Barışın Asıl Sınavı: 85 Milyonun Vicdanını Kazanabilmek

7 Ağustos 2026

Türkiye uzun ve acılı bir dönemin sonunda belki de tarihî bir fırsatla karşı karşıya.

Kırk yılı aşkın süredir devam eden terör, yalnızca on binlerce insanımızın hayatına mal olmadı. Ekonomimize büyük yük getirdi, toplumsal huzurumuzu zedeledi, enerjimizi tüketti ve dış güçlerin ülkemiz üzerindeki hesaplarına da zemin hazırladı. Eğer bu dönem gerçekten geride kalıyorsa, bundan daha büyük bir stratejik kazanım düşünmek zordur.

Bu nedenle silahların susmasını, terörün tamamen sona ermesini ve gençlerimizin artık bu acıları yaşamamasını istemeyen herhalde çok az insan vardır.

Ben de bu sürecin başarıya ulaşmasını yürekten isteyenlerden biriyim.

Ancak böylesine önemli bir hedefe ulaşırken yalnızca sonuca değil, o sonuca hangi yöntemle ulaşıldığına da aynı özeni göstermek gerekir.

Çünkü kalıcı barış yalnızca masada kurulmaz; toplumun her kesiminin vicdanında inşa edilir.

Devletin Hassasiyetini Anlamak Gerekir

Devletin güvenlik meselelerinde her bilgiyi kamuoyuyla paylaşması elbette beklenemez.

Yıllarca devlet görevinde bulunmuş biri olarak biliyorum ki, bazı müzakereler doğası gereği belirli bir gizlilik içinde yürütülür. Bunun güvenlik açısından zorunlu olduğu, sürecin olgunlaşabilmesi ve provokasyonlara açık hâle gelmemesi için gerekli olduğu durumlar vardır.

Ancak süreç artık Meclis’in gündemine gelmiş, toplumdan destek istenmeye başlanmışsa, bundan sonraki aşamada şeffaflığın dozu da artmalıdır.

Çünkü demokratik meşruiyet sadece doğru karar almakla değil, o kararın neden alındığını, hangi ilkeler üzerine kurulduğunu ve bundan sonra hangi adımların atılacağını topluma anlatabilmekle güçlenir.

Vatandaşların şu soruları sorması son derece doğaldır:

Nihai hedef nedir?

Bundan sonra hangi adımlar atılacaktır?

Hangi ilkeler tartışmaya kapalıdır?

Türkiye’nin üniter yapısı, anayasal düzeni ve ortak vatandaşlık anlayışı hangi güvenceler altında korunacaktır?

Bu sorular cevapsız kaldığında belirsizlik büyür.

Belirsizlik ise güven üretmez.

En Çok Dinlenmesi Gerekenler

Bu süreçte en çok dinlenmesi gereken insanlar kimlerdir?

Bence cevabı çok açıktır.

Şehit aileleri…

Gaziler…

Terörden doğrudan etkilenen vatandaşlarımız…

Yıllarca dağda, sınırda ve şehirlerde bu mücadeleyi veren askerlerimiz, polislerimiz, istihbarat mensuplarımız ve güvenlik korucularımız…

Bu insanlar Türkiye’nin ödediği ağır bedelin yaşayan hafızasıdır.

Devlet bugüne kadar onların yanında olmak için önemli adımlar attı; bundan sonra da atacağına inanıyorum.

Ancak mesele sadece maddi destek değildir.

İnsanlar yaşadıkları acının anlaşıldığını, fedakârlıklarının unutulmadığını ve kaygılarının ciddiyetle dinlendiğini hissetmek ister.

Bana ulaşan çok sayıdaki mesaj da toplumun bu konuda daha fazla diyalog ve güvence beklediğini gösteriyor.

Toplumsal barış, bu vicdani bağ kurulmadan kalıcı olamaz.

Barışın Temeli Güvendir

Gerçek barış sadece silahların susması değildir.

Gerçek barış, insanların geleceğe güvenle bakabilmesidir.

Kimsenin adalet duygusunun zedelenmediğine inanmasıdır.

