Acaba birlikte yaşamak eskisinden daha mı zorlaştı?
Bildiğini okuyarak birbirinden kopuyor insanlar.
Herkesin okuduğu bir bildiği var tabii.
Ama okunacak başka şeyler de var.
Çalınan düdüğün sesi, bunun kabulünü güçleştiriyor.
Bunu büyük siyasi tartışmalardan önce, gündelik hayat hissettiriyor.
İletişimin durumunu, bir konuşmanın ne kadar çabuk sertleştiğinde, en küçük fikir ayrılığının nasıl kişisel bir meseleye dönüştüğünde, insanların birbirini anlamaktan çok birbirine cevap vermeye çalıştığında görmek mümkün…
Belki de sorun, aynı fikirde olmamamız da değil.
Belki ortak bir zemini yavaş yavaş kaybediyoruz.
Eskiden bizi bir arada tutan şeyin sadece kanunlar ya da kurumlar olmadığını düşünürdüm.
Yazılı olmayan bazı kabuller vardı.
Bir sözün ağırlığı, bir ayıbın mahcubiyeti, bir haksızlığın rahatsızlığı…
Vicdani sıkıntılar diyelim.
Bunların hepsi, görünmeyen ama hissedilen ortak değerlerdi.
Bugün başka bir duygu öne çıkıyor.
İnsanlar değerlerinden vazgeçtikleri için değil, onları konforlarıyla tartmaya başladıkları için endişeleniyorum.
Çünkü şüphesiz her insanın zaafları vardır. Bazen küçük bir kişisel çıkar, bazen hayatı kolaylaştıran bir imkân, bazen de huzurunu bozmama isteği; dün vazgeçilmez dediği bir değerden vazgeçmeyi kendi içine sindirebilmesine yetebiliyor.
Bir bedel ödemek durumu çıkmadığı sürece, ilkeler sözde yaşamaya devam ediyor.
Fakat tutunduklarını sürdürebilmek için bir kişisel maliyet ortaya çıktığında, o ilkelerden vazgeçebilmenin sessizliği de aynı hızla büyüyor.
Bu sessiz kabulleniş, çıkar ile değere sadakat arasında sıkışıp kalmanın bir sonucu mudur?
Belki konformizm tam da böyle bir şeydir
Büyük teslimiyetlerle değil belki, küçük tavizlerle, görmezden gelmelerle, suskunluklarla yaşamak.
…
Bir başka şey daha dikkatimi çekiyor.
Yeni mecralar var, hiç bu kadar iletişim kurmamıştık; ama uzun zamandır birbirimizi bu kadar az dinlememiştik.
Sanki konuşmalarımız, anlamaya değil, sıramız geldiğinde söyleyeceklerimizi hazırlamaya dönüşüyor.
Ve galiba en ürkütücü olan da bu.
Kopuşlar büyük olaylarla başlamıyor.
Önce ortak kelimeler eksiliyor.
Sonra ortak değerler.
Ardından iyi niyet.
En sonunda da aynı ülkede, hatta aynı ailede yaşayanlar birbirlerinin hayatına yabancılaşıyor.
Biz gerçekten fikir ayrılıkları yüzünden mi uzaklaşıyoruz birbirimizden?
Yoksa farkına varmadan, kendimize bile itiraf etmeden, bizi biz yaptığına vehmettiğimiz; bizi aile, toplum ve millet hâline getirdiğini düşündüğümüz görünmez bağları mı yitiriyoruz?
Belki de bu yüzden, bugün birbirimizi ikna etmekten çok birbirimize üstün gelmeye çalışıyoruz.
Oysa, istersek tabii, hiçbir düzeltmede anlaşamadan, hiçbir değerde birleşemeden de elde düdük yola devam edebiliriz.
Ama o yolun bizi aynı yere götürmeyeceği de açık.
Üstelik altımızda bir uçurum da olabilir.
Bu durumu anlatan eski bir kıssa var
Dar bir geçitte karşılaşan iki keçi, geri adım atmadıkları için uzun süre birbirlerini iter dururlar. Sonunda ikisi de aşağı yuvarlanır.
Aynı patikada karşılaşan iki dağ keçisi ise birbirine yaklaşır. Biri dizlerini kırıp çöker, diğeri onun üzerinden dikkatlice geçer. Sonra çöken de ayağa kalkar ve yoluna devam eder.
Hiçbiri yenilmemiştir.
Çünkü hiçbiri ötekini yenmeye çalışmamıştır.
Sadece ikisi de yolu kaybetmemiştir.
Belki de “dediğim dedik, çaldığım düdük” sözü yalnızca inatçı insanlar için söylenmiş eski bir deyim değildir.
Olsa olsa, bugün bize çalınan bir uyarı düdüğüdür.
Duyup duymadığımızı göreceğiz.