Levinas’ın düşüncesinde başkasıyla karşılaşmak, yalnızca birini görmek değildir.
Her yüz, insana bir çağrı getirir.
İnsan o çağrıya cevap verdiği anda sorumluluk denilen şeyle karşılaşır.
Etik, tam da bu yüz yüze karşılaşmada başlar.
Beni en çok irkilten, çağımızın becerisi burada ortaya çıkıyor:
Başkasını görmek ama onun çağrısını duymamak.
Böylece yaşayıp gidenleri çevremde görüyor, orada burada o kafayla yazılmış sosyal medya yazılarına rastlıyorum.
Üstelik görmedikleri için de değil bu durum. Fazlasıyla gördüklerini düşündüğüm insanlarca yapılıyor bu tuhaflık.
Kim kiminle birlikte, kim ayrılmış, kim ne giymiş, kim nerede tatil yapmış, kimin yüzü değişmiş, kimin evi büyümüş, kimin çocuğu ne yapmış…
Başkalarının hayatına hiç olmadığı kadar yakınız.
Ama birbirimizin hayatına hiç olmadığı kadar uzağız.
Birinin yalnızlığını gerçekten merak etmiyoruz ama yalnızlığının fotoğrafına bakıyoruz.
Birinin hastalığını kendimize dert etmiş gibi sormuyoruz ama haberini okuyoruz.
Birinin evliliğinin dağıldığını öğreniyoruz ama sıkıntılı günlerinde yanında durmak yerine, olmadıkları yerlerde yanlışın kimde olduğunu konuşuyoruz.
Birinin işsiz kaldığını biliyoruz ama neye ihtiyacı olduğunu, bir şeyler yapabilmek için sormuyoruz.
Birinin yaşlandığını görüyoruz ama yaşlılığının yüküne yaklaşmak istemiyoruz.
Başkasının hayatına ilişkin bilgimiz çoğalıyor sadece.
İlgiden anladığımız artık bu.
Bana öyle geliyor ki, başkalarının hayatına karşı ilgimiz değil, ilgisizliğimiz biçim değiştirdi.
Yaşanan şey, yaşam tarzına dönüşen şu tuhaflık:
İlgisizliğin ilgi olması.
İnsanların başkalarının hayatına ilgisi azalmadı.
İlginin kendisi değişti.
Artık yaklaşmadan ilgilenebiliyoruz.
Dokunmadan.
Sorumluluk gerekliyse yanına bile uğramadan.
Kısa bir mesaj, birkaç kalıp cümle, arada yapılan bir telefon, “Nasılsın?” diye sorup cevabını beklemeden kapatmak…
Bunlar merhametin, vicdanın ve sorumluluğun yerine geçti.
“Aradım ya.”
“Mesaj attım.”
“Geçmiş olsun dedim.”
Böylece bir insanın zor duruma düşmüş hayatına hiç girmeden, uzaktan onun hayatıyla ilgilenmiş olduğumuzu düşünüyoruz.
Sonra o insanın hayatı hakkında saatlerce konuşabiliyoruz.
Yazılar döşeniyoruz.
Yorumlar yapıyoruz.
Hükümler veriyoruz.
Eğlenceli haber yazmayı hâlâ marifet sanan gazeteciyle, o haberi iştahla okuyan insanı aynılaştıran şey de burada.
İkisi de başkasının hayatına bakıyor.
Biri onu “haber malzemesine”, diğeri “seyirlik malzemeye” çeviriyor.
İkisinin baktığı yerde insan, bir süre sonra insan olmaktan çıkıyor.
Bir görüntü oluyor.
Bir ayrıntıya dönüşüyor.
Bir dedikodu.
Bir boşanma.
Bir hastalık.
Bir skandal.
Bir “hikâye”.
Fark etmiyor; ilgi çekici bir şey hepsi ve hepsi o kadar.
Oysa başkasının hayatı, bizim ilgimizi çektiği için değil, başkasının hayatı olduğu için önemli.
Bu ayrımı kaybettiğimizde merak ile duyarlılık birbirine karışıyor.
Her ilgi yakınlık değildir.
Her ilgi temas hiç değil.
Her yüz bir çağrı olmaktan çıktı bir kere.
Bir insanın başına geleni bilmekle onun başına gelene biraz olsun ortak olmak arasında büyük bir mesafe var.
Bugün o mesafeyi teknoloji daha da büyütüyor.
Ekran bize herkesi gösteriyor ama kimseye dokunmamızı gerektirmiyor.
Bir insanın ağladığını görüyoruz.
Kaydırıyoruz.
Birinin hastalandığı, iyi olmadığı yazılı.
“Bir ara ararım” diyoruz.
Başka habere geçiyoruz.
Birinin hayatının dağıldığını izliyoruz.
Yorum yapıyoruz.