Kimsenin kendisini bu sürecin dışında bırakılmış hissetmemesidir.

Bugün toplumun farklı kesimlerinde farklı kaygılar var.

Kimileri sürecin başarıya ulaşamayacağından endişe ediyor.

Kimileri ise terörün farklı yöntemlerle yeniden ortaya çıkabileceği veya geçmişte silahla ulaşılamayan bazı hedeflerin siyasal süreçler üzerinden gerçekleştirilmeye çalışılabileceği yönünde kaygılar taşıyor.

Bu değerlendirmelerin doğru ya da yanlış olmasından bağımsız olarak, toplumdaki bu algının ciddiyetle ele alınması gerekir.

Çünkü devlet yönetiminde güven kadar güven algısı da önemlidir.

İletişim Bir Ayrıntı Değildir

Bana göre sürecin en hassas taraflarından biri stratejik iletişimdir.

Devlet neyi neden yaptığını, hangi ilkelerden taviz vermediğini ve Türkiye’nin kırmızı çizgilerini toplumla sürekli paylaşmalıdır.

Aynı şekilde, Türkiye’nin beklentileri ve kırmızı çizgileri yalnızca kendi kamuoyuna değil, uluslararası topluma ve süreci yakından izleyen tüm taraflara da açık ve tutarlı biçimde anlatılmalıdır.

İletişim boşluk kabul etmez.

Siz anlatmazsanız başkaları anlatır.

Siz açıklamazsanız söylentiler gerçeğin önüne geçer.

Bu nedenle iletişim, sürecin tamamlayıcısı değil; başarısının temel şartlarından biridir.

Çünkü bu süreçte ikna edilmesi gereken yalnızca silah bırakan örgüt değildir.

Asıl ikna edilmesi gereken 85 milyon vatandaştır.

Cumhuriyet’in İkinci Yüzyılı İçin Bir Fırsat

Türkiye bugün yalnızca bir güvenlik sorununu çözmeye çalışmıyor.

Aynı zamanda devlet ile vatandaş arasındaki güven bağını güçlendirme fırsatıyla karşı karşıya bulunuyor.

Bu fırsat doğru değerlendirilirse yalnızca terörü geride bırakmış olmayacağız.

Daha güçlü bir hukuk devleti…

Daha kapsayıcı bir demokrasi…

Daha sağlam kurumlar…

Daha rekabetçi bir ekonomi…

Ve en önemlisi, birbirine daha fazla güvenen bir toplum inşa etme imkânı yakalayacağız.

Bunun yolu üç temel ilkeye bağlı kalmaktan geçiyor:

Şeffaflık.

Hukukun üstünlüğü.

Toplumsal güven.

Silahların susması büyük bir başarı olacaktır.

Ama gerçek başarı; şehit ailelerinin, gazilerin, terör mağdurlarının ve toplumun her kesiminden vatandaşın, “Evet, zor bir süreçti ama sonunda ülkemiz kazandı.” diyebildiği gün elde edilmiş olacaktır.

Çünkü kalıcı barış, sadece çatışmaların sona ermesi değil; milletin vicdanının huzura kavuşmasıdır.

Ve belki de tam bu noktada, “Terörsüz Türkiye” hedefini tamamlayacak ikinci bir hedefe daha ihtiyaç vardır: Demokratik Türkiye.

Terörün sona ermesiyle eş zamanlı olarak, hukuk devletini güçlendiren, ifade özgürlüğünü, adil yargılanma hakkını ve temel hak ve özgürlükleri evrensel hukuk ilkeleri çerçevesinde daha da güvence altına alan reformların da gündeme gelmesi, toplumsal barışı kalıcı hâle getirecektir.

Silahın sustuğu kadar, hukuka duyulan güvenin arttığı; güvenliğin güçlendiği kadar özgürlüklerin de sağlam teminat altına alındığı bir Türkiye, Cumhuriyet’in ikinci yüzyılına bırakılabilecek en değerli miras olacaktır.

10Haber bültenine üye olun, gündem özeti her sabah mailinize gelsin.