Her Ovaya Ev, Her Zeytinliğe Maden Yapmak Zorunda mıyız?

Türkiye’nin kalkınma anlayışını su, gıda güvenliği ve toprağın gerçek değeri üzerinden yeniden düşünmenin zamanı geldi

10 Ağustos 2026

Ege’de yaşadıkça kalkınma meselesine biraz daha farklı bakmaya başladım.

Zeytinliklerin, bağların, makiliklerin arasından yürüyorsunuz; yamaçlar denize doğru uzanıyor. Birkaç ay sonra aynı yere geldiğinizde yeni bir site yükselmiş. Bir başka yerde maden ruhsatı konuşuluyor. Bir sonraki koyda yeni bir turizm projesi başlıyor.

İnsanın aklına basit ama önemli bir soru geliyor:

Değerini biraz da henüz üzerine bir şey yapmamış olmamızdan alan her toprağı neden mutlaka yapılaşmaya açmak zorundayız?

Ben kalkınmaya karşı değilim. İnsanların eve ihtiyacı var. Köyleri ve kasabaları zamanı durdurarak koruyamayız. İnsanların kendi topraklarında, çevresine, komşusuna ve doğaya zarar vermeden ölçülü biçimde yaşam alanı oluşturmasını da son derece doğal buluyorum.

Madenciliğe de kategorik olarak karşı değilim. Türkiye’nin bakıra, demire, altına, bora ve giderek daha fazla ihtiyaç duyduğumuz kritik minerallere ihtiyacı var.

Benim derdim daha temel.

Bir yerde su zaten yetmiyorsa, kanalizasyon şebekesi tamamlanmamışsa, yazın elektrik sık sık kesiliyorsa, yollar tıkanıyor, park yeri bulunamıyorsa neden aynı yere yüzlerce, bazen binlerce yeni konut yapılmasına izin veriyoruz?

Mevcut nüfusa yetmeyen altyapının üzerine neden sürekli yeni nüfus bindiriyoruz?

Verimli Ovaya Neden Ev Yapıyoruz?

En anlamakta zorlandığım konulardan biri bu.

Türkiye dağdan, yamaçtan, taşlık ve tarımsal değeri düşük araziden yana fakir bir ülke değil.

Elbette bu, her yamacı yapılaşmaya açalım demek değil. Deprem, heyelan, orman yangını, ulaşım ve ekolojik hassasiyet mutlaka dikkate alınmalı. Nerede yapılaşılabileceğini rant veya kolaylık değil, bilim belirlemeli.

Ama jeolojik olarak güvenli, tarımsal değeri düşük alanlar varken neden verimli ovaları betonlaştırıyoruz?

Verimli bir araziye bina yaptığınızda yalnızca birkaç dönüm toprağı kaybetmiyorsunuz.

O toprağın önümüzdeki 50, belki 100 yıl boyunca üretebileceği ürünü de kaybediyorsunuz.

Bir binayı gün gelir yıkabilirsiniz.

Verimli toprağı yeniden yaratmak o kadar kolay değil.

İklim değişikliği, su kıtlığı ve jeopolitik kırılmalar gıda güvenliğini giderek bir tarım meselesi olmaktan çıkarıp stratejik güvenlik meselesine dönüştürüyor. Bu yüzden toprağın değeri de artık yalnızca bugünkü metrekare fiyatıyla ölçülemez.

İmar İzninden Önce Su Hesabı

Ege’de yaşayınca bunu görmemek mümkün değil.

Yaz geliyor, nüfus birkaç katına çıkıyor. Su basıncı düşüyor. Bazen musluklardan su akmıyor. Elektrik şebekesi zorlanıyor. Yollar kilitleniyor.

Sonra bakıyorsunuz, aynı bölgede yeni bir siteye daha izin verilmiş.

İster istemez soruyorum:

Bu insanların suyu nereden gelecek?

Sadece gelecek yaz değil.

On yıl sonra nereden gelecek?

Yirmi yıl sonra?

Bence artık her ciddi imar planının önüne bir su bilançosu konulmalı.

Ne kadar suyumuz var? Bugünkü nüfus ne kadar tüketiyor? Tarımın ihtiyacı ne? Yeni konutlar ne kadar ek talep yaratacak? İklim değişikliğini hesaba kattığımızda 20 yıl sonra ne kadar suyumuz kalacak?

Bu sorulara cevap vermeden yeni imar hakkı yaratmak, aslında gelecekten borç almak demek.

Kazancı bugün birileri elde ediyor.

Faturayı ise yarın çocuklarımız ödüyor.

Bir Ev ile 500 Konut Aynı Şey Değil

Burada ölçüyü de kaçırmamak gerekiyor.

