmen, mitolojide nasıldı, kitapta nasıldı, hepsi anlatıldı. Nolan’ın filmi, öncelikle şunu söyleyeyim, bir sinema şöleni.
Imax veya Liemax ve düz farketmez, izleyin.
Ben filmin özellikle kürek çekme sahnelerinde, Norveçliler’in Ro tezahüratını duyarak, bir anda filmden koptum ama kendimi çabuk toparladım.
Tekrar hikâyeye odaklandım. Filmin usta işi kurgusu, bütün masallarda ve efsane anlatımlarında kullanılan flash-back’leri barındırıyor. Böylece tüm hikâyeyi bir baştan, bir ortadan bölüm bölüm takip ediyorsunuz. Yani sıkılmadan, odağınızı yitirmeden, ne olmuş demeden izliyorsunuz ki, üç saatlik film için bu şahane… Oyunculuklar yer yer iyi, yer yer de ortalama. Hava durumu gibi biraz.
İyisi de var, eh işte idare eder deneni de. Zaten bazılarının yüzünü görmediğimiz için (Agamemnon), çok da önemli değil. Savaşın sebebi Truvalı Helen’e de takılmadım. Tipim değil.
Benim takıldığım yer, filmin finali. Finalde, iş birden TV yarışması formatına dönüşüyor. Odysseus da Malkoçoğlu’na. Onun, yaşına başına rağmen yüz kadar adamı telef edişi, o nostaljik alkışlama refleksini de harekete geçiriyor. Orda mitoloji sona eriyor ve çocukluğunuzdaki filmlere dönesiniz geliyor.
Bir Spartaküs’e, bir Malkoçoğlu Akıncılar Geliyor’a mesela…
Penolope’yle evlenip kral olma isteğiyle yanıp tutuşan ve 20 yıl boyunca her gece başında seçilmeyi beklerken yiyip-içen erkek sürüsüne ayar oldum ben bir de.
Kadın, kraliçe ama talipleri oyalayarak zaptedebiliyor. Her gece kefen dokuyup sabahına söküyor. Kimse de demiyor ki, ablacığım bu ne zaman bitecek, 20 yıl oldu. İthaka kadınlarında da iş yok anladığım. Bu adamları kulaklarından tutup eve götüremiyorlar. Ne yazık ki adamlar kimdir, nerden geldiler ve nasıl geçiniyorlar? Zenginlerse bunların idare edeceği bir toprak parçası, insanlar yok mu, merak ediyorsunuz.
Filmin sonu bir spoiler değil aslında. Kitabını okuyanlar da biliyor. Gelelim işin felsefesine:
Deniyor ki, bu Odysseus’un eve ve aslında kendine dönüş hikayesidir. Tanrıları kızdırmasa daha çabuk dönecek adam. Ama çabuk dönse mitoloji olmayacak zaten. Şarkıları yapılmayacak. Daha çabuk dönenlerin, umduğunu bulamamasından da söz etmek lazım.
Aklını kullanan bir 10 numara olarak, Odysseus, bu konuda önlemini alıyor haliyle. Evine kimseye çaktırmadan bir dilenci kılığıyla dönüyor. 20 yılda değişmeyen Penolope’yi o tanıyor ama ablamız savaşa giderken verdiği heykelciği Odysseus’un elinde görmeden kocasını tanımıyor. Tabii mitolojide tanıma şekli farklı, yatakla ilgiliydi. Aklınıza bir şey gelmesin. Yatağı zeytin ağacını kesmeden üstüne yaptığı için, yatağı taşımak isteyenlere taşınamaz dediği için tanıyor. Bir de gözler değişmez lafı vardır. Keşke gözlerine bakınca tanısaydı diye de düşünüyorsunuz ister istemez. Argos adlı köpek bile fazla kanıt aramıyor sonuçta. Efendisini o da 20 yıldır bekliyor ve beklediği için de yani bir amacı olduğundan dolayı ölmüyor. Onun sesini ve kokusunu tanıyarak, son nefesini veriyor.
Bu da bir pet sahibi olarak, beni çok duygulandırdı. Çünkü köpekler beklemeyi iyi bilir ve vefalıdır gerçekten.
Şimdi durum böyle olunca, Penelope’nin de bu anlamda kocasını tanımasını beklemek hakkımız oluyor. Matt Damon yahu, tanı işte.
Neyse mitoloji veya film böyle diyelim, fazla takılmayalım. Denizden babam çıksa tanımam dediğini varsayalım.
Sinemanın tüm dünyada çöküşe geçtiği bir dönemde, İfşa Günü’yle S. Spielberg bile durumu kurtaramamışken, C. Nolan bunu yine başarıyor.
Oppenheimer’le yakaladığı efekti bu filmle de tırmandırıyor ki, o da sağlam bir pazarlamaydı.
Buradan da bir reklamcı olarak, pazarlamanın gücüne, tanıtımla imaj yaratımına ve işin satışa dönüşmesine şapka çıkarıyorum. Bende şapka çok olduğu için sorun yok. Ayrıca belki film, kitabın da okunmasını teşvik edebilir.
Bu konuda acilen bir konsey toplayarak, sinema salonlarında tartışma oturumları düzenlenmesi, belki kitleleri harekete geçirir. Truva atı hilesiyle yenik düşmeyen Truva’yı içten fetheden, bu yüzden de tanrıları kızdırdığını düşünen Odysseus’un hikayesini bir de bu kızdırma noktasından okuruz. Sadece Eve Dönüş Leslie filmi haline getirmeyiz.
Neymiş, bazen hilelerle başarıya ulaşırsınız ama
bedelini de ödersiniz…
Hile, oyunu değiştirse de kaderi değiştirmez.
31 Temmuz 2026 - Ben de yazdım! “Bir filo, bir savaş, bir adam, bir fikir, bir hile…”
26 Temmuz 2026 - Eminim şu ‘garip ama gerçek bilgiler’in çoğunu daha önce hiç duymadınız…
25 Temmuz 2026 - Bir parti kursaydınız saat kaça kurardınız, adı ne olurdu?
24 Temmuz 2026 - Bindik bir alâmete gidiyoruz kıyamete!
19 Temmuz 2026 - Sadece gerçek Galatasaraylılar için bir Icardi güzellemesi…