Romanlar, yazarların kendi hayatlarından bağımsız olarak insanın doğasını deşer.
Bu yüzden bazen bir romancının kendi hayatında göremediğimiz hakikati eserinde daha çıplak biçimde görürüz.
Tolstoy, Anna Karenina’da aşkı, aileyi, vicdanı ve insanın kendi kendini aldatma biçimlerini benzersiz bir berraklıkla anlatır.
Buna karşılık ömrünün sonu, eşiyle yaşadığı ağır çatışmaların ardından evini terk ettiği hüzünlü bir yolculukla noktalanır.
Romanındaki hakikat, kendi hayatının akışını değiştirmeye yetmemiştir.
1970’lerde kadın özgürlüğü tartışmalarının en çok konuşulan yazarlarından Erica Jong, Uçuş Korkusu’nda vaktiyle altını çizdiğim bir benzetme vardır.
Ona göre hayat, insanın içinde ne olduğunu tam bilmediği ama iştahla ısırmak istediği bir kektir.
İnsan daima kekin yalnızca onun beğendiği iyi tarafını ısırmak ister. Ama hayat, isteklerimize göre dilimlenmez.
Bazen en haz verici lokmanın içinde dişinizi sızlatacak, hatta kıracak en azından tadınızı kaçıracak bir ceviz kabuğu parçası çıkar.
Yıllar sonra Jong’un yaşlılığına, yalnızlığına ve kızıyla yaşadığı gerilimlere dair okuduklarımda bu alegoriyi yeniden düşünmüştüm.
Romanı yazara doğrulatmak için değil; büyük romanların, yazarlarının hayatından daha geniş bir hakikate dokunabildiğini görmek için.
Büyük romanlar, yazarlarının yaşayabildiklerini değil, insanın yaşayabileceklerini anlatırlar.
Hayâl edilmiş o “yaşanabilecekler” belki bir gün onun da başına gelecektir.
Çünkü Milan Kundera’ya göre roman, insan varoluşunun henüz görülmemiş bir parçasını keşfeden bir sanattır.
Romanın asıl sorusu şudur:
İnsan nasıl yaşarsa varolur?
Son yarım yüzyılda bu sorunun etrafı giderek kalabalıklaştı.
Postmodernizm, “büyük hakikat” iddialarını sorgulayarak yeni bir düşünme alanı açtı.
Fakat bu kuşku zamanla başka bir alışkanlığı da besledi.
Hayatı anlamaktan çok yorumlamaya…
Yaşantıdan çok temsiline…
Hakikatten çok algıya odaklanan bir kültür oluştu.
Bugün yalnızca sahte haberlerle değil, sahte hayatlarla da çevriliyiz.
Mutluluk lafının biteviye sergilendiği…
Keyif arzusunun taşkınca gözlere sokulduğu…
Başarı peşinde koşanların hırsının hiç dinmek bilmediği…
Haz düşkünlüğünün -hatta biraz arsızca- her fırsatta teşhir edildiği…
‘Sürekli kendinden memnun olmanın’ neredeyse bir hayat ideali gibi sunulduğu hayatlarla.
Oysa iyi romanlarda daha başka bir insan anlatılır.
Çünkü iyi romancı bilir ki insan, yalnızca ağzından düşürmediği mutluluktan ibaret değildir.
Mutluluk bir hayat değildir.
Hayatın içindeki bazı anlardır.
Kekin içinde acı veren parçalar da vardır hayatımızda.
Kayıplar vardır.
Pişmanlıklar vardır.
Ölümler vardır.
Ve onlarda görebiliriz ki, insan en çok kendi kendini aldatmasıyla insandır.
Belki de bu yüzden büyük romanları bitirdiğimizde kahramanları değil, kendimizi düşünmeye başlarız.
Bir romandan beklenen de bu olmalıdır:
O sayfalarda, iyisiyle- kötüsüyle kendimizi düşündüren, kendimize benzeyen birine rastlamak.
Ben, hayatın gerçekten yalnızca mutlu tarafından yaşanabileceği vehmine kendini kaptıranlardan biri değilim.
Kekteki ceviz kabuğunu hiç kimse sonsuza kadar başkasının dilimine bırakamaz.
Bu zaten bir küçülmedir.
Er ya da geç herkes kendi lokmasını ısırır.
O sert sesi duyar.
Ve anlar ki mesele, ceviz kabuğunun size hiç çıkmaması değildir.
Mesele, mutluluk takıntısını bozan şeylerin de hayatın ayrılmaz bir parçası olduğunu inkâr etmemektir.
İyi romanlar şunu bilir:
İnsan yalnızca sevinciyle değil, acısıyla da insandır.
Yalnızca kazandıklarıyla değil, kaybettikleriyle de…
Yalnızca doğrularıyla değil, kendini aldattığı anlarla da…
Ne çağın sahte mutluluk vaatleri…
Ne mahcup edici kaytarmanın yaptığını savunma klişeleri…
Ne de hakikati yalnızca yoruma indirgeyen düşünceler…
Hiçbiri o ceviz kabuğu kırıklarını hayatın içinden çıkaramaz.
Hayat, haz verici bir lokmanın içine bile bazen bir ceviz kabuğu parçası saklar.
İstersek böyle olduğunu, kimsenin görmediği loş bir koltuğa oturup, iyi bir filmde de görebiliriz.