Kırsalda, çevresiyle uyumlu, düşük yoğunluklu, suyunu ve enerjisini dikkatli kullanan, atığını doğru yöneten ve bulunduğu yere ciddi bir ek yük getirmeyen bir ev ile 500 konutluk bir site aynı şey değildir.

Akıllı bir imar sistemi bu farkı görebilmeli.

Asıl ölçü yaratılan etki olmalı.

Ne kadar su tüketiliyor?

Ne kadar toprak beton altında kalıyor?

Kaç yeni araç geliyor?

Atık nereye gidiyor?

Tarımsal üretim zarar görüyor mu?

Orada yıllardır yaşayan insanların hayatı zorlaşıyor mu?

Çağdaş şehircilik sadece binanın mevzuata uygun olup olmadığına değil, o yapının çevresinde yarattığı toplam yüke bakmalı.

Bir Zeytinlik Madenden Daha mı Değersiz?

Aynı hesabı yerin altındaki zenginlikler için de yapmalıyız.

Bir yerde maden bulunduğunda gözümüz hemen çıkarılacak cevherin piyasa değerine gidiyor.

Peki ya yerin üstündeki değer?

Orada yüz yıllık zeytin ağaçları varsa?

Altında önemli bir su kaynağı bulunuyorsa?

O toprak yüzlerce ailenin geçim kaynağıysa?

Madencilik yeraltı suyunu kirletme riski taşıyorsa?

İyi bir zeytin ağacı nesiller boyunca ürün verir. Çiftçiyi yaşatır, ihracat geliri yaratır, toprağı korur; o coğrafyanın kültürünün ve kimliğinin bir parçası olur.

Bazen iyi bir zeytinlik de maden kadar değerlidir. Hatta belki daha değerlidir.

Maden yatağını çıkarırsınız, bir gün tükenir.

İyi bakılmış bir zeytinlik ise çocuklarınıza, torunlarınıza kalır.

Bu, “madencilik yapmayalım” demek değil.

Gerçek hesabı yapalım demek.

Yerin altından çıkaracağımız değeri hesaplarken, yerin üstünde kaybedeceğimiz tarımsal üretimi, suyu, biyolojik çeşitliliği, turizm potansiyelini, insan sağlığını ve bölge halkının uzun vadeli geçim kaynaklarını da aynı bilançoya yazalım.

Bazen bu hesabı maden kazanacaktır.

Bazen de kazanmamalıdır.

Sıralamayı Tersine Çevirelim

Türkiye’de imar tartışması genellikle birkaç soruyla başlıyor:

Kaç kat olacak?

Emsal ne kadar?

Arazi imara açılacak mı?

Metrekare fiyatı kaça çıkar?

Bence artık sıralamayı değiştirmeliyiz.

Önce su.

Sonra toprak ve tarımsal değer.

Sonra doğa ve çevresel dayanıklılık.

Sonra mevcut altyapının taşıma kapasitesi.

İmar hakkı en son gelmeli.

Bir proje bir bölgeye 2 bin yeni insan getirecekse suyu, kanalizasyonu, elektriği, yolu, otoparkı, sağlık hizmetleri ve yangın güvenliği daha inşaata başlanmadan çözülmüş olmalı.

İnsanlar geldikten sonra değil.

Üstelik yeni altyapı gerekiyorsa bunun maliyetinin anlamlı bir bölümünü, yeni imar hakkından ve yaratılan değerden kazanç sağlayanlar üstlenmeli. Yıllardır orada yaşayanların ve vergi mükelleflerinin sırtına bırakılmamalı.

Bunun için kalkınma ile çevre arasında tercih yapmak zorunda değiliz.

Türkiye’nin konuta ihtiyacı var.

Turizme ihtiyacı var.

Madene, sanayiye ve yatırıma da ihtiyacı var.

Ama suya, verimli toprağa, zeytin ağacına ve gıdaya hepsinden daha uzun süre ihtiyacı olacak.

Belki artık toprağa bakışımızı sil baştan değiştirme zamanı geldi.

Toprak yalnızca üzerine bina yapıldığında para eden bir gayrimenkul değildir.

Toprak gıdadır.

Sudur.

Biyolojik çeşitliliktir.

Kırsal istihdamdır.

Yaşadığımız coğrafyanın güzelliğidir.

Ve nihayetinde bize ait olduğunu düşündüğümüz, ama aslında bir süreliğine emanetçisi olduğumuz gelecek nesillerin mirasıdır.

Bu yüzden bundan sonra büyük bir konut, turizm, sanayi veya maden projesi önümüze geldiğinde belki de ilk sorumuz şu olmamalı:

“Bugün bu topraktan ne kadar para kazanabiliriz?”

Asıl soru şu olmalı:

“Elli yıl sonra çocuklarımıza burada ne bırakacağız?”

10Haber bültenine üye olun, gündem özeti her sabah mailinize gelsin.