Sonra telefonu bırakıp kendi hayatımıza dönüyoruz.
Hiçbir şey olmamış gibi.
Çünkü ekrandaki acı bizden hiçbir şey istemiyor.
Gerçek insan istiyor.
Bir telefon.
Bir ziyaret.
Bir özür.
Biraz zaman vermeyi.
Yanında olmayı.
İşte orada insanın derisi kalınlaşıyor.
Önce kendini korumak için.
Sonra alışıyor.
Başkasının derdi kapısına kadar geliyor ama o kişinin içine girmiyor.
Bir süre sonra bunu “duyarlılığını kaybetmek” olarak değil, “sınırlarını bilmek” olarak adlandırıyor.
Bencilliğini “kendime de bakmam gerekiyor” diye açıklıyor.
Kayıtsızlığını “herkes kendi hayatından sorumlu” cümlesinin arkasına saklıyor.
Başkasının yükünü almamasını kişi özgürlüğü sayıyor.
Bunların bazıları doğru.
İnsanın sınırları vardır.
Herkes herkesin yükünü taşıyamaz.
İnsan kendisini de korumalıdır.
Ama doğru cümlelerin yanlış yerde kullanılması da, insanın kendisini kandırmasının en kolay yollarından biri.
Çünkü insan bazen yaptığı şeyi değiştirmiyor.
Yaptığı şeyin adını değiştiriyor.
Vicdan susturulmuyor.
Vicdanın sözlüğü değiştiriliyor.
Daha da kötüsü, biri ondaki bu değişikliği söylediğinde saldırganlaşıyor.
Çünkü artık savunduğu şey davranışı değil, kendisi hakkında kurduğu fikir.
“Ben bencil değilim.”
“Ben kötü biri değilim.”
“Ben kimseye bir şey borçlu değilim.”
“Sen de aynısını yapıyorsun.”
“Önce kendine bak.”
Bazen bunlar haklı itirazlar olabilir.
Ama bazen yalnızca konuşmayı kesmenin yolları.
Saygı yoksunluğundan, hesap vermekten, özeleştiriden kaçmanın yeni biçimleri.
Çünkü insan kendisiyle ilgili iyi fikrini kaybetmekten, başkasını kaybetmekten daha çok korkabiliyor.
Hannah Arendt’in “düşüncesizlik” dediği şeyin gündelik hayattaki küçük biçimleri bunlar.
Arendt için mesele zekâ eksikliği değildi; insanın yaptığı şeyin anlamı üzerine düşünmekten ve kendisini başkasının yerinde düşünmekten uzaklaşmasıydı.
Gündelik hayatın içinde bunun daha sıradan biçimleri var.
Birinin ne yaşadığını biliyoruz.
Ama onun yerinde olmayı düşünmüyoruz.
Çünkü düşünmek rahatsız ediyor.
Bilmek yetiyor.
Bilgi, sorumluluğun yerine geçiyor.
Merak, temasın.
Yorum, yardımın.
En barizi, “izlemek”, “yanında olmanın” yerini alıyor.
Sonra bütün bunlara “ilgi” diyoruz.
Oysa başkasının hayatına gerçekten ilgi göstermek, bazen kendi hayatımızda küçük bir konfor bozulmasını göze almak, kendi hayatımızın merkezinden bir süreliğine çıkmak demek.
Belki diğerkâmlık dediğimiz şey bundan çok daha basit.
Kendini her şeyin ölçüsü olmaktan çıkarmak.
Bencillik de tam tersinde başlıyor.
Kendi rahatının bozulmasını başkasının hakkından daha önemli görmekte.
“Benim elimden gelen bu kadar” deyip, o elin bağlı olduğu yüreği de küçültmekte.
Sonra bu geri çekilmeyi karakter zannetmekte.
İnsan böyle böyle dışarıya karşı bir deri geliştiriyor.
Derisi kalınlaşıyor.
Başkasının acısı daha az değiyor.
Ama yalnızca acıyı daha az hissetmiyor.
Başkasını da daha az hissediyor.
Belki bizi birbirimizden uzaklaştıran şey, başkalarının hayatlarından habersiz olmamız değil.
Tam tersine.
Başkalarının hayatları hakkında fazlasıyla bilgili olup onların hayatına hiç dokunmamamız.
İlgileniyoruz.
Merak ediyoruz.
Konuşuyoruz.
Bakıyoruz.
Paylaşıyoruz.
Ama değmiyoruz.
İşte bu yüzden “ilgi” kelimesinden biraz ürküyorum.
Çünkü ilgisizliğin en gelişmiş biçimi, “ilgisiz görünmemeyi başarmış ilgisizlik” olabilir.
Sorun, başkalarının hayatına ne kadar ilgi gösterdiğimiz değil…
Hayat bizden bir şey istediğinde ilgimizin ne kadar sürdüğü.